DEĞERLENDİRMELER
Şiddete Karşı Dişil Zihniyeti Güncelleştirelim!
Zilar Sterk

Erkeklik bir zihniyet, bir felsefe, bir bakış açısı, bu bakış açısıyla şekillenmiş bir kültür ve bu kültür ekseninde geliştirilen olay ve olgular toplamı ve egemenliğini kurumlaştırmış bir sistemdir. Erkekliği, sadece fiziki anlamda bir erkeklik olarak algılayıp bunun üzerinden bir tarife gitmek yetersiz ve yanılgılı bir yaklaşım olacaktır. Erkeklik zihniyeti ve kültüründe egemen olan yanlar; devletçilik, iktidarcılık, çıkarcılık ve bunları elde etmek için her türlü şiddet ve militarist yöntem olmaktadır. Bu siyaset sadece kadınlara karşı yürütülmemektedir. Halklara, çeşitli farklı kültürlere ve çeşitli toplumsal kesimlere karşı da yürütülmektedir. Bir anlamda güçlünün, kendinden daha güçsüz gördüğüne uyguladığı iktidar siyasetidir. Bu egemenlik ve iktidarcılık adeta bir hastalık gibi bazen kadına da bulaştırılmıştır. Bazı toplumlara da ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik gibi biçimlere bürünerek bulaştırılmıştır. Önemli olan hastalığı kimin taşıdığından ziyade her kese bulaşma riskine sahip olan bu hastalığın, kendisini tanıyıp teşhis etmektir. Tarihi incelediğimizde bu hastalığın özelliklerini taşıyan kurumlaşmaların en çok kapitalist sistemle güçlendiğini görmekteyiz. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda da bulunmakla beraber, kapitalist sistemde hızla güçlenmesi, emperyalist yayılmayla doğru orantılıdır. Emperyalist politikalar sayesinde bu zihniyet ve kültür, bütün dünyaya egemen kılınmış durumdadır.
Bu egemen zihniyete göre erkek olan ya da eril olan tanrısaldır, güçlüdür, otoriterdir, amaçladığı şeyi elde etmek için engel tanımazdır. Öngördüğünü ne pahasına olursa olsun yapmaktır. Acıma, hoşgörü, sevinç, üzüntü, bağışlama, hak tanıma gibi özellikler ön planda değildir. Çünkü bu tür özellikler; güç ve iktidar olma önünde engel olarak görülür. Bu zihniyette daha çok öne çıkan yanlar; kin, intikam, kandırma, sahip olma, ele geçirme ve bunları başarmak için tahakküm ve şiddet uygulama yöntemleridir. Fakat tarih boyunca bu zihniyet ve felsefenin önüne çıkan çeşitli engeller de olmuştur. Bazen bir halkın özgürlük talebi, bazen kadınların özgür yaşam istemleri ve arayışları, bazen de diğer toplumsal kesimlerin daha insanca yaşam talepleri olabilmiş ve hala olabilmektedir. Hatta çağımızın en temel sorunu haline gelen ekolojik denge sorunu kapsamında doğa bile, erkek egemen zihniyet ve kurumlaştırdığı sisteminden belli taleplerde bulunmaktadır. Doğa bu istem ve taleplerini belki sözle ifade etme koşullarına sahip değildir. Ama dengesizliğin yarattığı felaketlerin, uyarıcı mesajları bu egemen sistemi artık tehdit eder bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen egemen sistem hala bu zihniyet ve felsefesinden vazgeçmiş değildir. Çünkü bu felsefeye göre ne halkların, ne kadınların, ne diğer toplumsal kesimlerin ne de doğanın hiçbir hak talebi, eril çıkarlar önünde engel oluşturmamalıdır. Bu bakış açısı günümüz toplumlarına da kendisini ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve militarizm biçimlerinde enjekte ederek, kabul ettirmiştir. Bu egemen zihniyetin kendini, bu engelleri tanımadan yaygınlaştırma pratiği ile doludur tarih. Engel tanımayan savaş ve şiddet pratikleri, ölme ve öldürme pratikleri, bu zihniyet ve ideolojinin egemenliğini korumaya ve yaygınlaştırmaya dönük gerçekleştirilmiştir.
Temel konu başlığımızı oluşturan şiddet, erkek egemenliğinin günümüze kadar ki ömrünü oluşturan beş bin yıllık egemenlikli tarih boyunca insanlığın başına bela olmuş bir olgudur. Kimi zaman kan dökerek, öldürerek, kimi zaman dayak, tartaklama, kimi zaman taciz ve tecavüz, kimi zaman ise psikolojik ve ruhsal açıdan çökertme ve tahakkümüne alma yöntemidir şiddet. Şiddetin çıkış noktasını bir kişinin veya bir topluluğun diğer bir kişi veya topluluğun sahip olduğu değerleri ele geçirmek için veya ona kendi değerlerini kabul ettirmek için kullandığı zor yöntemleri oluşturmaktadır. Karşısındakine şiddet uygulayarak ele geçirilmek istenen değerler maddi zenginlikler olabileceği gibi kimi zaman akıl, duygu, fiziki yetenek, iradi yetenek, ruhsal yetenek de olabiliyor. Karşısındakine kendi değerlerini dayatma biçimlerinde ise kendi aklını ve fikirlerini, fiziksel gücünü, iradi gücünü, duygu ve güdüsünü karşısındakine zorla dayatma biçimleridir.
Kadına karşı şiddet ise erkek egemen zihniyetin ve cinsiyetçi toplum sisteminin temel yaşam tarzıdır. Erkeğin kadına kendi aklını, kendi iradesini, kendi benini, kendi duygu ve güdüsünü, kendi fiziğini ve cinselliğini dayatma biçimidir. Kadına karşı şiddet, günümüz toplumsal yaşamı kapsamında iş yerinde, okulda, cadde ve sokaklarda, evde ve her yerde uygulandığını görmek mümkündür.
Peki, neden şiddet en çok kadına karşı uygulanıyor? Çünkü cinsiyetçi bir toplumda kadına sahip olunması gereken bir mal olarak bakılır. Kadına bir mal gibi sahip olmanın en temel yöntemi ise aile kurumlaşmasını statik bir biçimde ayakta tutma yöntemidir. Dikkat edilirse, kadına karşı uygulanan şiddetin en derini, aile içi uygulanan şiddettir. Günümüzün bilimsel, tekniksel olanakları ve toplumsal mücadeleler sonucu elde edilmiş insan hakları, birey hakları gibi bazı liberal argümanlar, kadının yaşamında bazı küçük marjinal iyileştirmelerin önünü açmıştır. İnsan hakları ve birey hakları kapsamındaki bu liberal, marjinal iyileştirmelerden yararlanmaya çalışan bir kadın, erkeğin kaba biçimlerdeki tahakkümünü kabul etmez. Ona karşı direnmeye çalışır. Çünkü ona çizilen marjinal de olsa çeşitli haklar çemberi, hiç hak sahibi olmayan bir kadının mahkum olduğu daha dar bir yaşam çemberinden, biraz daha rahatlatıcıdır. Ancak erkeğin fiziksel, ruhsal ve düşünsel anlamda bir şeylere egemen olma dürtüsü, liberal insan hakları ahlakına rağmen, kadına karşı şiddet uygulamaya götürüyor.
İktidar güdüsü siyasal, sosyal ve kültürel açıdan doyuma ulaşmamış bir erkeğin, en kolay elde edebileceği iktidar zemini aile içi iktidardır. Aile, adeta erkeğin küçük bir devletçiğidir. İktidar güdüsü gelişkin olan erkek, bu küçük devletçiğinin başında olmak ister. Bunu da cinsiyetçi toplumun ona yüklediği “reislik” haklarından yararlanarak sağlar. Bir kurumda reis varsa, ona itaat edenler de vardır. Çünkü itaatçi bir gruba reis olunur ancak. Yoksa erkek tek başına neyin ve kimin reisliğini yapacak ki? Kime hükmedecek ki? Dolayısıyla aile içinde hükmeden erkek, hükmedilen ise kadın ve çocuklardır genellikle. Çocuklar arasından da erkek çocuklar, kız çocuklara hükmederler. Rolleri böyle belirlenmiştir cinsiyetçi toplumun. Aile içinde kadın, ona sahip olan erkeği memnun etmek ve her türlü ihtiyacını karşılamak durumundadır. Bu onun en temel görevidir. Bu görevlerini ihlal eden kadın, egemen aile hukukuna göre suç işlemiş ve cezayı hak etmiş olur. Erkeğe itaat etmeyen kadının cinsiyetçi toplum yasalarına göre cezası, çeşitli şiddet uygulamalarıdır. Bu şiddet biçimleri; fiziksel dayak olabileceği gibi cinsel şiddet ve ruhsal şiddet de olabilir. Ki; çağımızda kadına karşı uygulanan şiddet türleri arasında, en fazla rastlanan şiddet biçimi, cinsel ve ruhsal şiddet biçimleridir. Cinsel ve ruhsal şiddet biçimleri en çok liberal insan hakları kültürünün gelişkin olduğu batı toplumlarında görülmektedir. Bu toplumlarda kaba fiziki şiddet uygulama koşulları biraz daha ortadan kalkmış gibi görünüyor. Ancak cinsel ve ruhsal şiddetin bedeli, kaba fiziki şiddet bedelinden daha ağırdır. Henüz gelişmekte olan ülkelerde ve Ortadoğu toplumlarında ise hala kaba fiziksel şiddet yöntemleri de ön sıralarda yer almaktadır. Özellikle uzak doğu olmak üzere dünyanın hemen her yerinde ise kadına karşı cinsel şiddet üst düzeyde uygulanmaktadır. Cinsel şiddet biçimleri, evlilik içi tecavüz olabildiği gibi kadın cinselliğinin fuhuş ve pornografi sektöründe yoğun kullanılması da, kadına karşı uygulanan şiddet türleri arasında bulunmaktadır.
En çok kadına karşı şiddetin uygulanıyor olmasının bir diğer nedeni de vardır. Daha doğrusu cinsiyetçi toplumu şekillendiren bir nedendir bu. Kadın, erkek egemenlikli zihniyet ve oluşturduğu sistemin gözünde denetime gelmeyen, analitik aklın yasalarıyla sınırlandırılamayan bir yapıya sahiptir. Tıpkı doğa gibi. Kadın doğasının neye karşı nasıl bir reaksiyon göstereceği kestirilemez. Kadın dünyasını zengin ve erkekten farklı kılan, sezgi ve duygularının aklına yön veriyor olmasıdır. Dolayısıyla erkeğin salt analitik aklı karşısında, sezgisel ve duygusal bir akla sahiptir kadın. Yani kadının doğası, kendi başına buyruk ve analitik aklın otoritesine gelmeyen, iradi bir doğaya sahiptir. Bundan dolayı kadın, politik-analitik alanın dışında görülmekte, kendi kendisini yürütebilecek, kendisi hakkında karar verebilecek, kendi yasalarını oluşturabilecek güç ve yetenekte görülmez. Dolayısıyla analitik aklın tekelini eline alan erkeğin, kadına bir biçimde sözde sahiplik ve rehberlik etmesi gerekmektedir. Bu cinsiyetçi bakış, kadını beş bin yıllık erkek tahakkümüne maruz bırakmıştır. Bu tahakkümün adı kimi zaman namus olmuş, kimi zaman töre olmuş, kimi zaman ahlak olmuş, kimi zaman gelenek ve görenek olmuş, kimi zaman yasa ve kanun olmuştur. Erkeğin kendi tekelinde oluşturduğu bu töre, yasa veya kanunların tümü, yaşamı erkeğin lehine ve çıkarlarına göre şekillendirmiştir. Erkeğin bu yasa ve kanunlarına gelmeyen kadının, sezgisel ve duygusal zekasını erkek; her zaman çiğnemek, kırmak, fethetmek ve hükmetmek istemiştir. Erkek kadını, belirlediği bu hükümlerinin altına almak için her türlü şiddet yöntemini kullanmış ve kullanmaktadır.
Erkek egemen sistemde şiddet, sadece kadına karşı kullanılmakla sınırlı kalmıyor. Erkek egemen zihniyetin ve cinsiyetçi toplumun temel kurumlaşmaları olan devletlerde ve ordularda simgeleşen erkeklik, halkları ve çeşitli toplumsal kesimleri adeta kadın yerine koyarak benliksiz, iradesiz ve dirençsiz kılmak için çeşitli biçimlerde şiddet kullanırlar. Egemen ordular, devlet otoritelerini ve rejimlerini ayakta tutan militarist yapılardır. Sert ve dogmatik yapılardır. Dogmatik yapısı, hiçbir biçimde değişime açık tutmaz kendisini. En değişmeyen mantık, egemen ordu mantığı, asker mantığıdır.
Savaş, şiddet ve her türlü tahakkümcülük üzerinden kurulan egemen ordu ve asker mantığı, erkek egemenliğinin en radikal halidir. Asker ve egemen ordu mantığı, törpülenmemiş erkeklik mantığıdır. Eril zihniyetin en çok somutlaştığı ve doyuma ulaştığı uygulama alanıdır. Doyumsuz bir biçimde keşfetme, fethetme, işgal etme, ele geçirip sahip olma, başkasınınkini kendisine alma mantığıdır.
Erkeğin kadını düşürmek ve sahip olmak için kullandığı cinsellik silahı gibi, ordular da erkekliği simgeleyen çeşitli silahlar kullanırlar. Dikkat edilirse askeri savaş ve çatışmalarda kullanılan askeri teçhizatın tümü erkekliği simgelemektedir. Mermilerin, roketlerin, füzelerin, savaş uçaklarının biçimleri hep erkekliği simgeleyen biçimlerde üretilirler. Demek ki, savaş araç gereçlerinin biçimsel yanının bile bu şekilde üretiliyor olmasının bir mantığı var. Bu mantık, bu araç gereçleri kullanan orduların uygulama mantığına da hakkim olan erkeklik mantığıdır. Egemen ordular bu silahları, halkların sahip oldukları toplumsal değerleri ele geçirmede veya kendi toplumunun değerlerini diğer toplumlara dayatmada kullanırlar. Kendi egemen aklını, dilini, kültürünü, geleneğini, inançlarını başka halklara dayatırlar. Tıpkı bir kadının cinsel şiddet karşısında gösterdiği direnç gibi direnen halkların; benliğini, onurunu, iradesini bu şiddet yöntemleri ile kırmayı amaçlarlar. Kendi egemenlik çıkarları karşısında irade gösteren halklara karşı bu anlamda savaşlar açarlar.
Devletlerin halklara karşı yürüttüğü savaşlarda, devlet ordu dışında da, güç ve otoritesinin tüm avantajlarını kullanırlar. İdeolojik-siyasi gücünü, sosyo-ekonomik gücünü, yasama ve yargı gücünü, basın ve medya gücünü, egemenliğini sağlamak için bir bütün kullanırlar. Yani elinde bulunan tüm kurumlaşmalarını, halklara karşı yürüttükleri egemenlik savaşlarında topyekun devreye sokarlar. Bir strateji belirlerler ve devleti oluşturan organlar ve kurumlaşmaları topyekun seferber ederler. Bu organlar ve kurumlaşmalarda çalışan insanların veya toplulukların devletin bu egemenlik savaşları stratejisini benimsesinler veya benimsemesinler emre itaat etmek zorunda bırakılırlar. Aslında burada da devletin başındaki hükümetler bir nevi evin reisi veya erkeği konumunda olurlar. Tüm aile fertleri reisin görüş ve stratejilerine katılmasalar bile bunu dile getirmeye cesaret edemezler. Cesaretini toplayan birkaç kişi olursa bile bunlar ihanetçi sayılırlar. Türkiye’de yapılan 22 Temmuz seçimleriyle beraber, halkın TBMM’ye seçtiği bağımsız bin umut milletvekillerinin durumu aslında biraz buna benziyor. Türk devletine, Kürt sorununa yaklaşım konusunda belirledikleri savaş ve şiddet stratejisini yanlış bulduklarını ve kendi görüşlerinin demokratik barışçıl bir çözümden yana olduklarını belirtiyorlar. Ancak devlet, DTP’li milletvekillerini neredeyse vatan haini ilan etti veya edecek. PKK’ye terör örgütü demeye zorluyor. Yani devlet hükümeti ve ordusu, halkın kendi iradesiyle seçtiği ve tercih ettiği DTP milletvekillerine kendi aklını, kendi bakış açısını, kendi iradesini ve tahakkümcü yasalarını dayatıyor. Bunun karşısında direnç gösteren, kendi aklıyla, kendi iradesiyle soruna demokratik, yapıcı çözüm üretmek isteyen demokratik çıkışlara farklı bir biçimde şiddet uyguluyor. Bu örnekte görülen tehdit etme, kendi görüşünü dayatma, onun görüşünü tanımama ya da suçlama, onun iradesini tanımama ya da hiçe sayma, bunun karşısında cezai müeyyidelere gitme yöntemleri de birer şiddet yöntemidir. “Ya bana teslim olur, benim gibi düşünür, benim gibi davranırsın, ya da ben sana yapacağımı bilirim. Seni yok ederim, seni yasaklarım, seni kapatırım” demektir. Nitekim kendi iradi duruşunda ısrar eden DTP’nin kapatılması için yargıtayın açmış olduğu parti kapatma davası, tam da bu anlama gelmekte ve bir tür şiddet uygulama biçimi olmaktadır.
Güncel açıdan konuyla bağlantılı olarak, günümüz Türkiye’sinin kanayan en büyük yarası, Kürt sorunu ve cumhuriyetin demokratikleşmesi sorunudur. Kürt sorununun demokratik çözümüne devlet ve iktidarın bir türlü yanaşmaması, aslında Türkiye’nin demokratikleşmesine yanaşmaması olarak okunmalıdır. Türkiye’nin demokratikleşme sorununu ve Kürt sorununun çözümünü devletten beklemek gibi bir gaflete, Kürtler hiçbir zaman girmedi. Kürt halkı, kendi toplumsal potansiyeli ile otuz yılı aşkındır, özgürlük ve demokrasi mücadelesini yürütmektedir. Ancak sorunun Türkiye’deki demokratik kesimler tarafından ele alınış tarzı, sorunun çözümünü devletten beklemek biçiminde oldu. Demokratik çözümlerin gelişmesini devletten beklemek ve böyle bir demokrasi sorununu devlet ve iktidara bırakmak, devlettin savaş ve şiddet stratejisindeki ısrarını güçlendirmiştir. Oysa Kürt sorununun çözümü, sivil demokratik bir toplum anlayışının gelişip güçlenmesine bağlıdır. Bu anlamda Türkiye’deki sivil toplum örgütleri ve demokratik kurumlaşmaları, sorunun demokratik çözümü konusunda üzerlerine düşen görev ve sorumluluklarına yeterince sahip çıkmamışlardır. Demokratik çözümün gelişmemesinde devlet ve iktidarı eleştirmek kadar, demokratik sivil toplum güçlerinin de yaşadığı bu yetersizlikleri tespit edip gidermek, çözümün gelişimi açısından önemli olmaktadır.
Devlet cephesinden ise sorunu terör sorunu olarak ele alma vardır. Sorunun tanımını terör sorunu olarak koyduğu için, sorunun demokratik çözümünü geliştirmek yerine, sorunun çözümüne savaş ve şiddet uygulamaları ile yönelme devam etmektedir. Türk devleti, Kürt halkının son derece demokratik, siyasi, sosyal ve kültürel hak mücadelesine, bu güne kadar inkar ve imha politikaları ile yöneldi. Devlet imha ve inkar politikaları ile sorunun çözümüne dair hiçbir gelişme elde edemedi. Tersine inkar ettikçe Kürtler daha fazla “biz varız ve buradayız” dedi. Hem özgürlük hareketimize hem de sivil halka imha temelinde yöneldikçe “Kürtler, bizi yok edemezsin, biz gün geçtikçe özgürlük cephesinde daha da çoğalırız” dediler. Bu karşılıklı birbirini besleyen siyasi mesajlardan devlet hiçbir sonuç çıkarmamış olacak ki, son dönemde Kürtlere imha temelindeki yönelimlerini ve bu eksendeki savaş şiddet stratejisini daha da güçlendirme arayışlarına girdi.
Ordunun hükümet üzerinde oluşturduğu baskı sonucunda, AKP hükümeti TBMM’den güneye operasyon tezkeresi çıkardı. Tezkere ardından ABD ve bölge devletleriyle hızlı bir diplomasi faaliyeti yürüttü. Yürüttüğü bu yoğun diplomasi ardından, ABD ve sırtını ABD’ye dayayan Irak hükümetinden, anlık istihbarat desteğini almış görünüyor. Basına yansıdığı kadarıyla güney Kürdistan ve Kandil üzerinde durmadan istihbarat toplama çalışması yürütülüyor. Peki, ABD’nin Türk devletine vereceği istihbaratla elde edilen ne olacak? Kürt Özgürlük Hareketinin imhası mı? Kürt Özgürlük Hareketinin imhası mümkün olmadığı gibi, imhası halinde Kürt sorunu çözülmüş mü olacak?
Kuşkusuz bunların hiç biri olmayacak. Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketini imha etmesi mümkün değildir. Lider kadrolarının teslim alınması da mümkün değildir. Nitekim bir hareketin lider kadrosundan bir iki kişinin ele geçirilmesi ile de bir hareketi bitirmek asla mümkün değildir. Bunlar sadece havanda su dövme yöntemleridir. Kürt Özgürlük hareketinin genişleyip karmaşıklaşan demokratik yapısı, her türlü imha savaşına karşı kendisini yaşatabilecek ve varlığını katlayarak sürdürecek bir nitelik kazandırmıştır. Demokratik karakteri, hareketin her an her yerde her türlü insiyatifle hareket etme kabiliyetini sağlamaktadır. Dolayısıyla her zaman olduğu gibi özellikle de son süreçte gündemleştirilen “bitirme operasyonlarının” sonuç alacağını beklemek, tabiri caizse ham hayal gibi bir şeydir. Peki, Türk devleti ve ordusu bunu bilmiyor mu? Aslında biliyor. Çünkü geçmişte yaptıkları birçok sonuçsuz deneme var. Buna rağmen aynı savaş ve şiddet stratejisini sürdürmedeki ısrarını, ancak bir “akıl tutulması” ile tanımlayabilmek mümkün.
Çağımızın ortaya çıkardığı bilimsel, tekniksel ve zihinsel koşullara rağmen, sorunları hala savaş ve şiddet yöntemleriyle çözmeye çalışan bir güç, “akıl gücünü “ yitirmiş veya devre dışına itmiş demektir. Savaş ve şiddet yöntemleri, ortaçağlardan Türk devletine miras kalmış ilkel yöntemlerdir. Bilim çağının temel çözüm yöntemleri ise aklın nimetlerini kullanan yöntemlerdir. Ancak Türk devleti çağa giriş yapamamış olacak ki, aklın nimetlerini, sorunlarını çözmede kullanmıyor. Dolayısıyla Türk devleti, hala akıl ve bilimle yeterince tanışmamış, ya da çağın zorlamasıyla da olsa, tanışmışsa bile bundan hoşlanmamış bir ülke.
Savaş ve şiddet sarmalının asıl ayağı ise toplum içerisinde yürütülüyor. Türk halkı Kürt halkına karşı saldırtılıyor. Ordu ve devlet destekli, ırkçı, milliyetçi akım, halkları birbirine karşı kışkırtıyor ve saldırtıyor. Kürt halkının siyasi partisi olarak kabul ettiği DTP büroları yine bazı Kürt demokratik kurumları her gün silahlı saldırıya uğruyor. Kürt halkı kahvehanelerde, Kürt gençleri okudukları okullarda, sokaklarda ve meydanlarda her gün linç edilmeye çalışılıyor. Daha Türklüğün, Kürtlüğün, kardeşliğin ve düşmanlığın ne olduğunu bilmeyen ilkokul öğrencileri bile öğretmenlerinden aldıkları talimat üzerine sokakta yürütülüyor.
Tüm Kürtlerin gözlerinin ve yüreğinin her çarşamba İmralı da olduğu biliniyor. Çünkü Kürt halkının kalbi İmralı da atıyor. Kürtler kalbinin sesini duymak istiyor. Kürt halk Önderi Reber APO’nun sağlığından ve yaşamından herkes endişe duyuyor. Çünkü her gün zehirlenmenin devam ettiğini biliyor. Kürt halkının bu hassas bekleyişi karşısında her çarşamba olduğu gibi Reber Apo'nun avukatları müvekkilleri ile olağan ve hukuki görüşmelerini yapmak üzere gemliğe gidiyor. Ama hukuki işleri için her Çarşamba Gemlik yolunda olan avukatları son haftalarda, adeta hastalık virüsü gibi yayılan linç grupları karşılıyor. Bu grupların eliyle, avukatlar şahsında Reber Apo’ya saldırmak isteniyor. Ve Kürtler bu ürkütücü tablo karşısında “edi bese” (artık yeter) diyor.
Korkunç bir akım. Toplum sağlığı açısından korkunç bir vaka. Türk ordusunun ve devletinin kışkırttığı bu şiddet ve ırkçı, milliyetçi dalgaya karşı Kürtlerde de milliyetçilik dalgası gelişirse, daha doğrusu dirilirse ne olacak? İşte toplumsal savaş dediğimiz olay tamda bu zeminde boy verir. Bugüne kadar birbiriyle yaşamaya alışmış her iki halk günlük olarak sokakta çarpışmaya başlar. Karşılıklı linç olayları gelişir. Toplumda uzlaşı zemini kalmaz. Komşu komşuya düşman kesilir. Beraber okuyan beraber çalışan beraber kazanan ve beraber yaşayan insanlar birden bire aslında kendilerinin de anlayamadıkları bir düşmanlık ilişkisi içerisine girer. Birbirine küfürle başlar, birbirini öldürmeye varır. Bunun örnekleri geçmişte lokal biçimlerde gelişiyordu. Ancak şimdi bir bütün toplumun metabolizmasına enjekte ediliyor. Yani lokal bölgelerdeki şiddetçi, ırkçı, milliyetçi virüs, tüm toplumsal metabolizmayı ele geçirmeye çalışıyor. Bu toplumsal açıdan korkunç, ahlaki açıdan çirkin, yasal açıdan terördür.
Türkiye’de yaşayan halklara enjekte edilmeye çalışılan bu şiddetçi, ırkçı, milliyetçi hastalık da Türkiye’ye, batı dünyasının geçmiş çağlarında yaşadıkları pratiklerden miras kalma bir hastalık. Kapitalizmin ilkel aşamasındaki argümanlardan arta kalan versiyonlardır. Hitler ve Musolini’den Türk devletine kalan ideolojik artıklardır. Bu zihniyet; bir ırkı başka bir ırkın, bir halkı başka bir halkın, bir cinsi başka bir cinsin karşısına diken ve daha akıl çağına girmemiş insanların rağbet ettiği erkek egemenlikli, militarist, ırkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi bir zihniyetin mirasıdır. Irkçılık, milliyetçilik akımları da konunun başında işlediğimiz, savaşçı, şiddetçi, cinsiyetçi ve tahakkümcü erkeklik zihniyetinden ve kültüründen kaynaklanmaktadır. Bunun 20. yy. la sarkan modern devlet, ulus devlet anlayışına sarkan yanları ve artıklarıdır. Bu argümanlar, toplumun öz dokusunda yoktur. Savaş, şiddet ve devlet iktidar hamurunda bulunan bu hastalık, ancak devlet ve orduya rağmen gelişecek bir demokratik toplum hareketi ile giderilebilir. Bunun için; Türkiye ve Kürdistan’da bulunan tüm sivil toplum örgütlerinin, yine aydın ve demokrat çevrelerin bu “akıl tutulması” karşısında uyandırıcı bir rol oynaması gerekmektedir. Nasıl ki, her Kürt’ten “bir demokrat Türküm” demesi bekleniyorsa, her Türk’ten de “ben demokrat bir Kürdüm” demesi beklenmektedir. Türkiye’de her Türk aynı zamanda bir Kürt, bir Ermeni, bir Laz, Çerkez olamazsa, her Kürt’te bir Türk olamaz. Bunun için asıl demokratik seslerin, barış ve kardeşlik seslerinin Türkiye demokratlarından gelmesi gerekmektedir. Kürt halkı, hareketi ile beraber savaş ve şiddet ortamının sona ermesi, kanın durması ve ölme ve öldürme felsefesinin sona ermesi için yapabileceği her şeyi yaptı. Hala yapıyor. Ama Türkiye cephesinde sözde en demokrat sayılabilecek, aydın sayılabilecek bazı kesimler bile, Türk devletinin yaydığı; ırkçı, milliyetçi dalgaya akıl almaz bir şekilde kapılabiliyor ve bütün aydın demokrat aklını ve yüreğini bir yana bırakabiliyor. Adeta kendisini devletin savaş ve şiddet felsefesinin hakim gücü karşısında ispatlama gereğini duyuyor. Ezik büzük duruyor. Aklı tutulmuş bir devlet gücü karşısında aydın ve demokratik çevrelerin ezik büzük durması, tarihin af edemeyeceği bir duruştur. Demokrasi, ezik bir duruşla değil, güçlü dimdik mücadeleci bir duruşla elde edilir ancak. Kaldı ki; toplumun kabul görmediği bir devlet ve iktidarın var olma gerekçeleri neler olacak ki. Güçlü, korkusuz ve cesur bir demokratik duruşa rağmen, devlet militarizminin, ırkçılığının, milliyetçiliğinin ve cinsiyetçiliğinin ayakta kalması ve kendinde diretmesi mümkün değildir.
Sonuç olarak cinsiyetçi toplumun kadına uyguladığı şiddet ile Türk devletinin Kürt sorununa yaklaşımı aynı oranda erkek egemenlikli. Çözümü tahakküm yöntemlerinde görmekte. Türk devleti bu güne kadar erkek egemenliğinin tüm tahakkümcülüğünü Kürt halkı üzerinde denedi. Sorunu sürekli erkek tahakkümcülüğünün savaş ve şiddet yollarıyla çözmeye, daha doğrusu çözümsüzlüğe sürüklemeye çalıştı. Ancak çağımız erkekliğinin simgesi haline gelen devletçi mantığın, bu tahakkümcü yöntemleriyle, bir halkın demokratik taleplerinin karşılık bulamayacağı açık. Erkek egemenlikli zihniyet, günümüz devletçi, iktidarcı, tahakkümcü ve şiddetçi egemen siyaset alanının temel taşlarını döşemiştir. Irkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik ideolojilerini bu egemen eril zihniyet şekillendirmiştir. Türk devlet siyasetine de damgasını vuran bu erkek egemen zihniyettir. Eril zihniyetin eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi üretemeyeceğini, erkek egemen düzlemde gerçekleşmiş olan tarih bizlere göstermiştir. Erkek egemenlikli zihniyet eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği sağlasaydı, Fransız devriminin üzerinden gerçekleştiği bu argümanlar, bu gün tüm dünyada hayat bulurdu. Demek ki, büyük bedeller karşılığında yürütülmüş olan toplumsal mücadeleler tarihinin bir yerlerinde eksik kalan bir şeyler var. Demek ki, toplumsal mücadele süreçlerine kadının dişil, insani ve ahlaki zihniyetinin yansıyışı eksik kalmıştır.
Dolayısıyla demokratikleşme ve sorunların demokratik çözümü için dişil bir zihniyete ihtiyaç bulunmaktadır. Irkçılık, milliyetçiliğe karşı analarımızın bize aşılamaya çalıştığı kardeşlik, savaş ve şiddet yöntemlerine karşı ise yine analarımızın bize öğrettiği barış yöntemlerine ihtiyaç var. Çünkü analık aklı, kadınlık aklı düşmanlaşmaya, savaşmaya ve çatışmaya onay vermez. Demokrasiye, eşitliğe, adalete ve özgürlüğe onay verir. Hiçbir kadının aklı, esir askerlerin analarına geri dönmesine “sevinmedim” demez. Hiçbir ananın aklı Kürt Türk düşmandır demez. Savaş sürsün, ölüm sürsün, kan akmaya devam etsin demez. Dolayısıyla kadınca çözümlerin ırkçı, milliyetçi, militarist yöntemler olmayacağı, savaş, şiddet ve askeri operasyonlara pirim vermeyeceği açık. Demokratikleşme için kadının demokratik aklına, demokratik zihniyet ve kardeşçe yaşam kültürüne, yine bu zihniyet ve kültürü şekillendiren, duygularına ve sezgilerine ihtiyaç bulunmaktadır.
Türkiye’deki kadın hareketlerinin ve çeşitli feminist çevrelerin bu anlamda, Kürt sorununun demokrasi ve barış yöntemleri ile çözümü için üzerlerine düşen kadınca sorumluluklarını yerine getirmeleri beklenmektedir. Çünkü halklara karşı uygulanan şiddet ile kadına karşı uygulanan savaş ve şiddetin birbirinden hiçbir farkı yoktur. Birbirinin versiyonlarıdır. Birbirini beslemekte ve şiddetin toplumda hem kadına karşı hem de halklara karşı, diğer toplumsal kesimlere karşı yükselmesini sağlamaktadır. Halklar da ya da diğer toplumsal kesimler de adeta kadın yerine konarak, devletin ve ordunun erkeksi şiddetine maruz kalmaktadırlar. Bu anlamda sadece kadına karşı değil, toplumdaki herkese karşı uygulanan şiddete hayır demenin günü gelmiştir. Türkiye’de kadınlardan sonra en çok şiddete maruz kalan Kürt halkına karşı uygulanan savaş ve şiddete karşı da hep beraber hayır demenin günü gelmiştir. Kadının özü; din, dil, ırk, etnik köken ve siyasal sınırları tanımaz. Kadının “yazısız tarihinin” bize öğrettiği bu gerçekten yola çıkarak, Kürt ve Türk kadınlarını, Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin gelişmesine öncülük etmeye çağırıyorum. Gelin hep beraber savaşsız, şiddetsiz, demokratik, ekolojik ve cinslerin özgürlüğüne dayalı bir toplum için hep beraber mücadele edelim! Çünkü şiddeti yenmenin tek garantisi, dişil zihniyeti ve kardeşçe yaşam kültürünün güncelleştirilmesidir. Bunun için de gelin, şiddete karşı dişil zihniyeti güncelleştirelim!
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır