ZAMANI GELDİĞİNDE...
Piroz MAVA
Uzun bir
zaman oldu ki Kürdistan’da zamanın amansızlığı erken büyütür
oldu benliklerimizi. Uzak düşlerde bize bir fısıltı gibi
anlatılır oldu güzel yaşamlar. Yaşamın güzel ve doludizgin
aktığı bir yer varmış o da çok uzaklardaymış denilir oldu. İşte
sesimizin bile bize yabancılaştırılmak istendiği bir dönemde
başladım kavgaya, yani başladık kavgaya. Ben büyümeye karşı
direndiysem de ülkemin acıları ve savaşları gelip kapımıza
dayandı. Zaten yüreğimde sürekli dinlediğim o güzellik yaşam
kokan uzaklara gitmek bir tutku gibi benliğimi sarmıştı.
Küçüktüm hem de savaşın ne olduğunu anlamayacak kadar küçüktüm
ama dedim ya biz erken büyürüz ülkemizin ateşinde.
Umut aydınlıktır ve karanlıklar korkar umutlardan. Bizim
oralarda damla damla setleri yıkmak için kendi içinde kaynayan
bir suydu umut. İlkin gecede yayıldı fısıltısı. Gecenin
karanlığına rağmen gözlerimizin ufkunu aşan ateşlere daldık.
İşte bu heyecan bu özgürlük fısıltısı büyüttü bizi. Birçoğumuz
daha yaşam nedir bilmeden yaşam savaşının ortasında bulduk
kendimizi. Yüreklerimizde tutunduğumuz ve bedenimizle birlikte
karanlıkları depremlere sürükleyen umutlarımız vardı uzaklarda.
Sonra anladık ki o uzaklar olmadan yaşayamazdık. Uzaklar bize
gelmedi ama biz o uzaklara gittik.
Ben düşlerimin büyüklüğüyle büyüdüm ve adımladım dağları. Her
patikadan her çatışmadan biraz umut zulalıyorudum halkıma.
Uzakları benim gibi umut belleyen, benim gibi bekleyenlere
umutlu güzel zamanlar topluyordum. Zaman kimin kapısına dayansa
halk ya da gerilla önemli değildi bedelini istiyordu. Biz güzel
uzaklar düşlüyorduk, kimimiz o uzaklara gidiyor kimimiz ise
uzakları bulundukları yerlere getirme savaşına girmişti. Şu an
yüzüme vuran güneşin sıcaklığı kadar sıcak bir şekilde yerlerini
iyi hatırlıyorum umut savaşlarımızın. Daha on beş sene önceydi,
zaman amansız bir şeklide bedel istiyordu, hem bizden hem
halkımızdan. Ama biz sevdalıydık ya görmüyordu gözlerimiz hiçbir
şey. Savaşın sıcaklığından daha sıcaktık. Savaş gibi bedellerin
de sınır tanımadığı zamanlardan birine kapı aralamıştım.
1 Haziran 1994 yılında Beşiri Ovasının Mıdevre köyündeydik.
Alana geleli henüz on beş gün olmuştu ve alana tedavi amaçlı
getirdiğimiz Resul arkadaşla birlikte dört kişiydik. Resul
arkadaş savaşın en kızgın anlarında bize milislik yapmıştı ve
yaralıydı. Onu tedaviye göndermemiz gerekiyordu. O alanda da
bize yardımcı olan ve bizi karşılayan bir diğer milisimiz olan
Ahmet arkadaştı. O da henüz somut bir şekilde yaralanmamış olsa
da çalışmaların hepsine aktif bir şekilde katılıyordu. O uzak
düşlerimizin ışıltısını toplardı gözlerinde ve sürekli
konuşurken de sanki o uzaklara bakıp da konuşurdu. O konuşurken
herkes pür dikkat kesilir onu dinlerdi. Sanki o uzaklar onun
sözlerinde akıyordu ve insan kendini dinlemek zorunda
hissediyordu, aslında konuşmaları insanı mıknatıs gibi kendisine
çekiyordu. Sözlerinde o uzaklarda akan umutlar vardı. Bizi kendi
çocukları ve eşiyle tanıştırdı. Bize etrafı tanıtıyordu etrafın
içinde dört çocuğunu tanıttı, sanki baharın akarsuları böyle
akar dercesine başını kaldırdı ve beşincisi dağlarda uzakları
kuşanmış ufuklara baktı. Beşincisi bize uzakları getirmeye
gitmiş, sizinle aynı yolun yolcusu dedi. En büyük kızı adını
Gülbahar yapmış ve adımlamıştı gizemli patikaları. O an anladık
ki hepsinin yüreği gülen bir bahara hasret.
Halkımızın hasretlerini de dönem dönem zulaladığımız oluyordu.
Bu seferde onların kızının hasretini yani gülen baharların
hasretini almıştık. Zaman dedik ya amansız, hızlı çalışmamız
gerekiyordu. Biz alana geleli artık iki hafta olmuştu, diğer
alanlarla notlaşmaya da başlamıştık. Bir gün acil bir not
elimize ulaştı. Not Kurtalan alanından geliyordu ve nota göre
bir sığınakta dokuz arkadaşımız bir milisin ihbarı üzerine şehit
düşmüştü. Amansız yakalanmıştık zamana, bedellerimiz de ağır
olmuştu ve daha da bitmemişti vereceğimiz bedeller. Biz genelde
halkın içinde olduğumuz için yanımızda silah taşımıyorduk. Ama
nottan sonra dikkatli olmamız gerektiğini daha iyi anlamıştık
yani amansızlık zamansız kayıplardı.
Nottan sonra o gece hepimiz yarı uyanık yarı uykulu bir şekilde
sabahladık. Doğru dürüst uyuyamıyoruz, yakın alanda dokuz kayıp
vermiştik. Sabahın ilk ışıkları gözlerimizin kapısını çalarken
düşman da evin kapısını çaldı. Düşman köye inmişti. Tüm evleri
didik didik arıyorlardı. Biz biliyorduk ki uzaktaki sevdamızla
birlikte bizi arıyorlar. Ama onlar bir şey bulamamışlardı, biz
erkenden tedbirimizi almıştık. Tam gittiler dediğimiz anda saat
sekiz civarında yeniden geldiler. Ahmet arkadaş bizim yaralı
milisimizle birlikte köyün dışında bir sığınakta kalıyordu.
Dokuz arkadaşın şahadetinden sonra biz de tedbir olarak köyün
dışında bir yerde saklamıştık onları. Biz köylülerle birlikte
askerlerin ne yapacağına bakıyorduk ki köyün yanı başında
karşılıklı mermi sesleri kulaklarımızla birlikte yüreğimizi
yakmaya başladı.
Mermilerin sesi bizden birlerini uzaklaştırıyordu bunu iyi
biliyorduk. Dönem dönem gerilla dönem dönem de halk zamanı
geldiğinde uzak düşlerin bedelini ödüyordu. Biz halkın içine
karıştığımız için askerler bir türlü bizi onlardan
ayıramıyorlardı. Ama bizim güvenlik amaçlı kendimizden uzak
tuttuğumuz yoldaşlarımız vardı. Çocuklar kendi anne ve
babalarının meraklarıyla kulakları ve gözlerini açarken biz
yoldaşlarımızla birlikte halkımızın durumunu merak ediyorduk. O
anda kendi canımızı unutmuş onların güvenliğini düşünüyorduk.
Saniyeler dakikaları, dakikalar saniyeleri kovaladı. Savaştı bu
her dakika farklı bir şey getiriyordu. Elimizde savunmaya geçmek
için mavzerlerimiz yoktu. Uzak düşlerimizdeki umutlara sıkı
sıkıya tutunmuştuk. Halk ve gerilla birlikte bir okyanusun
ortasında umutlarımıza sarılmıştık. Zaman üstümüzden geçerken
acıtıyordu düşlerimizi, yüzümüzün kıyısında kırık bir dalgayla
zamanın biran önce geçmesini bekliyorduk. Ben kendime hakkim
olmak için yüzümle, yüreğimle büyük bir savaş içindeydim.
Saniyeler bilenmiş bir hançer gibi yüreğime batıp geçiyordu.
Ahmet arkadaşın eşi ve çocukları benimle birlikte yürekleri
ağızlarında bekliyorlardı. Kadın çocuklarına sarılmıştı hiçbir
şey duymak istemiyordu. Çatışma bir süre sonra yerini sessizliğe
terk etti. Halk ve gerilla olarak o zamanın geçen her
dakikasının bizden bir şeyler alıp götürdüğünü biliyorduk. Ama
vereceğimiz bedellerin büyümemesi için kendimizle yine birlikte
savaşıyorduk.
Bir süre köyden uzaklaşan sesler nefeslerimize basarcasına geri
geliyorlardı. Kimse askerlerin ne yaptığını sormak istemiyordu
ve sormuyorlardı. Ahmet arkadaşın eşi sıkı sıkı çocuklarına
sarılmıştı, yüreği yangınlarda ama başını çocuklarının o küçücük
bedenlerine gömüştü. Göstermek istemiyordu yüreğindeki
yangınları. Yüreğinin bir parçası yola düşmüş ondan
uzaklaşıyordu ve bunu kabul etmek istemiyordu. Yaşam yolunun
yarısında yanındaki yol yani yaşam arkadaşının ondan
uzaklaştığını kabul etmek istemiyordu. Ben ve arkadaşlarım halka
daha fazla zarar gelmemesi için kendimizle savaşıyorduk,
karşıdaki düşmanla savaşamadığımız için içimizde kaynayıp
duruyorduk. Ama biz istesek de istemesek de zaman akıp gidiyordu
arkasında izler bırakarak. Uzak düşlerin avcıları gelip yeniden
kapıya dayandılar. Meryem ana tüm soğukkanlılığını toplayarak
karşılarına dikildi. Ona eşin nerde diye sordular. O eşinin
Batman da olduğunu söyledi. O sözlerin hangi yangından kopup
geldiğini bir ben biliyordum bir de o an tarihi yazanlar bilir.
Askerler “hayır Batmana gitmemiş o buradaydı biraz uzakta git ve
cenazesini al” dediler.
Bu sözlerin soğukluğuyla birlikte iki yoldaşımızın bizden
uzaklara göçtüğünü anladık, halk ve gerilla olarak. Şimdi de
yeni kayıplar vermemek için direnmemiz gerekiyordu.
Yoldaşlarımız son mermilerine kadar savaşarak direnmişlerdi. Biz
bütün umut bekleyen yürekleri direnişlerimizde taşıyarak
savaşırdık. Yine öyle yapılmıştı son mermiye son kandamlasına
kadar savaşılmıştı. Direnişimizi birlikte yazıyorduk halkımızla.
Zaman amansız bir şekilde kapımıza dayanmış gerilla ve halkından
birlikte bedel alıyordu. Biz bu amansız zamanla kendi içimizde
savaşırken zafer sarhoşluğu yaşayan askerler yeniden köylülere
saldırdılar. Saldırılarının sınırı yoktu tüm erkeklerin ellerini
gözlerini bağladılar, kadın ve çocukları, genç kız ve erkekleri
meydanda toplayıp yeniden üstlerini aradılar. Biz de halkımız da
biliyorduk ki onlar bizi arıyorlardı. Ama daha fazla bedel
vermek istemiyorduk. O zaman için gereğinden fazla bedel
vermiştik. Halkımızla aynı yürekte atan yaşam damarı gibi bir
olmuştuk. İçimizdeki isyan bayrağını kaldırdık.
Askerler köyde kalıp saatlerce hepimizi tek tek aradılar ama
onlara tek bir iz bile vermedik. Birlikte kaldırmıştık
yüreğimizdeki isyan bayraklarını, tek söz tek yürekte atıyorduk
artık. Askerler ise yürüyüşümüzden, konuşmamızdan, duruşumuzdan
kendilerince bir ipucu çıkarıp bizi yakalamak istediler. Tarih
acıyı ve tatlıyı birlikte yazıyordu. Bir kalemin mürekkebinden
damlıyordu acının içindeki tatlı. Halkımız tüm saldırılara
rağmen gerillasıyla birlikte direnişini yazıyordu. Halk bizi
korumaya almıştı. Kendi acılarını zamanın bir kenarına
nadasladılar. Yetmedi verdikleri acılar emeklerine saldırdılar.
Tüm köylüleri toplayıp kışlık erzaklarını ateşe verdiler. Kışlık
erzaklarını depoladıkları tüm evleri ateşe verdiler. Halkımızla
birlikte emeklerinin yanışını izledik. Halkın bu direnişi bana
daha çok direnme gücü veriyordu tüm bu olanlara rağmen.
Daha önce sanırım 92 yılında bu köye yakın bir yerde, yedi
arkadaşımız şehit düşmüştü. O nedenle buradaki halkımız kendi
çocuklarının kaybına bir daha göz yummamaya yeminli olmuşlardı,
bizi ele vermiyorlardı. Kendilerini bizi korumakla yükümlü gibi
görüyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki biz onların yüreğinden kopup
gelen umutların savaşçısıyız. Bizi yitirmeleri yüreklerindeki
uzak düşlerin umutlarını yitirmekti, bunun tarihini çok iyi
öğrenmişlerdi. Askerler gittikten sonra herkes heval size bir
şey olmadı ya diye durumuzu sormaya geldiler. O an bu halk ve
umutları için gerekirse yüz ömür veririm dedim içimden. İki
kayıp vermiştik yani iki milisimizde şehit düşmüştü. Meryem ana
bile bizim güvenlik durumumuzu soruyordu. Yıllar böyle
yitimleriyle birlikte direnişlerinin izlerini de bırakarak akıp
gitti. Oradan aldığım moral ve direniş gücüyle yıllarca
savaştım. Büyüdü mücadelemiz ben de büyüdüm aradan yıllar geçti.
98 yılında bir daha Ahmet arkadaşın içinde uzak düşlerin
ışıltısını taşıyan başka iki gözle karşılaştım. Daha konuşmadan
baharların gülüşü için dağlara yol alan Gülbahar olduğunu
anladım. Evet, yanılmıyordum karşımdaki Gülbahar arkadaştı.
Yıllar sonra babasının direnişini ona anlattım, ailesinin sır
vermeyen cesur duruşunu anlattım. Can verip de sır vermeyen
tarihimizin bir kesitini anlattım. Bu halkın iki savaşçısı
olmuştuk Gülbahar arkadaşla. Yılların acı direnişleriyle
bilenmiş iki savaşçı. Tartıştık hem de çok zamanın amansızlığını
yine gerektiğinde yeniden dirilen bir tarihi yazmak için
gerekirse daha çok bedel veremeye de hazır olduğumuzu anlattık
birbirimize. Yeni umutların ekilmesi uzak düşlerin yakınlaşması
için önümüzde uzayıp giden patikalara daldık. Gerektiğinde
demiştik anlamı olduğunda zamanı geldiğinde biz de her şeyimizi
vermeye hazırız. Sonra ayrıldı patikalarımız, dağlarımızın
koynuna daldık. Ama geçen her dakikanın bedel alarak bizden
geçtiğini biliyorduk. O büyük kahramanların diyarında patikaları
adımlıyordu. Gabarın yüceliğinde yeni tarihler yazmaya gitmişti.
Agitlerin diyarına kendi köklerinden aldığı direnişi yazmaya
gitmişti. 2008 yılında Gülbahar arkadaş da destanını yazdı. Bu
halkın yüreğinden kopan özlemler her gün yeni bir tarih yazıyor.
Uzak diyarlardaki umutlara ulaşma kavuşma özlemiyle yola
çıktığım patikalar bana direniş kalelerini gösterdi. Şimdi
yüreğime yazarken, tarihi direniş kalelerinden bana kalan
umutları özlemleri de yazıyorum. Zamanı geldiğinde canını
vermekten çekinmeyen umut savaşçılarını anlatıyorum. Bu uzak bir
masaldan aldıklarım değil. Birebir yangınının sıcaklığından
geçtiğim direnişlerdi. Eğer yangınında bu kadar yanmamış
olsaydım ben o uzak diyarlardaki umutlu direnişlerden bir masal
olduğunu söylerdim. Şimdilerde mavzerleri kuşanıp adımladığım
patikalarda yüreğimin kapısını araladığım her an onları görürüm.
Zamanı geldiğinde acılarını nadaslayıp direniş bayraklarını
yükselten halkımı görürüm. İşte bunlar uzak düşleri kendilerinde
yaşayan halk ve gerilladır ülkemde. Zamanın her dakikasına her
saniyesine yeni tarihler ekleyerek büyüyen mücadelemdir.
Silahımın namlusuna sürdüğüm kurşun ise yeni tarihler yazmak
için beklemektedir.
|