Halil
Dağ
Dağlarda yolculuklar hatıralarla başlar. Ve aslında yol önce
kendimizi hatırlamaktır…
Sırt çantalarımıza ekmek ve tuz koymayı hiçbir zaman
unutmayız ama yolculuklarımızın en ağır yükü
hatıralarımızdır. Bizler sırt çantalarımızdaki her şeyden
vazgeçebiliriz ama hatıralarımızdan asla. Gerektiğinde
ekmeğimizi ve tuzumuzu bırakabilir, aç ve susuz dağlara
meydan okuyabiliriz ama hafızamızın kıyılarına demir atmış o
güzel yüzlerden ve o eşsiz seslerden bir kez olsun
vazgeçemeyiz…
Bir insanın bir başka insana verebileceği en güzel şey
anılardır, diyordu, henüz hatıralar biriktirmenin bu
dağların en güzel eylemi olduğunu bilmediğim o yıllarda
tanıdığım Rojhat isimli bir gerilla. O zamanlar henüz
kişinin asıl zenginliğinin kalbine sığdırabildiği, sırt
çantasına doldurabildiği, ortağı olduğu, paylaştığı hayatlar
kadar olduğundan habersizdim.
Bu dağ çocuklarının en büyüğünden en küçüğüne, en
yaşlısından en gencine kadar hepsinin mutlaka size
verebileceği bir şeyleri vardır. Bir kere onlarla arkadaş
olmaya, aynı pınarlardan su içmeye görün, mutlaka sırt
çantanıza yerleştirecekleri bir hatıraları olacaktır.
Şimdi ben, her bahar olduğu gibi bu bahar da uzun
yolculuklara çıkacak olan gerilla kervanlarına katılmak için
çırpınırken, onlarla birlikte yürüyebilmek için kalbimi ve
bedenimi hazırlarken sırt çantamda taşıdığım eşyaları bir
bir gözden geçiriyorum. Uzun yolculuklar atılırken yanıma en
az ağırlığı almaya kararlıyım ama bir türlü sırt çantamdaki
eşyalardan vazgeçemiyorum. Yıllardır kendimle taşıdığım ve
bir kez olsun kullanmadığım o eşyalarla bir türlü
vedalaşamıyorum.
Yılların arkadaşlıklarıyla birikmiş yüklerimden hangisini
bırakabilirim? Yıllardır kendimle taşıdığım ve bir kez olsun
kullanmadığım eşyaları bile bırakmaya kıyamıyorum.
kirlenmesin diye bir kez olsun terimi silmediğim eşarplar,
biteceğinden korktuğum için söküklerimi dikmediğim o yeşil
makara, çantama güzel kokular yayan o koca ayva,
ulaşamadığım dağlardan ve nehirlerden getirilmiş taşlar,
kullanamadığım kalemler, kolumda bir tane taşıdığım için
çantama bıraktığım saat, nar taneleri, farklı baharlarda
kurutulmuş çiçekler, yazılarım için gönderilmiş defterler,
ucu kırılmış bir çakı, gabar dağında bulunmuş taş oyması bir
pipo ve adlarını sayamadığım yığınla eşya, hepsi bu dağlarda
yol almış, ter dökmüş, kan vermiş eşsiz insanların
hatıraları…
Dağ dağ dolaşarak topladığım o hatıralardan bir tekini bile
eleyemiyorum şimdi. Sırt çantama bakıp da, çok ağır sen bu
yükle hiçbir yere gidemezsin diyen arkadaşlarıma, ne yapayım
onlar benim her şeyim, asıl onlar olmadan hiçbir yere
gidemem, diye cevap veriyorum.
Ben çantamı nasıl hafifleteceğim diye düşünürken, baharın bu
güzel günlerinde bir hatıra daha düştü gönlüme, sessizce
gelip yerleşiverdi sırt çantama. Sevinçli bir Kürt kızının
nereden esinlenip de bana layık gördüğünü anlayamadığım bir
hediyeyle karşı karşıya kalıverdim.
Baharın en taze yeşilinin renk verdiği yamaçlarda yürürken,
biran önce açmak için birbiriyle yarışan çiçekler arasından
geçerken ansızın eğilip yerden bir şey kopardı…
Kürt masallarına göre uğruna yılanların şahının ele
geçirilip öldürüldüğü, Gılgameşin onu bulmak için denizlerin
derinliklerine yaptığı yolcuklarda yitirdiği, bu yaban otunu
o ufacık elleri ve tertemiz gülüşüyle uzatıverdi… Oysa O
ufacık elleri ve tertemiz gülüşüyle bu sihirli otu bana
uzatırken, yeryüzünün en gizli buluşlarının, en güçlü
silahlarının onun ellerinde tuttuğu bu otun sırrına ulaşmak
için kullanıldığının ve insanlık tarihi boyunca kaç bilim
adamının hayatını bu sırra ulaşmak için adadığının farkında
bile değildi…
‘bu sana hediyem olsun’ derken bütün zekâsıyla gülümsüyordu.
Otun bir yaprağını dudaklarına götürmüş çiğnemeye başlamıştı
bile. Onun kurnaz bakışlarında bir şeylerin gizli olduğunu
fark ediyordum ama hâlâ bu otu dudaklarıma götürmenin
cesaretini kendimde bulamıyordum. Ona güvenmediğimden değil,
yolculuğumuz boyunca bana yaptığı şakalardan bir yenisine
daha düşmektendi korkum için…
Babaannesinden ona hatıra olan bu otu, henüz beş yaşındayken
öğrenmişti ve yine babaannesinin yaptığı gibi oda otu benim
elime tutuşturuverdi. Onun kurnaz bakışları altında temkinli
bir şekilde otu dudaklarıma götürdüm. Tüylü ve yumşak bir
ottu. Daha önce hiçbir gerillanın bu otu tatmadığına emindim
o an. Gözleriyle devam etmemi istiyordu. Bu otu usulca
ısırırken her an bu haylaz kız çocuğunun şakalardan kurduğu
kapana kısıp ardından patlayacak olan kahkaha fırtınasına
hazırlanıyordum. Nede olsa beni tuzağın içine usulca
çekmişti…
Otu ısırdım, yavaş yavaş çiğnemeye başladım ve hızla acı bir
tad ağzıma yayıldı. O ise beni takip ediyordu. Acının
yüzümde oluşturduğu etkiyi fark etmiş olacak ki, gülmeye
başladı. Neredeyse tuzağa düştüğüme inanıp otu çiğnemekten
vazgeçecektim ki, o hızla davranıp çiğnememde ısrar etti.
Demek ki doğru otu sana vermişim. Bu otun adını
hatırlamıyorum ama tadını çok iyi hatırlıyorum. Köyümüzden
göç etmeden önce babaannemle kırlarda dolaşırdık. O zamanlar
beş yaşındaydım. Babaannem bu otu ısrarla bana yedirirdi. O
bu ota gençlik otu, hayat otu diyordu. Bu otu yiyenler
hiçbir zaman yaşlanmaz hep genç kalırlarmış. O yıllardan
sonra dağlara çıkıncaya, gerilla oluncaya kadar bir daha
karşılaşmadım. Adını unuttum, ama tadını ve babaannemin bu
ot için anlattıklarını hiçbir zaman unutmadım. Bu benim sana
hediyem olsun tamam…
Kurnaz, bana bir hediye verinceye kadar beni her an tuzağa
düşme korkusuyla yüzyüze bırakmış ve beni bu defa da
yanıltmayı başarmıştı. Bende bu eşsiz otu aldım
defterlerimin arasına yerleştirip sırt çantama koydum ve ona
bir oyun oynamaya karar verdim. Bu defa ölümsüzlüğü arayan
ve bunun uğruna neredeyse birbirini yok etmek üzere olan
koskoca insanlığı sevinçli Kürt Kızıyla tanıştırmak için
yazacağımı ve yazıyla birlikte bir de fotoğrafını
göndereceğimi ona söyledim.
Koştu ellerimden tuttu, yazmamam, anlatmamam için elinden
geleni yaptı. Yemyeşil kırlarda koşma sırası bendeydi.
Sonunda beni yakaladı ve benden yazarsam sadece onun kod
ismini kullanmam için söz aldı. Ve babaannesinin hâlâ
yaşadığını ve neredeyse torunlarının torununu görmek üzere
olduğunu da yazmayı unutmamamı da ekledi…
Söz verdiğim için yazıyorum. Hepimizin, bütün insanlığın
aradığı hayatın, gençliğin, ölümsüzlüğün otunu her bahar
Kürdistan dağlarından toplayan bu Goyi Aşiretinin en güzel
kızının ismi Sti’dir…
Onun ismini bir türlü hatırlayamadığı sihirli ota da ben bir
isim buldum, o da kabul etti…Giyayê Sti…