YOL VE YOLCULUK...
Gerilla
Kaleminden
Yine
yolculuklar zamanıydı. Bir kez daha uz¬un süre birlikte
olduğumuz arkadaşlardan ayrılacak ve yeni başlangıçlar
yapacaktık. Bir mekandan başka bir mekana yol alacak,
yaşadığımız alanı, arkadaşları, anıları, paylaşımları bırakıp;
yeni bir alanda, yeni çalışmalarda yer alacaktık. Bunun için
düşmüştük yollara. Hem yolculuklarla yeni başlangıçlar yapmak,
yaşamımızın bir parçası değil miydi zaten?’97 yılının
sonbaharında başlayan ve üç ay süren yolculuğumuzda böylesi bir
başlangıç yapmak içindi. Amed Eyaletinden Güney’e geçmiştik. Yol
boyunca, birçoğunu tam hatırlamıyorum. Fakat yaşam ile ölüm
arasında çok ince bir sınırın olduğunu hissettiren üç olayı hala
unutamıyorum. Hem ayrılığın hüznü hem yolculuk ve yeni
başlangıçların heyecanı vardı içimizde. Yolculuklar
hüzünlerimizin ve heyecanlarımızın adıydı. Tekrar tekrar
kendimizi sınamaydı. Yaşam sürekli yaşanan yolculuklarda her
seferinde bir durakta durup yeni¬den başlamaktı yolculuklara. Bu
yollarda her zaman karşılaşılması olası durumlarla karşılaşma
ihtimalini taşıyordu kendi içinde. Bizim yolculuklarımız da buna
benziyordu, içinde her türlü güzelliği, heyecanı, zorlanmayı
bazen keskin yol ayrımlarını çıkarabilirdi karşımıza. Yaşamın
kendisi bir yolculuk iken, bizim yani gerillanın yaşam tarzıydı
da aynı zamanda böyle bir iç içe geçmişliği vardı. Bir sonbahar
sürecinde her birimiz ayrı alanlardan olmak üzere bir araya
gelmiştik. Grup olarak 25 kişiydik ve hepimiz alandan
ayrılıyorduk. Geldiğimiz alanlar ayrı ama hedef, gidilecek yer
aynıydı. Birçok arkadaşla yeni tanışmıştık. Hani bir birimizi
önceden tanımasak da, yoldaşlığın verdiği sevgi ve sıcaklıktan
dolayı daha ilk günden kaynaşmış alışmıştık birbirimize. Sanki
yıllardır tanışmış gibi bir ortam oluşmuş¬¬tu. Grup içinde
yaralı arkadaşlar da vardı, biraz zorlanacağımız açıktı. Çünkü
çok uzun ve riskli bir yol vardı önümüzde. Yani sürekli her gece
yüründüğünde 1 ayda katedilebilecek ve aynı zamanda bunun içinde
bir haftalık ova yürüyüşü, bunun yanında ise, bir eyaletten bir
eyalete ya da bölgeler arasında sürekli olan pusular vardı. Tüm
bunlar zorlu bir yürüyüşün bizi beklediğini gösteriyordu.
Hepimizin kendimizi buna göre hazırlamamız gerekiyordu. Yaklaşık
olarak 4 eyalet aşacaktık. Bu yolda ne olup olmayacağı belli
değildi. Daha önce gruplar pusu ve çatışmalara girmiş ve
kayıplar da verilmişti. Grubun tümü bir araya geldikten sonra
artık ciddi olarak yol hazırlıklarına başlandı. Silah ve
teçhizatlar ayarlandıktan sonra, erzakların da ayrılması
tamamlandı. Son olarak grubun kendi iç örgütlenmesi yapılacaktı.
Eyaletten sorumlu arkadaş grupla bir toplantı gerçekleştirdi.
Grup sorumlusu, yönetimler ve mangalar örgütlendirildi. Biz
kadın arkadaşlar olarak bir manga erkek arkadaşlar ise, iki
manga olarak örgütlendiler. Grubun başka bir özelliği de hem çok
yeni hem de eski arkadaşların grupta olmasıydı. Yani gerillanın
deyimiyle renkli bir gruptu. Hem güzel geçecekti hem zor. Bütün
hazırlıklar tamamlandıktan sonra artık vedalaşma, yola çıkma
zamanıydı. Yolun eyalet sınırına kadar olan bölümünde eyalet
güçleri ile hareket ettik. Bir iki günlük bekleyişten koşulların
uygun olmasını ve kuryelerin gelişinden sonra artık eyaletten
gerçekten çıkma zamanı gelmişti. Hani bazen bir şeyin olacağını
bilip buna bir türlü inanmama ama zamanı geldiğinde de insanın
yaşadığı ve her şeyi ifade eden o yürek çarpıntıları var ya işte
öyle olmuştuk. Bu yola çıkacaktık. Bu bir gerçekti. Vedalaşmadan
sonra yola çıktık. Bir gecelik yoldan sonra yarı ovalık bir
alana ve aslında bir gecede bir başka eyalete geçmiştik. Yolda
hayrete düştüğümüz şey ise zorla¬nacak diye düşündüğümüz, yaralı
arkadaşların temposundaki uyumdu, gruptan hiç kopmadılar hatta
bazen daha iyi yürüdükleri de oluyordu. Grup moral anlamında da
oldukça iyiydi. Zorlanıldığı anda iradeye yükleniliyor, gruptaki
diğer arkadaşlar da yardımcı oluyordu. İlk hedeften sonra artık
deniz enginliğinde bir ova uzanıyordu. Ve bu tehlikelerle dolu
çatışmaya olanak sunan¬ bir alandı. Sadece yapabileceğimiz tek
şey¬ çok iyi bir gizlilik göstermekti. Bunu yaparsak
başarabilecektik.
Ovadaki ilk gece yürüyüşümüzde sabaha he¬deflenen noktaya
varabilmek için neredeyse koşar adımlarla yürüyorduk.
Yanımızdaki kuryeler yolu ve araziyi geçeceğimiz asfalt yolları,
suları, köyleri, yanlarından geçeceğimiz Koçer zomlarını,
karakolları çok iyi biliyorlardı, yine nerede pusu
olabileceğini. Buna göre dikkatli olunması gereken yerlerde
uyarılar ve kesin sessizlikle geçirilmesi gereken yerlerde
birbirimizin kulaklarına söylüyor aynı zamanda zorlanan
arkadaşlar olduğunda da onlarla bir birimize yardımcı olarak
ilerliyorduk. Böyle bir karakol ve birkaç asfalt yol geçtik.
Asfaltı geçerken, bir grup caddenin diğer tarafında birkaç
arkadaş yolun üzerinde bir grup da yolun gerisinde uygun
yerlerde konumlanarak kalan arkadaşlar koşarak geçiyorduk. O
gece artık varolan tehlikeli yerleri atlatmıştık. Ama tempo
halen aynıydı. Sabaha doğru artık sonbahar soğuğu da kendisini
hissettiriyordu. Özellikle terli halde oturduğumuz bazen birkaç
saniyelik uykuların olduğu aralarda bunu daha fazla
hissediyorduk. Artık gün aydınlanmaya, hedefimize doğru
yaklaşmaya başlarken, büyük sulardan olan Kozluk suyundan
geçecektik. Sonbahar olduğundan dolayı sular da yükselmişti.
Sırtımızda erzaklarımız kolu¬muzda silahlarımızla grup grup o
suyu geçecektik. Artık alışkındık bu sulara ama yine de her
zaman tedbir alır, güçlü olan arkadaşların yardımıyla bu suları
geçerdik. Yine öyle oldu. Ama suya ilk adımı attığımızda suyun
bıçak gibi keskinliği neredeyse ayaklarımızı kesti. Karşıya
geçtiğimizde durum da¬ha da kötüydü, belimizden yukarısına kadar
sırıl sıklamdık. Soğuk hava da vurunca artık bacaklarımızı
hissetmiyor, yürümede zorlanıyorduk. Tabi yaralı arkadaşlar daha
çok zorlanıyordu. Şimdi karşımızda bir köy duruyordu. Kurye
arkadaş bu köyün hemen al¬tında, akan küçük bir suyun
etrafındaki söğüt ağaçlarının arasında gizleneceğimizi söyledi.
Ama gizlilik için de ciddi uyarılarda bulundu. Yerimize
vardığımızda köyün ı¬şıkları hemen üzerimizdeydi. Hava
alacakaranlıktı. Erkek arkadaşlar başka bir yere biz ise
onlardan biraz daha geride bir yerde konumlandık. Söğüt
ağaçlarıyla çevremizi kamufle ettik. Yorgunluğun etkisi bir
taraftan uykuyu baskın çıkarıyorken, ıslaklığımız ve üşümemizden
dolayı tam uyuyamıyorduk, gerillanın birçok işine yarayan
kefiyelerimizi ısınmak için üzerimize atmıştık. Bu biçimde her
arkadaş olduğumuz yerde uzanıp yatmaya çalışırken, yeni yeni
biraz ısınıp uykuya tam dalacakken, birden bir ses duydum, bir
yerlerden birileri bir erkek sesi, “hemşerim ya, ıslanmışsın ya,
kalk, bu ıs¬lak halinde uyuyup kalmışsın ya hasta olacaksın”
tarzında bağırmalar duydum. Önce bunun köylülerin kendi arasında
yapmış olduğu bir konuşma olduğunu düşündüm, daha gözlerimi
açmaya gerek duymadan uyumaya çalıştım fakat o ses gittikçe
yakınlaştı ve en son iki metre ötemden gelmeye başladı. O an
artık her şeyin bittiğini bizi gördüklerini ve deşifre
olduğumuzu düşündüm. Bir yandan gözlerimi açmam gerekiyordu, ama
bir yandan da bütün bunların bir rüya olmasını diliyordum. Ama
rüya değildi, ses halen çağırıyordu, “hemşerim ya, uyuyup
kalmışsın ya, üşüyeceksin ya” diyordu. Gözlerimi açtığımda
karşımda sivil giyimli bir erkek duruyordu. O da halen bizim
gerilla olduğumuzu anlamamış konuşuyordu, ben cevap vermeyince o
daha da konuşuyordu. Etrafımdaki diğer arkadaşlarda uyanmıştı.
Anlaşılan iyi kamufle etmemiştik kendimizi ve benim ıslak
ayaklarımı görmüştü. Daha sonra o da bizim gerilla olduğumuz
anlayınca, onda da bizim yaşadığımız şoka benzer bir şok yaşadı,
çok korkmuş¬tu. Bir an durup ne yapacağını şaşırdı, sesi soluğu
kesilmişti. Onu artık bırakamazdık, tanımıyorduk, gidip bizi
ihbar edebilirdi. Her zaman olduğu gibi tedbir olarak onu
yanımıza çağırıp beklettik. Bu arada kurye arkadaşlara da haber
verilmişti. Onlarda gelince tanıma amaçlı bazı sorular sorduktan
sonra kimliğini alıp, her hangi bir durumda kendisini sorumlu
tutacağımızı ve zarar göreceğini belirterek bıraktık. Bu Güney
Batı’tan ırgat olarak ailesiyle birlikte mevsimlik işçi olarak
gelmişti. Bir Türkmen’di. Yukarı çıktığında her ne kadar
kimliğini yanımızda alıkoysak da içimiz rahat değildi. Sürekli
olarak nöbetçimiz vardı zaten. Nöbetleşe dinlenmeye çalıştık.
Akşam yine önümüzde uzun bir yol vardı. En önemli olan biz nöbet
tutarken, hemen karşımızda üstte bulunan evinin önüne bir
iskemle atmış, değil yetişkin ve çocukların aşağı inmesi, bizim
olduğumuz tarafa doğru gelmelerine engel oldu. Ve akşama kadar
yerinden kalkmadı. Yani o da bizim gibi bizimle nöbet tuttu. Bu
arada biz hem olabilecekleri konuşurken, bir yandan da biraz
espri katarak o kişinin seslenişini davranışını, benimle
konuşmaya çalışmasını konuşup gülüyorduk. Bu espri bizim
mangadan olan arkadaşlar için yıllarca bir espri olarak dile
getirildi. Akşam olunca kendisini çağırıp kimliğini iade
ettikten hemen sonra tekrar yola çıktık.
Bu arada arkadaşlar gidip köyden bir miktar erzak aldıktan sonra
sabaha kadar devam edecektik. Yani her yürüyüşümüz en az 13-14
saat sürüyordu. Verilen küçük aralar dışında aralıksız
yürüyorduk. Arada bir yolda çobanlara rastlıyorduk, bazen
köylerden geçiyor, yollar geçiyorduk, pusuların altından veya
üstünden geçiyorduk. Böyle iki gün daha geçirdikten sonra tekrar
sabaha kadar olan bir yürüyüşten sonra yine bir köyün
bahçelerinin altında bulunan bir yerde üslenecektik.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra yani 14 saat koşar adım
yürüdükten sonra tekrar bir köyün bahçelerinin altında bir
yerlerde üslenme için yer aradık. Yine kadın-erkek arkadaşlar
ayrı olarak yerleştik. Bizim yerimiz sebze bahçelerinin hemen
yanında yapılmış hendek gibi bir yerdi, daha doğrusu geniş bir
su kanalı. Burada su akmıyordu, kaldığımız yer kuruydu. Her iki
taraftan bahçenin çeperleri kanalın üzerini doğal olarak
kapatıyordu. Fakat bu tam bizi gizleyecek kadar değildi.
Bırakalım rahat etmeyi orada ancak dizlerimiz karnımızda
oturabiliyor, uyurken de bir birimizin üzerine yığılıyorduk.
Erkek arkadaşlardan da oldukça uzaktık, herhangi bir durumda
gündüz hareket etmemiz neredeyse imkansızdı. Sabah yerlerimizi
nasıl hareket edeceğimizi ayarladıktan sonra hepimiz yerlerimize
giderek kamuflelerimizi yaptık. Belli bir saatten sonra tekrar
ben bir sesle uyandım, bu sefer bir kadın sesiydi ve bize
sesleniyordu, Kürtçe konuşuyordu. İlk başta “heval heval” diye
seslendi, gözlerimi açtığımda kadının bahçenin bizim üst
kısmımızda kalan bölümünde, elinde bir sepetle bize bakıyordu.
Nasıl bir refleks göstereceğimi bilemedim. Şaşkın bakışlarla
kadına bakıyordum. İçimden geçen şey bir sefer atlattık ama bu
sefer herhalde kurtuluş yok oldu, düşmanla karşı karşıya
geleceğiz diye düşündüm. Ben bunları düşünürken, kadın da benim
o şaşkın tavrıma şaşırmış gibiydi. O düşüncedeyken ne yapacağız
korku ve endişesiyle gözlerim açılmış, kadının konuşmalarını
dinliyor, anlıyor ama cevap veremiyordum. Bu sefer çatışma
kaçınılmazdır diyordum. Yine aynı biçimde arkadaşlar da uyanmış
ve kadına bakıyorlardı. Ve sanıyorum hepimizde aynı refleks
görünüyordu. Kadına kocaman gözlerle bakıyorduk. Biraz
yaşlıcaydı. Bu arada kadın bize sürekli olarak cevap
vermediğimiz için şu soruyu tekrarlıyordu,”Heval balıncana naxün,
Heval balıncana naxün” diyordu. Yani aslında hiçbir şey demeden
konuşmasına bu sözlerle başlamıştı. Bizim cevap vermediğimizi
görünce, kendince anlamadığımızı sanıp elindeki sepetten bir
domates çıkartıp eline aldı ve bize göstererek, tekrar “heval
balıncana naxün, heval balıncana naxün balıncan” diyerek
elindeki domatesi sallıyor, başıyla bize gösteriyordu. O anda
biz bir manga kadın arkadaş o an halimize gülsek mi farklı bir
refleks mi gösteremeyeceğimizi bilmeyerek hepimiz gülmeye
başladık. Kadın daha da şaşırdı, kendince normal bir şey
yapıyordu. Ama bizim Kürtçe bildiğimizi ve duyduğumuz endişeden
konuşmadığımızı belli yönleriyle anlattıktan sonra kendisi de
durumu kavradı, gelip yanımıza oturdu, bu durumdan sonra biraz
sohbet etmeye başladık, yakınları da katılmıştı. Ve bizim orada
olduğumuzdan haberi olduğunu bunu kurye arkadaşların
söylediğini, hatta onların durumlar uygun olduğundan onlara
yiyecek götürüldüğünü belli bir düzeyde rahat hareket
ettiklerini anlattı. Bizim kurye arkadaşlar bizi bu konuda
haberdar etmemiş ve biz de böyle bir durumla karşı karşıya
kalmıştık. Akşama kadar tekrar dinlenme ve sebzeli yemeğimizi
yedikten sonra akşama doğru erkek arkadaşların yanına
gittiğimizde arkadaşların artık oldukları yerden çıktıklarını
oldukça rahat olduklarını gördük. Biz de akşama kadar o hendekte
dinlenmeye çalışmıştık ama sanırım ayaklarımız daha çok
uyuşmuştu. Bu durumu da anlatınca kurye arkadaş “espriyle neden
hep böyle durumlarla siz karşılaşıyorsunuz, neden hep sizi
görüyorlar” demiş ve buna imalı bir anlam katmıştı. Yol
sürecinin bir haftalık bölümünde oldukça stresli ve zor
yanlarının yanında böyle bazı durumlarla karşı karşıya gelmekte
neşe ve moral kaynağı, espri malzemesi oluyordu bizim için. Yine
bu yol sürecinde son bahar olduğundan zaman zaman bostan ve
bahçelerin içinden geçerken ihtiyacımız olduğu kadar alıyorduk.
Örneğin çok yorulup terlediğimiz ve susadığımız bir anda bir
tarladan alınıp kırılan ve yenilen buz gibi bir karpuz tekrardan
eski enerjimize kavuşmamızı sağlayabiliyordu.
Haftanın son gecesi yol yürürken artık ovadan çıkacağımızı
dağlara güvenli bölgelere ulaşacağımızı biliyorduk. Bunun
mutluluğunu ve güvenini yaşıyorduk. Son ovadaki noktaya
yetişmeden önce noktada su olmadığı için 3 saatlik yolda birkaç
bidon ve 1 litrelik cola şişelerinde su taşıdık. Ulaştığımız
nokta da yarı ovalık alanda fazla ağaç olmayan kayalıklı küçük
bir vadiydi. Hava da aşırı sıcaktı. Kaybettiğimiz su oranına
karşı getirdiğimiz su çok azdı. Öğlen olmadan tüm sularımız
bitti ama bizim dilimiz damağımıza yapışıyordu. Noktada üstü
çukur bazı kayalara yağan yağmur bir süre öncesinden su
doldurmuştu. Fakat bu süre içinde düşman bir kez o noktayı ateşe
verdiği için aynı zamanda da uzun süre güneşte kaldığı için
siyaha yakın bir yeşil renk alan ve buna göre bir tat oluşturan
suyu içmek zorunda kalmıştık. Her ne kadar daha sonra
midelerimizi zorlasa da ilk içtiğimizde içine kattığımız oralet
biraz olsun tadını katlanılabilir kılıyordu. Ve en güzeli de o
gece Dicle suyuna ulaşacak, geçecektik, artık Botan alan
güçlerine ulaşacaktık. Hedefimize yaklaşıyorduk. Heyecanlı ve
mutluyduk. Dicle suyunun kenarında ve yakınındaki yolda sürekli
pusu atıldığından çok dikkatli ilerliyorduk. Bir an bizden önce
hareket eden öncü ve keşifçi arkadaşları pusu sandık. Tam yolun
sonuna gelmişken böyle bir durumu yaşamak hiç hoş olmayacaktı.
Fakat sesleri dinleme, izleme yoluyla arkadaşlar olduğunu
anlayarak tekrar ilerledik. Evet, o gece pusu yoktu. Ve biz
güvenle geçebilirdik. Bir yolculuk bitmek üzereydi, buna saatler
kalmıştı. Bunları düşünürken, ay ışığı altında süzülüp gelen
yansımalarıyla insanda hayranlık uyandıran Dicle nehri ise
büyüleyiciydi. Kendimizi çok dikkatli ama hızla suyun olduğu
yöne doğru bıraktık. Bu arada kurye arkadaşlar geçmek için uygun
bir yer arıyorlardı. Biz de geçmek için hazırlık yapıyorduk.
Çorap ve ayakkabılarımızı çıkarıyorduk. Sudan içiyorduk,
yüzümüzü yıkıyor, başımızı suya daldırıyorduk. Amed'li olan bazı
arkadaşlar biraz da espriyle bu suyun kutsal olduğunu her kesin
içmesi gerektiğini her zaman bulunmayacağını dile
getiriyorlardı. Uygun yer keşfedildikten sonra geçme zamanı
gelmişti. Çok olmasa da suda bir yükselme oluşmuştu. Ve o kadar
genişti ki, suyun içinde yaklaşık olarak 15 dakika yürümek
durumunda kalmıştık. Aynı zamanda yüksek ve şiddetli akan
yerleri de vardı, burada da tekrar yardımlaşarak geçtik, zaten
hiçbir arkadaş kurye arkadaşlar olmadan geçemedi. Suyu geçip
biraz dinlendikten sonra yolun çok az kaldığını 2 saatlik bir
yürüyüşten sonra ulaşacağımızı bölükten gelen arkadaşlardan
öğrendik. Artık bu moralimizle tüm yorgunluğumuzla arkadaşlara
daha rahat ve kısa sürede ulaşacağız diyerek yola çıktık. Çok
güzel bir dağlık araziden güvenle yürüyebildiğimiz yerlerden
geçmek bize tekrardan dağın ne kadar bizim için önemli ve
değerli olduğunu anlamamıza, hatırlamamıza yol açtı. İki saat
sonra arkadaşların yanındaydık.
Yol ve yolculuk bitmişti. Şimdilik. Aslında bitmemişti, bizim
için her gittiğimiz alan, yer bir durak, yeni bir başlangıçtı.
Biten hiçbir şey yoktu. Zaman ve yaşam bu anlamda kendi akışında
ilerliyordu. Bizlerde bunun içerisinde kendine düşen görevleri
yerine getiren bir yolcuyduk. Yolumuz bitmeyecek hep devam
edecekti. Bu yolda kimi zaman yanımızdakileri kaybetsek de hep
yenileri oldu yanımızda. İşte yine yanımızda yeni arkadaşlar
yeni mekan ve yeni yaşanacaklar vardı. Bir zaman gelip buradan
ayrılacağımızı farklı bir yerde farklı kişilerle yola devam
edeceğimizi bilerek ilerledik her daim.
|