|
Şiddete Karşı Dişil Zihniyeti Güncelleştirelim!
|
Erkeklik bir zihniyet, bir felsefe, bir bakış açısı, bu
bakış açısıyla şekillenmiş bir kültür ve bu kültür
ekseninde geliştirilen olay ve olgular toplamı ve
egemenliğini kurumlaştırmış bir sistemdir. Erkekliği,
sadece fiziki anlamda bir erkeklik olarak algılayıp
bunun üzerinden bir tarife gitmek yetersiz ve yanılgılı
bir yaklaşım olacaktır. Erkeklik zihniyeti ve kültüründe
egemen olan yanlar; devletçilik, iktidarcılık,
çıkarcılık ve bunları elde etmek için her türlü şiddet
ve militarist yöntem olmaktadır. Bu siyaset sadece
kadınlara karşı yürütülmemektedir. Halklara, çeşitli
farklı kültürlere ve çeşitli toplumsal kesimlere karşı
da yürütülmektedir. Bir anlamda güçlünün, kendinden daha
güçsüz gördüğüne uyguladığı iktidar siyasetidir. Bu
egemenlik ve iktidarcılık adeta bir hastalık gibi bazen
kadına da bulaştırılmıştır. Bazı toplumlara da ırkçılık,
milliyetçilik, cinsiyetçilik gibi biçimlere bürünerek
bulaştırılmıştır. Önemli olan hastalığı kimin
taşıdığından ziyade her kese bulaşma riskine sahip olan
bu hastalığın, kendisini tanıyıp teşhis etmektir. Tarihi
incelediğimizde bu hastalığın özelliklerini taşıyan
kurumlaşmaların en çok kapitalist sistemle güçlendiğini
görmekteyiz. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda da
bulunmakla beraber, kapitalist sistemde hızla
güçlenmesi, emperyalist yayılmayla doğru orantılıdır.
Emperyalist politikalar sayesinde bu zihniyet ve kültür,
bütün dünyaya egemen kılınmış durumdadır.
Bu egemen zihniyete göre erkek olan ya da eril olan
tanrısaldır, güçlüdür, otoriterdir, amaçladığı şeyi elde
etmek için engel tanımazdır. Öngördüğünü ne pahasına
olursa olsun yapmaktır. Acıma, hoşgörü, sevinç, üzüntü,
bağışlama, hak tanıma gibi özellikler ön planda
değildir. Çünkü bu tür özellikler; güç ve iktidar olma
önünde engel olarak görülür. Bu zihniyette daha çok öne
çıkan yanlar; kin, intikam, kandırma, sahip olma, ele
geçirme ve bunları başarmak için tahakküm ve şiddet
uygulama yöntemleridir. Fakat tarih boyunca bu zihniyet
ve felsefenin önüne çıkan çeşitli engeller de olmuştur.
Bazen bir halkın özgürlük talebi, bazen kadınların özgür
yaşam istemleri ve arayışları, bazen de diğer toplumsal
kesimlerin daha insanca yaşam talepleri olabilmiş ve
hala olabilmektedir. Hatta çağımızın en temel sorunu
haline gelen ekolojik denge sorunu kapsamında doğa bile,
erkek egemen zihniyet ve kurumlaştırdığı sisteminden
belli taleplerde bulunmaktadır. Doğa bu istem ve
taleplerini belki sözle ifade etme koşullarına sahip
değildir. Ama dengesizliğin yarattığı felaketlerin,
uyarıcı mesajları bu egemen sistemi artık tehdit eder
bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen egemen
sistem hala bu zihniyet ve felsefesinden vazgeçmiş
değildir. Çünkü bu felsefeye göre ne halkların, ne
kadınların, ne diğer toplumsal kesimlerin ne de doğanın
hiçbir hak talebi, eril çıkarlar önünde engel
oluşturmamalıdır. Bu bakış açısı günümüz toplumlarına da
kendisini ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve
militarizm biçimlerinde enjekte ederek, kabul
ettirmiştir. Bu egemen zihniyetin kendini, bu engelleri
tanımadan yaygınlaştırma pratiği ile doludur tarih.
Engel tanımayan savaş ve şiddet pratikleri, ölme ve
öldürme pratikleri, bu zihniyet ve ideolojinin
egemenliğini korumaya ve yaygınlaştırmaya dönük
gerçekleştirilmiştir.
Temel konu başlığımızı oluşturan şiddet, erkek
egemenliğinin günümüze kadar ki ömrünü oluşturan beş bin
yıllık egemenlikli tarih boyunca insanlığın başına bela
olmuş bir olgudur. Kimi zaman kan dökerek, öldürerek,
kimi zaman dayak, tartaklama, kimi zaman taciz ve
tecavüz, kimi zaman ise psikolojik ve ruhsal açıdan
çökertme ve tahakkümüne alma yöntemidir şiddet. Şiddetin
çıkış noktasını bir kişinin veya bir topluluğun diğer
bir kişi veya topluluğun sahip olduğu değerleri ele
geçirmek için veya ona kendi değerlerini kabul ettirmek
için kullandığı zor yöntemleri oluşturmaktadır.
Karşısındakine şiddet uygulayarak ele geçirilmek istenen
değerler maddi zenginlikler olabileceği gibi kimi zaman
akıl, duygu, fiziki yetenek, iradi yetenek, ruhsal
yetenek de olabiliyor. Karşısındakine kendi değerlerini
dayatma biçimlerinde ise kendi aklını ve fikirlerini,
fiziksel gücünü, iradi gücünü, duygu ve güdüsünü
karşısındakine zorla dayatma biçimleridir.
Kadına karşı şiddet ise erkek egemen zihniyetin ve
cinsiyetçi toplum sisteminin temel yaşam tarzıdır.
Erkeğin kadına kendi aklını, kendi iradesini, kendi
benini, kendi duygu ve güdüsünü, kendi fiziğini ve
cinselliğini dayatma biçimidir. Kadına karşı şiddet,
günümüz toplumsal yaşamı kapsamında iş yerinde, okulda,
cadde ve sokaklarda, evde ve her yerde uygulandığını
görmek mümkündür.
Peki, neden şiddet en çok kadına karşı uygulanıyor?
Çünkü cinsiyetçi bir toplumda kadına sahip olunması
gereken bir mal olarak bakılır. Kadına bir mal gibi
sahip olmanın en temel yöntemi ise aile kurumlaşmasını
statik bir biçimde ayakta tutma yöntemidir. Dikkat
edilirse, kadına karşı uygulanan şiddetin en derini,
aile içi uygulanan şiddettir. Günümüzün bilimsel,
tekniksel olanakları ve toplumsal mücadeleler sonucu
elde edilmiş insan hakları, birey hakları gibi bazı
liberal argümanlar, kadının yaşamında bazı küçük
marjinal iyileştirmelerin önünü açmıştır. İnsan hakları
ve birey hakları kapsamındaki bu liberal, marjinal
iyileştirmelerden yararlanmaya çalışan bir kadın,
erkeğin kaba biçimlerdeki tahakkümünü kabul etmez. Ona
karşı direnmeye çalışır. Çünkü ona çizilen marjinal de
olsa çeşitli haklar çemberi, hiç hak sahibi olmayan bir
kadının mahkum olduğu daha dar bir yaşam çemberinden,
biraz daha rahatlatıcıdır. Ancak erkeğin fiziksel,
ruhsal ve düşünsel anlamda bir şeylere egemen olma
dürtüsü, liberal insan hakları ahlakına rağmen, kadına
karşı şiddet uygulamaya götürüyor.
İktidar güdüsü siyasal, sosyal ve kültürel açıdan doyuma
ulaşmamış bir erkeğin, en kolay elde edebileceği iktidar
zemini aile içi iktidardır. Aile, adeta erkeğin küçük
bir devletçiğidir. İktidar güdüsü gelişkin olan erkek,
bu küçük devletçiğinin başında olmak ister. Bunu da
cinsiyetçi toplumun ona yüklediği “reislik” haklarından
yararlanarak sağlar. Bir kurumda reis varsa, ona itaat
edenler de vardır. Çünkü itaatçi bir gruba reis olunur
ancak. Yoksa erkek tek başına neyin ve kimin reisliğini
yapacak ki? Kime hükmedecek ki? Dolayısıyla aile içinde
hükmeden erkek, hükmedilen ise kadın ve çocuklardır
genellikle. Çocuklar arasından da erkek çocuklar, kız
çocuklara hükmederler. Rolleri böyle belirlenmiştir
cinsiyetçi toplumun. Aile içinde kadın, ona sahip olan
erkeği memnun etmek ve her türlü ihtiyacını karşılamak
durumundadır. Bu onun en temel görevidir. Bu görevlerini
ihlal eden kadın, egemen aile hukukuna göre suç işlemiş
ve cezayı hak etmiş olur. Erkeğe itaat etmeyen kadının
cinsiyetçi toplum yasalarına göre cezası, çeşitli şiddet
uygulamalarıdır. Bu şiddet biçimleri; fiziksel dayak
olabileceği gibi cinsel şiddet ve ruhsal şiddet de
olabilir. Ki; çağımızda kadına karşı uygulanan şiddet
türleri arasında, en fazla rastlanan şiddet biçimi,
cinsel ve ruhsal şiddet biçimleridir. Cinsel ve ruhsal
şiddet biçimleri en çok liberal insan hakları kültürünün
gelişkin olduğu batı toplumlarında görülmektedir. Bu
toplumlarda kaba fiziki şiddet uygulama koşulları biraz
daha ortadan kalkmış gibi görünüyor. Ancak cinsel ve
ruhsal şiddetin bedeli, kaba fiziki şiddet bedelinden
daha ağırdır. Henüz gelişmekte olan ülkelerde ve
Ortadoğu toplumlarında ise hala kaba fiziksel şiddet
yöntemleri de ön sıralarda yer almaktadır. Özellikle
uzak doğu olmak üzere dünyanın hemen her yerinde ise
kadına karşı cinsel şiddet üst düzeyde uygulanmaktadır.
Cinsel şiddet biçimleri, evlilik içi tecavüz olabildiği
gibi kadın cinselliğinin fuhuş ve pornografi sektöründe
yoğun kullanılması da, kadına karşı uygulanan şiddet
türleri arasında bulunmaktadır.
En çok kadına karşı şiddetin uygulanıyor olmasının bir
diğer nedeni de vardır. Daha doğrusu cinsiyetçi toplumu
şekillendiren bir nedendir bu. Kadın, erkek egemenlikli
zihniyet ve oluşturduğu sistemin gözünde denetime
gelmeyen, analitik aklın yasalarıyla sınırlandırılamayan
bir yapıya sahiptir. Tıpkı doğa gibi. Kadın doğasının
neye karşı nasıl bir reaksiyon göstereceği kestirilemez.
Kadın dünyasını zengin ve erkekten farklı kılan, sezgi
ve duygularının aklına yön veriyor olmasıdır.
Dolayısıyla erkeğin salt analitik aklı karşısında,
sezgisel ve duygusal bir akla sahiptir kadın. Yani
kadının doğası, kendi başına buyruk ve analitik aklın
otoritesine gelmeyen, iradi bir doğaya sahiptir. Bundan
dolayı kadın, politik-analitik alanın dışında
görülmekte, kendi kendisini yürütebilecek, kendisi
hakkında karar verebilecek, kendi yasalarını
oluşturabilecek güç ve yetenekte görülmez. Dolayısıyla
analitik aklın tekelini eline alan erkeğin, kadına bir
biçimde sözde sahiplik ve rehberlik etmesi
gerekmektedir. Bu cinsiyetçi bakış, kadını beş bin
yıllık erkek tahakkümüne maruz bırakmıştır. Bu
tahakkümün adı kimi zaman namus olmuş, kimi zaman töre
olmuş, kimi zaman ahlak olmuş, kimi zaman gelenek ve
görenek olmuş, kimi zaman yasa ve kanun olmuştur.
Erkeğin kendi tekelinde oluşturduğu bu töre, yasa veya
kanunların tümü, yaşamı erkeğin lehine ve çıkarlarına
göre şekillendirmiştir. Erkeğin bu yasa ve kanunlarına
gelmeyen kadının, sezgisel ve duygusal zekasını erkek;
her zaman çiğnemek, kırmak, fethetmek ve hükmetmek
istemiştir. Erkek kadını, belirlediği bu hükümlerinin
altına almak için her türlü şiddet yöntemini kullanmış
ve kullanmaktadır.
Erkek egemen sistemde şiddet, sadece kadına karşı
kullanılmakla sınırlı kalmıyor. Erkek egemen zihniyetin
ve cinsiyetçi toplumun temel kurumlaşmaları olan
devletlerde ve ordularda simgeleşen erkeklik, halkları
ve çeşitli toplumsal kesimleri adeta kadın yerine
koyarak benliksiz, iradesiz ve dirençsiz kılmak için
çeşitli biçimlerde şiddet kullanırlar. Egemen ordular,
devlet otoritelerini ve rejimlerini ayakta tutan
militarist yapılardır. Sert ve dogmatik yapılardır.
Dogmatik yapısı, hiçbir biçimde değişime açık tutmaz
kendisini. En değişmeyen mantık, egemen ordu mantığı,
asker mantığıdır.
Savaş, şiddet ve her türlü tahakkümcülük üzerinden
kurulan egemen ordu ve asker mantığı, erkek
egemenliğinin en radikal halidir. Asker ve egemen ordu
mantığı, törpülenmemiş erkeklik mantığıdır. Eril
zihniyetin en çok somutlaştığı ve doyuma ulaştığı
uygulama alanıdır. Doyumsuz bir biçimde keşfetme,
fethetme, işgal etme, ele geçirip sahip olma,
başkasınınkini kendisine alma mantığıdır.
Erkeğin kadını düşürmek ve sahip olmak için kullandığı
cinsellik silahı gibi, ordular da erkekliği simgeleyen
çeşitli silahlar kullanırlar. Dikkat edilirse askeri
savaş ve çatışmalarda kullanılan askeri teçhizatın tümü
erkekliği simgelemektedir. Mermilerin, roketlerin,
füzelerin, savaş uçaklarının biçimleri hep erkekliği
simgeleyen biçimlerde üretilirler. Demek ki, savaş araç
gereçlerinin biçimsel yanının bile bu şekilde üretiliyor
olmasının bir mantığı var. Bu mantık, bu araç gereçleri
kullanan orduların uygulama mantığına da hakkim olan
erkeklik mantığıdır. Egemen ordular bu silahları,
halkların sahip oldukları toplumsal değerleri ele
geçirmede veya kendi toplumunun değerlerini diğer
toplumlara dayatmada kullanırlar. Kendi egemen aklını,
dilini, kültürünü, geleneğini, inançlarını başka
halklara dayatırlar. Tıpkı bir kadının cinsel şiddet
karşısında gösterdiği direnç gibi direnen halkların;
benliğini, onurunu, iradesini bu şiddet yöntemleri ile
kırmayı amaçlarlar. Kendi egemenlik çıkarları karşısında
irade gösteren halklara karşı bu anlamda savaşlar
açarlar.
Devletlerin halklara karşı yürüttüğü savaşlarda, devlet
ordu dışında da, güç ve otoritesinin tüm avantajlarını
kullanırlar. İdeolojik-siyasi gücünü, sosyo-ekonomik
gücünü, yasama ve yargı gücünü, basın ve medya gücünü,
egemenliğini sağlamak için bir bütün kullanırlar. Yani
elinde bulunan tüm kurumlaşmalarını, halklara karşı
yürüttükleri egemenlik savaşlarında topyekun devreye
sokarlar. Bir strateji belirlerler ve devleti oluşturan
organlar ve kurumlaşmaları topyekun seferber ederler. Bu
organlar ve kurumlaşmalarda çalışan insanların veya
toplulukların devletin bu egemenlik savaşları
stratejisini benimsesinler veya benimsemesinler emre
itaat etmek zorunda bırakılırlar. Aslında burada da
devletin başındaki hükümetler bir nevi evin reisi veya
erkeği konumunda olurlar. Tüm aile fertleri reisin görüş
ve stratejilerine katılmasalar bile bunu dile getirmeye
cesaret edemezler. Cesaretini toplayan birkaç kişi
olursa bile bunlar ihanetçi sayılırlar. Türkiye’de
yapılan 22 Temmuz seçimleriyle beraber, halkın TBMM’ye
seçtiği bağımsız bin umut milletvekillerinin durumu
aslında biraz buna benziyor. Türk devletine, Kürt
sorununa yaklaşım konusunda belirledikleri savaş ve
şiddet stratejisini yanlış bulduklarını ve kendi
görüşlerinin demokratik barışçıl bir çözümden yana
olduklarını belirtiyorlar. Ancak devlet, DTP’li
milletvekillerini neredeyse vatan haini ilan etti veya
edecek. PKK’ye terör örgütü demeye zorluyor. Yani devlet
hükümeti ve ordusu, halkın kendi iradesiyle seçtiği ve
tercih ettiği DTP milletvekillerine kendi aklını, kendi
bakış açısını, kendi iradesini ve tahakkümcü yasalarını
dayatıyor. Bunun karşısında direnç gösteren, kendi
aklıyla, kendi iradesiyle soruna demokratik, yapıcı
çözüm üretmek isteyen demokratik çıkışlara farklı bir
biçimde şiddet uyguluyor. Bu örnekte görülen tehdit
etme, kendi görüşünü dayatma, onun görüşünü tanımama ya
da suçlama, onun iradesini tanımama ya da hiçe sayma,
bunun karşısında cezai müeyyidelere gitme yöntemleri de
birer şiddet yöntemidir. “Ya bana teslim olur, benim
gibi düşünür, benim gibi davranırsın, ya da ben sana
yapacağımı bilirim. Seni yok ederim, seni yasaklarım,
seni kapatırım” demektir. Nitekim kendi iradi duruşunda
ısrar eden DTP’nin kapatılması için yargıtayın açmış
olduğu parti kapatma davası, tam da bu anlama gelmekte
ve bir tür şiddet uygulama biçimi olmaktadır.
Güncel açıdan konuyla bağlantılı olarak, günümüz
Türkiye’sinin kanayan en büyük yarası, Kürt sorunu ve
cumhuriyetin demokratikleşmesi sorunudur. Kürt sorununun
demokratik çözümüne devlet ve iktidarın bir türlü
yanaşmaması, aslında Türkiye’nin demokratikleşmesine
yanaşmaması olarak okunmalıdır. Türkiye’nin
demokratikleşme sorununu ve Kürt sorununun çözümünü
devletten beklemek gibi bir gaflete, Kürtler hiçbir
zaman girmedi. Kürt halkı, kendi toplumsal potansiyeli
ile otuz yılı aşkındır, özgürlük ve demokrasi
mücadelesini yürütmektedir. Ancak sorunun Türkiye’deki
demokratik kesimler tarafından ele alınış tarzı, sorunun
çözümünü devletten beklemek biçiminde oldu. Demokratik
çözümlerin gelişmesini devletten beklemek ve böyle bir
demokrasi sorununu devlet ve iktidara bırakmak,
devlettin savaş ve şiddet stratejisindeki ısrarını
güçlendirmiştir. Oysa Kürt sorununun çözümü, sivil
demokratik bir toplum anlayışının gelişip güçlenmesine
bağlıdır. Bu anlamda Türkiye’deki sivil toplum örgütleri
ve demokratik kurumlaşmaları, sorunun demokratik çözümü
konusunda üzerlerine düşen görev ve sorumluluklarına
yeterince sahip çıkmamışlardır. Demokratik çözümün
gelişmemesinde devlet ve iktidarı eleştirmek kadar,
demokratik sivil toplum güçlerinin de yaşadığı bu
yetersizlikleri tespit edip gidermek, çözümün gelişimi
açısından önemli olmaktadır.
Devlet cephesinden ise sorunu terör sorunu olarak ele
alma vardır. Sorunun tanımını terör sorunu olarak
koyduğu için, sorunun demokratik çözümünü geliştirmek
yerine, sorunun çözümüne savaş ve şiddet uygulamaları
ile yönelme devam etmektedir. Türk devleti, Kürt
halkının son derece demokratik, siyasi, sosyal ve
kültürel hak mücadelesine, bu güne kadar inkar ve imha
politikaları ile yöneldi. Devlet imha ve inkar
politikaları ile sorunun çözümüne dair hiçbir gelişme
elde edemedi. Tersine inkar ettikçe Kürtler daha fazla
“biz varız ve buradayız” dedi. Hem özgürlük hareketimize
hem de sivil halka imha temelinde yöneldikçe “Kürtler,
bizi yok edemezsin, biz gün geçtikçe özgürlük cephesinde
daha da çoğalırız” dediler. Bu karşılıklı birbirini
besleyen siyasi mesajlardan devlet hiçbir sonuç
çıkarmamış olacak ki, son dönemde Kürtlere imha
temelindeki yönelimlerini ve bu eksendeki savaş şiddet
stratejisini daha da güçlendirme arayışlarına girdi.
Ordunun hükümet üzerinde oluşturduğu baskı sonucunda,
AKP hükümeti TBMM’den güneye operasyon tezkeresi
çıkardı. Tezkere ardından ABD ve bölge devletleriyle
hızlı bir diplomasi faaliyeti yürüttü. Yürüttüğü bu
yoğun diplomasi ardından, ABD ve sırtını ABD’ye dayayan
Irak hükümetinden, anlık istihbarat desteğini almış
görünüyor. Basına yansıdığı kadarıyla güney Kürdistan ve
Kandil üzerinde durmadan istihbarat toplama çalışması
yürütülüyor. Peki, ABD’nin Türk devletine vereceği
istihbaratla elde edilen ne olacak? Kürt Özgürlük
Hareketinin imhası mı? Kürt Özgürlük Hareketinin imhası
mümkün olmadığı gibi, imhası halinde Kürt sorunu
çözülmüş mü olacak?
Kuşkusuz bunların hiç biri olmayacak. Türk devletinin
Kürt Özgürlük Hareketini imha etmesi mümkün değildir.
Lider kadrolarının teslim alınması da mümkün değildir.
Nitekim bir hareketin lider kadrosundan bir iki kişinin
ele geçirilmesi ile de bir hareketi bitirmek asla mümkün
değildir. Bunlar sadece havanda su dövme yöntemleridir.
Kürt Özgürlük hareketinin genişleyip karmaşıklaşan
demokratik yapısı, her türlü imha savaşına karşı
kendisini yaşatabilecek ve varlığını katlayarak
sürdürecek bir nitelik kazandırmıştır. Demokratik
karakteri, hareketin her an her yerde her türlü
insiyatifle hareket etme kabiliyetini sağlamaktadır.
Dolayısıyla her zaman olduğu gibi özellikle de son
süreçte gündemleştirilen “bitirme operasyonlarının”
sonuç alacağını beklemek, tabiri caizse ham hayal gibi
bir şeydir. Peki, Türk devleti ve ordusu bunu bilmiyor
mu? Aslında biliyor. Çünkü geçmişte yaptıkları birçok
sonuçsuz deneme var. Buna rağmen aynı savaş ve şiddet
stratejisini sürdürmedeki ısrarını, ancak bir “akıl
tutulması” ile tanımlayabilmek mümkün.
Çağımızın ortaya çıkardığı bilimsel, tekniksel ve
zihinsel koşullara rağmen, sorunları hala savaş ve
şiddet yöntemleriyle çözmeye çalışan bir güç, “akıl
gücünü “ yitirmiş veya devre dışına itmiş demektir.
Savaş ve şiddet yöntemleri, ortaçağlardan Türk devletine
miras kalmış ilkel yöntemlerdir. Bilim çağının temel
çözüm yöntemleri ise aklın nimetlerini kullanan
yöntemlerdir. Ancak Türk devleti çağa giriş yapamamış
olacak ki, aklın nimetlerini, sorunlarını çözmede
kullanmıyor. Dolayısıyla Türk devleti, hala akıl ve
bilimle yeterince tanışmamış, ya da çağın zorlamasıyla
da olsa, tanışmışsa bile bundan hoşlanmamış bir ülke.
Savaş ve şiddet sarmalının asıl ayağı ise toplum
içerisinde yürütülüyor. Türk halkı Kürt halkına karşı
saldırtılıyor. Ordu ve devlet destekli, ırkçı,
milliyetçi akım, halkları birbirine karşı kışkırtıyor ve
saldırtıyor. Kürt halkının siyasi partisi olarak kabul
ettiği DTP büroları yine bazı Kürt demokratik kurumları
her gün silahlı saldırıya uğruyor. Kürt halkı
kahvehanelerde, Kürt gençleri okudukları okullarda,
sokaklarda ve meydanlarda her gün linç edilmeye
çalışılıyor. Daha Türklüğün, Kürtlüğün, kardeşliğin ve
düşmanlığın ne olduğunu bilmeyen ilkokul öğrencileri
bile öğretmenlerinden aldıkları talimat üzerine sokakta
yürütülüyor.
Tüm Kürtlerin gözlerinin ve yüreğinin her çarşamba
İmralı da olduğu biliniyor. Çünkü Kürt halkının kalbi
İmralı da atıyor. Kürtler kalbinin sesini duymak
istiyor. Kürt halk Önderi Reber APO’nun sağlığından ve
yaşamından herkes endişe duyuyor. Çünkü her gün
zehirlenmenin devam ettiğini biliyor. Kürt halkının bu
hassas bekleyişi karşısında her çarşamba olduğu gibi
Reber Apo'nun avukatları müvekkilleri ile olağan ve
hukuki görüşmelerini yapmak üzere gemliğe gidiyor. Ama
hukuki işleri için her Çarşamba Gemlik yolunda olan
avukatları son haftalarda, adeta hastalık virüsü gibi
yayılan linç grupları karşılıyor. Bu grupların eliyle,
avukatlar şahsında Reber Apo’ya saldırmak isteniyor. Ve
Kürtler bu ürkütücü tablo karşısında “edi bese” (artık
yeter) diyor.
Korkunç bir akım. Toplum sağlığı açısından korkunç bir
vaka. Türk ordusunun ve devletinin kışkırttığı bu şiddet
ve ırkçı, milliyetçi dalgaya karşı Kürtlerde de
milliyetçilik dalgası gelişirse, daha doğrusu dirilirse
ne olacak? İşte toplumsal savaş dediğimiz olay tamda bu
zeminde boy verir. Bugüne kadar birbiriyle yaşamaya
alışmış her iki halk günlük olarak sokakta çarpışmaya
başlar. Karşılıklı linç olayları gelişir. Toplumda
uzlaşı zemini kalmaz. Komşu komşuya düşman kesilir.
Beraber okuyan beraber çalışan beraber kazanan ve
beraber yaşayan insanlar birden bire aslında
kendilerinin de anlayamadıkları bir düşmanlık ilişkisi
içerisine girer. Birbirine küfürle başlar, birbirini
öldürmeye varır. Bunun örnekleri geçmişte lokal
biçimlerde gelişiyordu. Ancak şimdi bir bütün toplumun
metabolizmasına enjekte ediliyor. Yani lokal
bölgelerdeki şiddetçi, ırkçı, milliyetçi virüs, tüm
toplumsal metabolizmayı ele geçirmeye çalışıyor. Bu
toplumsal açıdan korkunç, ahlaki açıdan çirkin, yasal
açıdan terördür.
Türkiye’de yaşayan halklara enjekte edilmeye çalışılan
bu şiddetçi, ırkçı, milliyetçi hastalık da Türkiye’ye,
batı dünyasının geçmiş çağlarında yaşadıkları
pratiklerden miras kalma bir hastalık. Kapitalizmin
ilkel aşamasındaki argümanlardan arta kalan
versiyonlardır. Hitler ve Musolini’den Türk devletine
kalan ideolojik artıklardır. Bu zihniyet; bir ırkı başka
bir ırkın, bir halkı başka bir halkın, bir cinsi başka
bir cinsin karşısına diken ve daha akıl çağına girmemiş
insanların rağbet ettiği erkek egemenlikli, militarist,
ırkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi bir zihniyetin
mirasıdır. Irkçılık, milliyetçilik akımları da konunun
başında işlediğimiz, savaşçı, şiddetçi, cinsiyetçi ve
tahakkümcü erkeklik zihniyetinden ve kültüründen
kaynaklanmaktadır. Bunun 20. yy. la sarkan modern
devlet, ulus devlet anlayışına sarkan yanları ve
artıklarıdır. Bu argümanlar, toplumun öz dokusunda
yoktur. Savaş, şiddet ve devlet iktidar hamurunda
bulunan bu hastalık, ancak devlet ve orduya rağmen
gelişecek bir demokratik toplum hareketi ile
giderilebilir. Bunun için; Türkiye ve Kürdistan’da
bulunan tüm sivil toplum örgütlerinin, yine aydın ve
demokrat çevrelerin bu “akıl tutulması” karşısında
uyandırıcı bir rol oynaması gerekmektedir. Nasıl ki, her
Kürt’ten “bir demokrat Türküm” demesi bekleniyorsa, her
Türk’ten de “ben demokrat bir Kürdüm” demesi
beklenmektedir. Türkiye’de her Türk aynı zamanda bir
Kürt, bir Ermeni, bir Laz, Çerkez olamazsa, her Kürt’te
bir Türk olamaz. Bunun için asıl demokratik seslerin,
barış ve kardeşlik seslerinin Türkiye demokratlarından
gelmesi gerekmektedir. Kürt halkı, hareketi ile beraber
savaş ve şiddet ortamının sona ermesi, kanın durması ve
ölme ve öldürme felsefesinin sona ermesi için
yapabileceği her şeyi yaptı. Hala yapıyor. Ama Türkiye
cephesinde sözde en demokrat sayılabilecek, aydın
sayılabilecek bazı kesimler bile, Türk devletinin
yaydığı; ırkçı, milliyetçi dalgaya akıl almaz bir
şekilde kapılabiliyor ve bütün aydın demokrat aklını ve
yüreğini bir yana bırakabiliyor. Adeta kendisini
devletin savaş ve şiddet felsefesinin hakim gücü
karşısında ispatlama gereğini duyuyor. Ezik büzük
duruyor. Aklı tutulmuş bir devlet gücü karşısında aydın
ve demokratik çevrelerin ezik büzük durması, tarihin af
edemeyeceği bir duruştur. Demokrasi, ezik bir duruşla
değil, güçlü dimdik mücadeleci bir duruşla elde edilir
ancak. Kaldı ki; toplumun kabul görmediği bir devlet ve
iktidarın var olma gerekçeleri neler olacak ki. Güçlü,
korkusuz ve cesur bir demokratik duruşa rağmen, devlet
militarizminin, ırkçılığının, milliyetçiliğinin ve
cinsiyetçiliğinin ayakta kalması ve kendinde diretmesi
mümkün değildir.
Sonuç olarak cinsiyetçi toplumun kadına uyguladığı
şiddet ile Türk devletinin Kürt sorununa yaklaşımı aynı
oranda erkek egemenlikli. Çözümü tahakküm yöntemlerinde
görmekte. Türk devleti bu güne kadar erkek egemenliğinin
tüm tahakkümcülüğünü Kürt halkı üzerinde denedi. Sorunu
sürekli erkek tahakkümcülüğünün savaş ve şiddet
yollarıyla çözmeye, daha doğrusu çözümsüzlüğe
sürüklemeye çalıştı. Ancak çağımız erkekliğinin simgesi
haline gelen devletçi mantığın, bu tahakkümcü
yöntemleriyle, bir halkın demokratik taleplerinin
karşılık bulamayacağı açık. Erkek egemenlikli zihniyet,
günümüz devletçi, iktidarcı, tahakkümcü ve şiddetçi
egemen siyaset alanının temel taşlarını döşemiştir.
Irkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik ideolojilerini bu
egemen eril zihniyet şekillendirmiştir. Türk devlet
siyasetine de damgasını vuran bu erkek egemen
zihniyettir. Eril zihniyetin eşitlik, özgürlük, adalet
ve demokrasi üretemeyeceğini, erkek egemen düzlemde
gerçekleşmiş olan tarih bizlere göstermiştir. Erkek
egemenlikli zihniyet eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği
sağlasaydı, Fransız devriminin üzerinden gerçekleştiği
bu argümanlar, bu gün tüm dünyada hayat bulurdu. Demek
ki, büyük bedeller karşılığında yürütülmüş olan
toplumsal mücadeleler tarihinin bir yerlerinde eksik
kalan bir şeyler var. Demek ki, toplumsal mücadele
süreçlerine kadının dişil, insani ve ahlaki zihniyetinin
yansıyışı eksik kalmıştır.
Dolayısıyla demokratikleşme ve sorunların demokratik
çözümü için dişil bir zihniyete ihtiyaç bulunmaktadır.
Irkçılık, milliyetçiliğe karşı analarımızın bize
aşılamaya çalıştığı kardeşlik, savaş ve şiddet
yöntemlerine karşı ise yine analarımızın bize öğrettiği
barış yöntemlerine ihtiyaç var. Çünkü analık aklı,
kadınlık aklı düşmanlaşmaya, savaşmaya ve çatışmaya onay
vermez. Demokrasiye, eşitliğe, adalete ve özgürlüğe onay
verir. Hiçbir kadının aklı, esir askerlerin analarına
geri dönmesine “sevinmedim” demez. Hiçbir ananın aklı
Kürt Türk düşmandır demez. Savaş sürsün, ölüm sürsün,
kan akmaya devam etsin demez. Dolayısıyla kadınca
çözümlerin ırkçı, milliyetçi, militarist yöntemler
olmayacağı, savaş, şiddet ve askeri operasyonlara pirim
vermeyeceği açık. Demokratikleşme için kadının
demokratik aklına, demokratik zihniyet ve kardeşçe yaşam
kültürüne, yine bu zihniyet ve kültürü şekillendiren,
duygularına ve sezgilerine ihtiyaç bulunmaktadır.
Türkiye’deki kadın hareketlerinin ve çeşitli feminist
çevrelerin bu anlamda, Kürt sorununun demokrasi ve barış
yöntemleri ile çözümü için üzerlerine düşen kadınca
sorumluluklarını yerine getirmeleri beklenmektedir.
Çünkü halklara karşı uygulanan şiddet ile kadına karşı
uygulanan savaş ve şiddetin birbirinden hiçbir farkı
yoktur. Birbirinin versiyonlarıdır. Birbirini beslemekte
ve şiddetin toplumda hem kadına karşı hem de halklara
karşı, diğer toplumsal kesimlere karşı yükselmesini
sağlamaktadır. Halklar da ya da diğer toplumsal kesimler
de adeta kadın yerine konarak, devletin ve ordunun
erkeksi şiddetine maruz kalmaktadırlar. Bu anlamda
sadece kadına karşı değil, toplumdaki herkese karşı
uygulanan şiddete hayır demenin günü gelmiştir.
Türkiye’de kadınlardan sonra en çok şiddete maruz kalan
Kürt halkına karşı uygulanan savaş ve şiddete karşı da
hep beraber hayır demenin günü gelmiştir. Kadının özü;
din, dil, ırk, etnik köken ve siyasal sınırları tanımaz.
Kadının “yazısız tarihinin” bize öğrettiği bu gerçekten
yola çıkarak, Kürt ve Türk kadınlarını, Kürt ve Türk
halklarının kardeşliğinin gelişmesine öncülük etmeye
çağırıyorum. Gelin hep beraber savaşsız, şiddetsiz,
demokratik, ekolojik ve cinslerin özgürlüğüne dayalı bir
toplum için hep beraber mücadele edelim! Çünkü şiddeti
yenmenin tek garantisi, dişil zihniyeti ve kardeşçe
yaşam kültürünün güncelleştirilmesidir. Bunun için de
gelin, şiddete karşı dişil zihniyeti güncelleştirelim!