Beritan
Cudi
Şimdi senin için
ağlıyorum ve karşımda yine senin o gülen yüzün beliriyor.
Hatırlar mısın sahnede ağlamam gerekiyordu ve ben bir türlü
o havaya giremiyordum. Sonunda yoğun dayatmalar ve bazı
taktiklerle ağlarken o toz, toprak, duman ve barut buğusu
içinde baktım kamera arkasında sen oldukça belirgin bir
şekilde gülüyordun. Bu bir tezatlıktı, ben ağlarken sen
gülüyordun. Artık sen halime mi gülüyordun yoksa o
dayatmalar sonunda zorla ağlatmaya mı gülüyordun bilemiyorum
ama kesin bildiğin bir şey varsa o da senin her başarı
karşısında duyduğun o dizginsiz coşkundur. Zorlu olan her
bir sahne sonunda, beğendiğin herhangi bir yüz ifadesi
karşısında çarpık çurpuk olan Kürtçenle ‘em hatın daviya
dünyaye’ diyerekten kırmızı beyaz yüzünde beliren ak
dişlerinle sevincin pırıltılarını savururdun. Bu sevinç
pırıltılarının kaynağı olan başarılarının serüveni acaba
nerelerde konuklanmış, hangi dağları aşmış, hangi fırtına ve
boranlara es geçmiş diye sormak geliyor içimden. Kesin bu
başarıların dokunaklı ve içten bir tarihçesi vardı. İlk
başta daha sen dağlı olmadan fotoğrafçılık aşkın için o
koşuşturmalarından tut, sanatı kendini yaşatma yeri olarak
görenlerin elinden kurtarıp, sanatın mücadeleyle savaşla
estetik bağını kurma çırpınışına kadar süren zorlu
süreçlerden geçiyordu senin hikayen… Ta ki sanatın o güzel
imgesini oturtana kadar. Yani başarının yolu çok zorlu ve
çetrefilli olsa da o yollar senin için asla sarsak durgun ve
bezgin gelmedi. Tıpkı belirttiğin gibi topal karıncanın
hacca ulaşma hikayesi gibi istençle doluydun. Başarmanın
hırsını, mutluluğunu ve olmazsa olmaz koşulunu kimse senden
almadı alamadı. Başarı senin koşulladığın bir amaç değildi,
başarı hayatını örtmüş, senden bir parça, üzerine oturmuş
elbise gibi sana yakışıyordu. Aksisini hiç düşünemiyorduk.
Sonunda çekimler bitip de montajına başlarken sonunda yüzdük
yüzdük kuyruğuna geldik bu işin derken ne kadar da
sevinçliydin. Hele filmi gösterdikten sonra alkış tufanı
kopan o kongre salonundan sonra seni görürken başardık heval
başardık diyen o sevinçli halini hiç unutur muyum?
Başarı sende müthiş bir güven kesinlik ve netlik
kazandırmıştı. Bunun sonucunda yanıldığını hiç görmedik. Ne
olursa olsun yanılma payını bırakmamakla bizi çok
şaşırtırdın. Hani bazen o sahne çekimlerimizde acaba olur
mu? Acaba kaza olmaz mı? Acaba mümkün mü? diye kaygılarla
bin bir tereddütle bir şeye yönelirken doğal olarak bir de
bakardık ki meğer başkalarının bakışına göre sürüklenmişiz.
Sen ise bir iki keskin ve dikkatli bakıştan sonra ‘istediğim
bu ve bu olacak’ diyerekten kesinliği koyarak işi sonuca
bağlardın. Ne olursa olsun işin içinde sen vardın ya, işte
bu bizde bir güven oluşturuyordu. Yoksa onca bomba, mermi ve
mayın içinde koşarak ilerleye bilir miydik? Hiç olmasa biz
mevzi ardında korunuyorduk ve sen kameranla o ortalarda bizi
çekiyordun. Belki de cesaretin ve soğukkanlılığın bizde de
kaygısız bir girişkenliği yaratıyordu. Herhangi bir kaza ve
bela olmadığını gördüğümüzde, el atığın her bir şeyde
sevincin bizi beklediğini sezdiğimizde bunda bir şans, bir
koruyucu güç var diyerekten her adımına bel bağlardık. Şimdi
daha iyi görüyorum ki atığın her bir başarı imzasının
altında senin o serüveninin izleri var. Yoksa başarılarının
hemen öylesine, kendiliğinden, birden bire veya tesadüfle
oluşmadığı bir gerçektir. Bir de işin içinde senin
özverililiğin, tempon işe odaklanma denilen sihirli formülün
vardı.
En başta gecesini gündüzüne katma deyimine eş değer yorulmak
ve dinmek bilmeyen büyük bir temponun sahibiydin. Hani
filmin ilk başında geçen şimşek görüntüsü gerekiyordu. Ve
bir gece hiç durmadan yağmur altında ha şu şimşek ha bu
şimşek derken sabaha kadar çekip durmuştun. Sabahleyin bunu
duyar duymaz ‘tamam demek bugün çekim yok’ deyip sevinerek
mangamıza kapandık. Nafile kurtuluş yoktu. Çünkü sen kapıda
belirerek ‘êê hade heval çoktandır sizi bekliyorum, yürüyün
gidiyoruz’ demeyi ihmal etmedin. ‘ya bu yorulmak nedir
bilmiyor mu’ diyerekten yerimizde şaşa kalmıştık. İşte her
zamanki bu koşuşturman sende müthiş bir direnç ve azim
yaratmıştı. Sonra zamanla öğrendim ki o kaynakta bir de
senin hep daha iyiye ve daha güzeline ulaşma telaşını
barındıran özelliğinle karşılaştım. İstisnasız her sahneden
sonra ‘tamam çok iyi’ dediğinde bu sefer oldu diye derin bir
nefes alırken hemen ardından ‘her şeye rağmen bir daha
tekrar çekelim’ dediğin anda anlıyorduk ki kolay kolay
olmuyor bu işler. Çünkü sen kolay kolay beğenmiyordun. Ama
bunu çok heves kırmadan ve bir daha tekrarlatma coşkusunu
veren bir moralle yaptırıyordun.
Sonra bazen asi olurdun, hırslanır küser kesin olması
gerekiyorsa dayatmalara girişirdin. O zaman seni anlamak
istemez biraz daha tolerans koparmaya çalışırdık. Ama sen
istediğini başardıktan sonra ‘işte bak bunun için yaptım’
diyerekten eleştirme payını bırakmazdın.
İşe odaklanırken karşına çıkan her tersliği kendi
yaratıcılığınla daha olumlu, daha güzel bir imkana
kavuştururdun. Örneğin o atlama sahnesi. Biz bu nasıl olacak
diye beklerken sen hemen yakın ve uzak çekim için iki
formülü sunmuştun bile. ‘Ama ben baş aşağı atlayamam ki’
dediğimde ‘kolay arkadaşlar elinden ayağından tutup atarlar’
dedin. Bu sefer başka bir terslik çıktı. ‘Ama ben suya
atlatılırken yüzme bilmem ki’ dedim sen de ‘kolay aşağıda
cankurtaranların olur’ dedin. Yani imkansız denilen bir olgu
yoktu sende. Anında beliren pratik zekan yanında akıl ve
duygu dolu yüreğinle çözüm formülünü hep elinde tutardın.
Üstelik o kadar cesaretliydin ki hani bazen elimizi
yüreğimizde tutup sonucunu bile görmek istemezdik ama senin
sakin ve metanetli duruşun bu kaygıları uçurup götürürdü.
Onca yıllık tecrübeler bile pes doğrusu dercesine kendine
hayran bıraktırırdın. Zaten kameranla saldırıya katılma, en
ön mevzide çekim yapma gibi çılgınlıklarını daha önceden de
duymuştum. Bu son gördüklerim de eklenince Kürdistan’da,
kameramanlığın da, normal seyirde gelişmediğini olağanüstü
bir insan gerektirdiğini anladım. Ve sen çılgın ve deli dolu
güzel sanatçı; bu kadar hünerleri bir arada bulunduran,
Önderliğe, örgüte, daha önce hiç tanımadığı Kürt halkına ve
en önemlisi de dağlılara ölesiye bağlı olan yaratıcı aklın
sentezi başarılı bir pratik sahibini nereden bulacağız diye
hayıflanıyorum. İnancın olsun ki hayıflandığım o büyüklüğü
kendinle buluşturana kadar geçirdiğin o serüven çizgisidir.
Yoksa sen yoldaşlarından farklı olmadığını dışa vuran o
mahcup ve mütevazi duruşunla zaten herkese göstermiştin.
Herkes seni mütevaziliğinle tanır. Bunca yaptıklarına rağmen
kuzeye yönelmeden önce borcumu ödemeye gidiyorum yazını
okuyunca öyle bir duygulandım ki işte tam da bu cümleler
seni ifade ediyordu. Ama bunun yanında senin gerçeğin
karşısında kendimizi düşününce işte o zaman yükümüzün
ağırlığı daha bir omzumuza düştü. Özellikle de benim. Beni
Beritanlaştırmak için, beni ben yapmak için onca yoğunlaşma
ve teşvik edici çabalarına nasıl layık çıkacağım. Bana ağız
dolusu gülmeyi öğreten, coşmayı, kızgınlığı, atılganlığı,
kaygısızlığı aşılayan sevgili yoldaşım… Sen sadece bizleri
görüntüleyen bir sanatçı değil, görüntünün ardında saklı
olan ruhu da dokuyan işleyen ve ruhla görüntüyü bir arada
sunan bir yaşam sanatçısıydın. Ruhumuza güzellikler ekip
sanat harikaları yaratan değerli yönetmenim söyle bu
büyüklük karşısında daha ne söyleyeyim ne yapayım. Söyle her
zaman yol gösterip, fikir yürüten yaşam ustamız.
Seni seviyoruz heval. Her zaman yüreğimizin ‘orta yerinde’
yaşayacaksın.