DEĞERLENDİRMELER
SİNEMADA KARŞI DURUŞ...
Zin Evinawelat...

İllerde, ilçelerde, köylerde ve büyük köy kentlere dönüşmüş metropollerde, yaşam bazen çok abartılı, bazen gerçeğe yakın bir şekilde, beyaz perdede geniş kitlelere ulaşıyor.

Yazının ve sözün iflas edip, görselliğin zaferi olarak tanımlayabileceğimiz sinema, halkla buluştuğu günden itibaren çekim merkezi oldu. Sanatın, (müzik, resim, heykel, sinema vs…) ilk olarak doğayı ve gerçeği taklit ederek başladığı düşünülürse, üreten ve icra edenlerin ‘gerçeklik’ sorunsalına yaklaşımı, ciddi önem arz ediyor. Emperyalist güç odaklarının elinde, sistemin beyinlere daha çok empoze edilmesi için bir araç olarak kullanılmakta geç kalınmayan sinema, ABD eliyle kurulan Hollywood’un denetiminde seyrediyor. En güzel ve değerli manevi duyguları maddeleştiren bu sanat, tüm edebiyat türlerinin öncelikli konusu olan aşkı, sadece güdüsel tatmin olarak ele alıp, kadın ve erkek üzerinde sömürü aracı olarak kullanılıyor. Durum öyle bir hal alıyor ki, toplumun değer yargıları alt üst edilerek (pornografi), özgürlük olarak sunuluyor.

Toplumun en dinamik gücü olan gençliğin önünde ‘estetik’ kavramının ölçütlerini sistem eliyle belirleyerek, olabildiğince yozlaştırıyor. Televizyon aracılığıyla bugün her eve giren filmler, sosyal gelişim ve sosyal psikoloji üzerinde basite alınmayacak kadar etkili bir hal alıyor.

İnsanlığın yada doğanın yaşadığı gerçek sorunları atlayıp, benmerkezci bir pencereden bakan / baktıran görsel, doğayı ‘vahşi’, kadını ‘köle – kötülüğün temsilcisi’, genci ise toplumsal sorunlara göz yuman bir ‘serseri’ yada ‘ayakları yere basmayan bir organizma’ olarak ele alıyor.

Her anlamda ‘erk’ sistemin yansıması ve sürdürücüsü haline gelen sinemada, İtalya’da başlayan Yeni Gerçeklik Akımı akabinde birçok ülkede de ‘yapay’lığa karşı alternatif çıkışlar gösteriyor. Hollywood Sinemasına karşı Bollywood, İran Sineması ve Türkiye’de yaşayan Kürt Yönetmen Yılmaz Güney gibi sinemacıların, genel emperyalist güçlere bağımlılığı reddedişleri, önemle incelemek ve bunu bir karşı duruş olarak algılamakta fayda var.

Günümüze gelindiğinde İranlı Kürt Yönetmen olarak tanınan ve dünya sinema gündeminde prestiji her geçen gün yükselen Bahman Ghobadi tarafından, yaşamın içinden gerçek sorunların dillendirilip, izleyiciye sorgulayıcı bir bakış açısı kazandıran üretimleri, gerçeklik konusunda Kürdün sosyal, ekonomik ve askeri alanda ki görsel ifadesine dönüşüyor. Sarhoş Atlar Zamanı ve Kaplumbağalarda Uçar adlı filmlerle, halkın toplumsal sorunlarını en saf ve doğal bir biçimde, seyirciye aktarılıyor.

Olay ve olgulara gerçekçi yaklaşımın karelerine değinirken, Kürt Yönetmen Halil Dağ’ı (Uysal) geniş bir şekilde açımlamak, bakış açısı, yaşam felsefesi konularında ayrı bir yazım konusu olarak ele almak, yönetmenin hakkını belki verebilir. Çekim teknikleri, çalışma alanındaki zorluklar göz önünde bulundurulduğunda genelde Ortadoğu, özelde ise Kürt Sinemasında ki dev bir adımla yaptığı çıkışı, irdelemek gerekiyor.

Kürt halkının tarihten bugüne gelen özgürlük tutkusunu, kadın ve erkek çatışmasını, genel anlamda ezen - ezilen çelişkisini ve kimliksizleştirilmiş bir halkın iç ihanetlerini gerçek bir yaşam hikâyesinden yola çıkarak aktaran Dağ, Ortadoğu İnsanlık tarihine bir iz bırakırken, sanatsal karşı duruşu da ‘gerilla’ olarak geçirdiği yaşamıyla paralel yürütüyor. Dağlara, karşı cinse ve halka olan aşkı ‘Beritan’ adlı ilk ve son uzun metrajlı filmle ekrana taşıyan yönetmen, Kürt Sinemasında unutulmazlar listesinin en üstünde adını altın harflerle yazdırıyor.

Tüm bu örneklendirmeler ve cesur yönetmenler gösteriyor ki, hem içinde bulunulan iktidar – halk, ezen – ezilen çelişkisi, hem de Ortadoğu açısından kadın çelişkisi, alternatif sinema üretimi yapan yapımcı, yönetmen ve senaristlerce aktarılması gerekiyor. Emperyalist, kapitalist düşünceyle ya da içinde yaşanılan devlete bağlı ‘Memur’ gibi yapılan çekimlerin sanatsal ürün olarak görülmeyeceği açıktır.

Toplumda öncülük eden sanatçı, yaşanan sorunları açık yüreklilikle sanatına yansıtmadıkça, burada ‘sanatsallıktan’ bahsedilemez. Yaşama doğa merkezli bakış açısı kazandırmak ise en çok, yaratıcı ve duygusal alanda öne çıkan ‘kadın’ eliyle oluşturulmasıdır. Ortadoğu’da en çok yaşanan ‘kadının’ sinemaya dahil olma sürecinde maruz kalması muhtemel düşürücülükler, O’nu beyaz perdeden uzaklaştırıyor. Oysa kadının, bir cinsel meta görünümünden kurtuluşu ancak öğretici filmler ortaya koyarak başarılacaktır. Öyle ki kadının sinemadaki görüntü çekim teknikleri bile farklıdır. Üst çekim ve alt çekim tekniğinin sık kullanılıp, hiyerarşiyi ezen ve ezileni simgeleyen tarzı kullanmayan Kadın Yönetmenler, kameranın vizörünü, çekim yapılan nesne ile aynı boya ayarlayıp, eşit seviyeye gelindikten sonra ‘rec’ yani kayıt düğmesini tıklaması tesadüf değil, kadın bakış açısındaki eşitlik ve empati ilkesinin pratiğe aktarılmasının bir sonucudur.

Bu anlamda sistemin zehrine karşı başta kadınlar olmak üzere, sinema sanatında yer alan yönetmen – yapımcı ve senaristlerin, panzehir üretmede tıpkı karın altından başını yükselten çılgın bir kardelen çiçeği gibi boy vermesi, sosyal psikoloji ve sorunların aşılması noktasında Hayatidir.

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır