DEĞERLENDİRMELER
CİNSELLİK BATAĞINDA BOĞULAN NAMUS

Zilar Sterk

Kadın insanın toplumsallaşmasını yaratan, insanın insan olmasını sağlayan cinstir. Marks; insanı insan yapanın, toplumsallaşmayı yaratanın emek olduğunu söyler. Ancak insanın insanlaşmasına yol açan ilk toplumsal emeğin kaynağına inmez. İlk toplumsallaşan insan kadındır. Anadır.
Doğada tüm canlıların devamlılığını sağlamalarının üç temel ilkesi vardır. Bu ilkeler; çoğalma, beslenme ve korunma ilkeleridir. Çoğalma ilkesi türün devamını sağlaması ve varlığını sürdürmesi için en başat ilkedir. Çoğalma gerçekleştikten sonra çoğalan canlının beslenme ve korunma, savunma ihtiyacı ortaya çıkar. Yani biri diğerlerini koşullar.
Canlılar aleminin kendi içinde çeşitli çoğalma biçimleri vardır. Tek hücreli canlılar hücre çekirdeğinin ortasından ikiye bölünerek çoğalırlar. Çok hücreli canlılar ise dişi ve eril olanların birleşmesi ve döllenme yoluyla çoğalırlar. Döllenme yoluyla çoğalan çok hücreli canlılar da kendi aralarında çoğalma biçimlerine göre ayrışırlar. Yumurtlayarak çoğalma ve doğurarak çoğalma biçiminde ayrışırlar. Kanatlı türler, sürüngenler, solungaçlılar daha çok yumurtlayarak çoğalırlar. Memeliler ise doğurarak çoğalırlar. İnsan da memeliler içinde en gelişkin canlı türüdür. Memelilerin çoğalması; eril ile dişinin birleşerek döllenmesi ve belli bir gebelik süreci ardından dişinin doğurması ve doğurduğu yavruyu emzirmesi süreçlerinden oluşur. İnsan dişisi de tıpkı bir koyun, keçi, inek gibi döllenme ve gebelik süreci ardından yavrusunu doğurarak çoğalır ve doğum sonrası da yavrusunu emzirir. Farkı nedir o zaman? Yani biyolojisi birbirine çok benzeyen hayvanlarla insanların birbirinden en temel farkı nedir? Madem koyun, keçi, inek vb memeli hayvanlar da insanlar gibi döllenerek, doğurarak çoğalıyorsa o zaman onlar neden akıllı varlıklara dönüşmediler? İnsanı bu kendi kategorisindeki memeli hayvanlarla farklılaştıran, akıllı varlıklar haline getiren en temel neden neydi?
İnsanı diğer memelilerden farklılaştıran ve akıllı bir varlık kılan temel etmen toplumsallaşmasıdır. Peki neden insan toplumsallaştı da diğer memeliler toplumsallaşamadılar?
Dikkat edilirse diğer memeliler yavrularını doğururken, yeni doğan yavru hemen ayağa kalkar ve yürür. Ya da birkaç günlük aradan sonra bu özelliklerine hemen kavuşur. Doğaya ve iklimsel değişikliklere karşı koruma amacıyla doğa kendisine ona uygun dayanıklı bir deri veya tüylerle kaplı kürkler vermiştir. Sert toprakta, taşta, kayada yürüyebilmesi için oldukça sert ve dayanıklı tırnaklar vermiştir. Yırtıcılara karşı kendini savunması için ona uygun diş yapısı vermiştir. Memeli olmayanlara ise yine yırtıcılara karşı kendisini savunabileceği sivri gagalar, keskin pençeler, oradan uzaklaşmak için kaçabilmek için kanatlar vermiştir.
İnsan yavrusuna bakıyoruz tam tersine oldukça savunmasız bir biçimde doğmaktadır. İnsan yavrusunun kendisini anne sütü dışında besleyebilmesi için yine koruyabilmesi için aklını kullanması gerekmektedir. Çünkü doğarken ne bir gagası, ne bir kanadı, ne sert tırnakları ne onu soğuktan ve sıcaklardan koruyacak kalın, dayanıklı bir derisi ve kürkü vardır. İnsan yavrusu yeni doğduğunda bunlara sahip olmadığı gibi bunların yerine bedeni dışında araç gereçlerini geliştirebileceği bir akıl yapısı da henüz gelişkin değildir. Anne sütü dışında doğadan beslenmesi için dişleri de yoktur. Kendisine yiyecek bulabilmesi için doğada dolaşabileceği, tehlikeler karşısında kaçabileceği, ayakları üzerinde durabilme ve yürüyüp koşabilme kabiliyeti de yoktur. Dolayısıyla insan yavrusu biyolojik evrimini tamamlamadan doğar anasından. Anne adeta yavrunun doğarken eksik kalan biyolojisini tamamlayan bir role sahiptir. Yavrunun doğarkenki; dişsizliği, ayakta kalıp yürüme kabiliyetinden yoksunluğu, kendini savunma, kendini koruma kabiliyetinden yoksunluğu ve henüz gelişkin olmayan aklın yetersizliğini onu doğuran anası tamamlar. Anneye oldukça muhtaç bir durumda doğar insan yavrusu. -Baba annenin bu rolünü oynayabilir mi peki? İlk etapta oynayamaz. Çünkü baba ananın doğurduğu yavruyu emzirme yeteneğine sahip değildir. Gebelik, doğurma ve emzirme süreçleri kadına özgür biyolojik farklılıklardır-
Yavrunun anaya muhtaç olma süreci ise insan yavrusu için diğer memeli hayvanlardan oldukça uzun bir süreçtir. İnsan yavrusu doğduktan sonra temel var olma ilkesi olan beslenme ihtiyacını anasının sütünü emerek karşılar. Çünkü insan yavrusu yeni doğduğunda sindirim sistemi ana sütü dışında başka bir şeyle beslenmeye el verişli değildir. Emzirme süreci ardından da anasının pişirip hazırlayacağı yiyeceklerle beslenebilir ancak. Kendisi bu ihtiyacını karşılayacak yetenekte değildir. Bir başka memelinin yavrusu ise kısa bir emzirme sürecinden sonra etçil veya otçul olarak çiğ doğadan beslenir. İnsan yavrusunun kendi ayağı üzerinde durup yürümeye başlaması iki yılı alır. Yine insan yavrusunun kemik gelişimi 18 ile 21 yaş arasında tamamlanır. 32 dişini tamamlaması, boyunun yeterince uzaması, sindirim sisteminin, sinir sisteminin, beyin sisteminin gelişimi yaklaşık 18 ile 21 yaş arasında tamamlanır. İnsan yavrusunun tüm bu gelişim süreçlerini tamamlaması süreci kendisi dışında birilerinin bakımına ihtiyaç duyduğu süreçler olmaktadır. İnsan yavrusunun bu uzun süren gelişim süreci boyunca bakımını üstlenen varlık ise onu doğuran anası olmuştur. Dikkat edilirse diğer memelilerin gelişimlerini tamamlama süreçleri çok daha kısadır.
İnsan yavrusunun bakıma muhtaç olduğu bu gelişim sürecinin harcamayı gerektiren emeğini ise onu doğuran anası harcar. Ananın hem gebelik süreci boyunca yavrusunu karnında taşıdığı süreç, hem doğum sonrası kucağında taşıdığı emzirme süreci hem de daha sonraki daha gelişkin uzun bakım süreci boyunca yavrusu ile arasında önemli bir ilişki düzeyi vardır. Ana ile yavrusu arasındaki bu ilişki düzeyi insanı insanlaştıran ve toplumsallaştıran bir gelişim ve büyüme sürecidir. Anayla yavrusu arasındaki bu dolaysız direk ilişki oldukça duygusal bir ilişkidir. İnsanı insanlaştıran ilk toplumsal ilişki, anayla yavrusu arasındaki ilişkidir. Bu ilişkide ilk toplumsal emek vardır. Anayla yavrusu arasındaki ilişkide, bir canlı varlığın ilk kez kendisinin dışında bir başka canlı varlığı da sahiplenme, koruma, besleme, savunma ve kendi tecrübelerini aktarma gibi toplumsallığa yol açan duygu ve düşüncesi oluşmaktadır. Yani ilk toplumsallaştıran duygu ve düşüncelerin ortaya çıkması ana ile yavrusu arasındaki ilişkiden ortaya çıkmıştır.
Evet, toplumsallaşma emeğe dayalı olarak gelişmiştir. Ancak bu ilk toplumsallaştıran emek, ananın doğurduğu yavrusunu yaşatmak, büyütmek, korumak ve savunmak için harcadığı emektir. Yani analık emeğidir. Kadın emeğidir. Karnında taşımak, doğurmak, emzirmek, bakmak, büyütmek, eğitmek gibi insani eylemler, insan duygusunu, aklını ve toplumsal yaşam tarzını geliştiren eylemler olmuştur. Bu eylemlerin hepsi de büyük emekler gerektirir. Dolayısıyla ilk toplumsallaştıran emek analık emeğidir. Ana ile çocuk arasındaki duygulara dayalı ilişki giderek analar arasındaki duygusal ilişkilere ve anaların hem çocuklarıyla hem de birbirleri ile olan ilişkileri giderek topluluklar biçimindeki örgütlenmelere yol açmıştır. Anaların doğurduğu çocuklarıyla birlikte oluşturdukları toplulukların kendi iç yaşam düzenini geliştirme ihtiyacı ise toplumsal yaşamı düzenleme bilincini geliştirmiştir. Toplumsal yaşamını düzenleme bilinci ise organize olmayı, yasa oluşturmayı, örgütlü yaşam bilincini, kolektif toplum ruhunu, kolektif toplum gücünü, örgütlü toplum gücünü ortaya çıkarmıştır.
Analığın yol açtığı tüm bu gelişmeler insanın ilk akıl biçiminin karakterinin kadın eksenli, kadın merkezli olduğunu ortaya koymaktadır. Kadında ortaya çıkan bu ilk zeka biçimi, ilk düşünüş ve bilinç biçimi, ilk akıl biçimi duygusal bir akıl biçimidir, duygusal zeka ağırlıklıdır. Giderek duygusal zekanın, toplumsal ihtiyaçların karşılanması için analitik zekaya da evrimle düzeyini geliştirmiştir. Kadının bu ilk süreçlerde duygusallıkla beraber giderek analitik yanlar da kazanması o dönemin doğal toplumundaki ve sonrasındaki neolitik toplum sürecindeki zeka biçiminin duygusallık ile analitikliğin optimal bir denge içinde yürüdüğünü ortaya koymaktadır. Organik doğal toplumun ve ardından gelişen neolitik tarım ve köy toplumunun uzayan ömrü bu duygusal ve analitik dengenin damgasını vurduğu zihniyet yapısına borçludur. Hem organik doğal toplumda hem de neolitik tarım ve köy toplumunda şiddetin, savaşın, sömürünün, haksızlığın, gaspın, düşmanlığın olmamasının nedeni bu zihniyet yapısından ileri gelir. Bu zihniyet yapısının şekillendirdiği ve adı konmamış ahlaki yapısından ileri gelir.
Kadın eksenli bu toplumsal süreçlerin en belirgin ilkesi canlıcılık ilkesidir. İnsan canlı doğanın bir parçası olarak görülür ve doğa da insan gibi duyumsayabilen, sezebilen, his edebilen, sevebilen, düşünebilen bir varlık olarak görülür. Doğaya insanın hükmedebileceği bir alan, bir nesneler toplamı olarak bakılmaz. Doğa, toprak ve kadın birbiriyle o denli bütünlüklü ele alınır ki, hepsi birer ana olarak görülür. Tabiat Ana imgesi, buradaki zihniyetin temel karakterini oluşturur. Ve her şeye yaşam verdiği için kutsanır. Zarar vermek o dönem insanının aklından bile geçmez. Bu bir tür doğal insanın ahlaki yapısıdır. Doğaya zarar vermediği gibi doğanın birer parçası olan insana ve hayvanlara da zarar vermezler. Doğaya ve doğanın parçası olarak görülen insan, hayvan, toprak gibi varlıklara zarar vermek suç sayılır. Bu varlıkların hepsi de korunur, geliştirilir ve eğitilir, evcilleştirilir. Ürün vermeleri sağlanır. Ölme ve öldürme biçimleri yoktur. Ölüm de yaşam da her şey doğal evrimi içinde gelişir ve dönüşür. İnsan aklı da bu evrimsel gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve zararlı hale gelmesinden sakınılır. Bu sakınma ilk toplumsal yasaları, yani ilk toplumsal ahlakı geliştirir. İlk toplumsal ahlak; sevgi, şefkat, koruma, geliştirme, adalet, eşitlik ve bunları gerçekleştiren analık emeğine saygı temelinde gelişir. Mal, mülk, yalan, hırsızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, kin, nefret ve gasp yoktur bu toplumsal ahlakın yapısında. Kadın eksenli, ana eksenli bir ahlaktır bu ilk ahlak biçimi. Toplumsal değerler bu ahlaki yapıdan doğar ve toplum yaşamının günlük düşünüşüne, davranışına, diline şekil verir.
Önderliğimizin de dikkat çektiği nomos, Yunancada yasa anlamında kullanılmış. Günümüz toplumunun diline namus olarak geçmiştir. Nomos yasa demek. Yasa ve yasalar bir topluluğun veya toplumun yaşamını düzenler. İlla da günümüzde olduğu gibi yazılı olmayı gerektirmez. Toplumun ortak bilinç ve vicdanı olarak ahlak yasaları da vardır. Yaşamın düzenlenmesi için gerekli yasaların oluşturulması ilk toplumsallaşma ile başlar. İnsanlığın ilk yasaları ana klanında ana tarafından oluşturulmuştur. Analar, doğurdukları çocukların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan uyarıcılığı bir tür eğitim olarak yaparlar ve çocuklarının daha iyi ve tehlikelere karşı korunabilmeleri için çeşitli gerekli yasaları oluşturur ve öğretirler. ‘Ateşe dokunma yakar, suya girme boğulursun, yalan söyleme, hırsızlık yapma, haksızlık yapma başkasına zarar verir, paylaşmayı bil diğerinin de senin gibi ihtiyacı var, birlikte ortak hareket et yoksa tehlikelere güç getiremezsin, bir davranışı veya bir sözü yapmadan ve söylemeden önce başkası senin için yaparsa ve söylerse ne his edersin vs gibi’… Ana kadın, doğal toplumun ve neolitik toplumun yasa koyucu gücüdür. Ana kadın bu dönemlerde yasa koyucu gücünü, toplumu yaratmadaki emeğinden ve toplumsal üretimdeki belirleyici rolünden alır. Yaşamı yavruları şahsında yaratan, yaşamın sürdürülmesi için gerekli şeyleri de üreten ana kadındır. İnsanı doğuran ve büyüten kadınsa o zaman doğurduğu ve büyüttüğü varlığın yaşamını düzenleyen ve belirleyen de kadın olmalıydı ve olan da buydu.
Ananın koyduğu en temel yasalar, yaşamı sürdürülebilir kılan yasalardı. En temel yasa, kolektif emek ile yaratılan kolektif değerlerin ve ürünlerin eşit düzeyde paylaştırılması yasasıydı. Toplumun beslenme, barınma, korunma ihtiyacını kolektif emeğe dayalı olarak eşitçe gideren ve paylaştıran yasaydı. Ekonomi olarak kavramlaştırabiliriz bu yasayı. Ekonomi de eko-nomos tan gelmektedir. Eko Yunanca da ev demek, nomos ise yasa demek. Eko-nomos ev yasası demek oluyor (kaynak: siyaset felsefesi). Yani evin ve evde yaşayanların ihtiyaçlarını karşılayan yasa demek oluyor. Doğal toplumun veya neolitik toplumun yaşamı sürdürme yasası, Yunancada ev yasası, ev ekonomisi olarak evin düzenini oluşturan yasa olarak kavramlaştırılmıştır. Toplumun daha küçük evlere, ailelere bölündüğü bir süreçtir sonraki süreç. Ondan önce toplum yasasıdır. İlk süreçler toplumun sonraki süreçlerde ise evin ve ev halkının ihtiyaçlarını karşılayan özne ise anadır, kadındır. Toplumun ve ev halkının beslenme, giyinme, korunma, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayan kadındır. Ana, ilkin toplum içi sonra da ev içi yaşamı düzenlediği için toplumun ve evin yasasını oluşturduğu için söz hakkı öncelikle ananındır kadınındır o dönemler açısından. Soy zinciri bile buna göre yani anaya göre ananın klanına göre belirlenir ve sürdürülür. Sonra ne olur?
Daha sonra avcılık kültüründen gelip ananın yaptığı sözleşmeler çerçevesinde topluma dahil olan avcılık pratiği içinde kurnazlaşmış erkek, ananın toplumsal ihtiyaçlar için biriktirdiği ürünleri ve değerleri ele geçirir ve tekeline alır. Tekelcilik anlayışını geliştirir. Tekelcilik tefeciliği de geliştirir. Tekeline aldığı toplumsal emeği ve yarattığı üretimi ve değerleri kar karşılığında satmayı geliştirir. Tefecilik kültürünü geliştirir. Tefecilik, ahlakın zayıfladığı yerde gelişir. Erkeğin yarattığı tekelci ve tefeci kültür, daha önceki neolitik kültür ve ahlakını büyük oranda tahrip eder ve çeşitli biçimlerde ahlaksızlığı geliştirir. Toplumun kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere ürettiği birikimi ele geçiren ve avcılıktan aldığı bütün kurnazlıkları kullanan erkek, toplumsal düzenin adeta altını üstüne getirir. Bu alt üst oluş, Enki şahsında kurnaz erkeğin kadının biriktirdiği ürünleri ve değerleri çalması ile başlar. Büyük çatışmalı süreçlerin ardından kurnaz Marduk şahsında erkek, kadının kendisini de ele geçirir, düşürür ve mülkiyetine alır. Kendisini sahip konumuna kadını ise sahip olunan meta konumuna getirir. Bu dönemde gelişen ataerkil zihniyet ve sistemi, kadının yasa koyucu rolünü ve misyonunu kendi tekeline, kendi mülkiyetine alır. Kadına bir şey bırakmaz. Kurnaz erkek kadının değerleri ile birlikte kadının bedenini, cinselliğini, iradesini, duygusunu, düşüncesini, yasasını her şeyini elinden alır. Kadının gücünü elinden alır. Haksız kazanç ve emek gaspını geliştirir. En başta da kadının emeğini, bedenini, cinselliğini gasp eder. Erkeğin sahip olduğu evin, çocukların, kocanın ve kocanın ailesinin hizmetini hiçbir maddi ve manevi karşılık beklemeksizin yapar. Erkeğin sahip olduğu ev ve aile kurumlaşması, kadın emeğinin gaspı üzerinden gelişir. Kadın, erkeğin yuvasını ayakta tutan karşılıksız emek deposu gibidir. Bıkmadan, usanmadan, sıkılmadan, karşılık beklemeden, kendisine kader belleyerek ölünceye kadar erkeğin bu hizmetini yapması beklenir. Böyle yapmak zorundadır da başka türlü yaşam sansı bırakılmamıştır zaten. Mutfak hizmeti, temizlik hizmeti, üzerinde artık söz sahibi olamadığı çocukların bakıcılık hizmeti ve en kötüsü de cinsellik hizmetidir. Bunların kadın ruhunda, dünyasında, düşüncesinde en ağır yaralar açanı ise erkeğin cinsel hizmetçiliğidir. Karılaştırılan kadın, ev içinde erkeğin cinsel metası, cinsel hizmetçisidir. Kocanın her istediği zaman her türlü hizmetine koştuğu gibi cinsel hizmetine de koşmalıdır. Bunun da günümüz literatüründe adı NAMUS olmaktadır. NAMUS, erkeğin kadını olarak tanımlanmıştır. Geçmişin nomosu, erkek egemen sistemde erkeğin meşru bir biçimde sahibi olduğu kadının bedeni ve cinselliği olmuştur. Erkeğin özellerinin başında gelir. Başkasının dokunamayacağı, dokunması halinde yaşamların söndürüleceği en özel alanıdır. En mikro dokunulmazlıkların olduğu alandır bu alan. Dolayısıyla kadına kendisine dair, varlığına dair, duygu düşünce ve ruhuna dair yine bedenine dair geriye bir şey bırakılmaz. Kadının nomosları olan toplum yasaları elinden alınır. Artık yasayı koyan erkektir. Toplumda kadın işi olan ekonomi yani eko-nomos artık kadının değil erkeğin tekeline girer. Kamusal yasalar ile ev yasaları artık birbirinden koparılır. Ev alanı kadının kapatıldığı ve ömrü boyunca mahkum bırakıldığı özel alan olur. Özel alan, evin dört duvarından oluşan kadın zindanı, kadın kafesi olarak kamusal alandan koparılır. Kadının yasa koyucu gücü zayıfladıkça, elinden alındıkça erkek, kendi kamusal yasalarını oluşturur. El değiştiren bu yasaların başında ise ekonomi gelir. Ekonomi; toplumun ihtiyaçlarının kolektif emekle eşitlikçi dağılım biçiminde ana tarafından düzenlenmiş karakteri artık emek gaspı ve sömürüsü üzerinden erkek tekelinde gelişir. Erkek egemen zihniyet ve sisteminin ekonomi anlayışı; haksız kazanç sağlamaya dönük, başkalarının emeği üzerinden rant ve kar elde etmeye dayalı sınıflaştırıcı bir ekonomi anlayışını geliştirir. Adına da ekonomi politiği veya iktisat bilimi denmeye başlanır. Ekonomi politik veya iktisat bilimi ile ev yasası ile toplumsal üretim birbirinden koparılır. Eko-nomos ev yasası olmaktan çıkarılır. Ekonomi politika ile kent yönetimleri, sonrasında ise devlet yönetimi işleri iç içe geçer. Bundan sonra ev ve toplum yasası olan ekonomi, ekonomi politiğe dönüştürülerek kent yasasına, devlet yasasına dönüştürülür. Tüm ekonomik hizmetler devlet için verilir. Devlet tekelciliği geliştirilir. Ekonominin toplum için olan yanı kalmaz, her şey devletin büyütülmesi, erkin güçlenmesi ve merkezileşmesi için kullanılır. Topluma sadece artıkları verilir. Toplum kendi harcadığı emekle yaratmış olduğu ürünlerden yararlanamaz. Adeta karın tokluğuna çalışmaya zorunlu bırakılır. Emeğini egemen sınıf erkeklerine veya devlete satmak zorunda bırakılır. Toplum yasası diye, ev yasası diye bir şey kalmaz geriye. Evde kalan tek sermaye kadının ev içi hizmette kullandığı karşılıksız emeği ve erkeğe sunmak zorunda kaldığı cinselliğidir. Artık günümüze kadar ekonomi; insanların beslenme, barınma ve korunma ihtiyaçları temelinde değil bir kesim erkeğin başkalarının emeği üzerinden kar sağlaması temelinde tanımlanır. Tıpkı analar gibi, kadınlar gibi emekçi kesimler de bu egemen erkek sınıfının zenginleşmesi için durmadan çalıştırılır ve hizmete koşturulur. Ataerkil toplumun yeni düzenini oluşturan kurnaz erkek; kadının en temel toplumsal işi olan ekonomik faaliyetleri, üretim işlerini, üretileni adaletli bir biçimde paylaştırma ve dağıtma faaliyetlerini elinden alır. Kadının elinden çıkan toplumsal üretim ve ekonomi işleri, el değiştirip erkeğin tekeline geçtiğinde, büyük toplumsal düzensizlikler ve dengesizlikler gelişmeye başlar. Toplumun iç dengesi, ekolojik dengesi yani toplumsal ekolojide büyük ve derin bozulmalar ortaya çıkar.
Ataerkil sistemin gelişimiyle toplumsal yapıda yaşanan bu bozulmalar sonucu toplum içerisinde kadına bırakılan tek yer, dört duvardan oluşan ev ortamıdır. Ev hapsidir. Ev içerisinde bile belli başlı sınırlı inisiyatifleri vardır. Ev ortamının tümünde sözü geçmez. Kadının ev ortamında sözünün geçtiği tek alan hizmet alanıdır. Mutfak işleri, temizlik işleri, cinsel işler ve doğurganlık işlevidir. Onun dışında kadına ev içerisinde bile bir şey bırakılmamıştır. O, evde sadece bir hizmetçi, sahibi olan erkeğin çocuklarını doğurma makinesidir. Erkek evin sahibi olduğu için eskiden kadının belirlediği ev yasalarını artık kadın değil erkek oluşturmaktadır. Erkeğin oluşturduğu ev yasası ise kadının bedenini ve cinselliğini tekeline alan, mülküyetine alan NAMUS yasasıdır. Kadının daha önce belirlediği nomosları artık erkeğin NAMUSU biçiminde değiştirilmiştir. Kadının nomosları, toplumun ve evin yaşamını eşitlikçi, adaletçi ve özgürlükçü temelde belirlerken, erkeğin NAMUSU ise sahip olduğu kadının cinselliğine ve bedenine endeksli bir kavram olarak geliştirilmiştir. Ev yasası olan ekonomi yani Yunancadaki eko-nomos, artık erkeğin tekelindeki, mülkiyetindeki kadının cinselliğine indirgenmiş ve NAMUS olarak kavramlaştırılmıştır.
Ana eksenli, kadın eksenli toplumda NAMUS yani NOMOS, büyük bir üretim ahlakı anlamını taşırken, günümüzde sadece kadın cinselliğine ve bedenine indirgenmiş olması günümüz toplumu açısından büyük ahlaki yozlaşmalara yol açmıştır. Kadın bedeni ve cinselliğini denetlemeye odaklı olan ataerkil namus anlayışı, sağlıklı bir toplumun sahip olması gereken ahlakın diğer alanlarını boş bırakmıştır. Erkek egemenlikli sistemin kadın bedeni ve cinselliğine odakladığı namus anlayışı toplum içerisinde yaşanan diğer yozlaşmaları odağına alıp denetleyememektedir. Adeta cinsellik batağında boğdurulmuştur namus veya nomos. Sözde hukuk yasaları geri kalan alanları denetlemektedir. Ancak hukuk devletin tekelinde olan ve devletin çıkarları doğrultusunda düzenlenmiş ve çoğu zaman haksız olan yasalardan oluşturulmaktadır. Toplumun ortak vicdanı olan ahlak ihtiyacını karşılamamaktadır. Devletin hukuk yasaları ile denetlediği alan toplumsal alandır. Ancak toplumsal ahlak daha çok devleti yani toplumun yöneten erki denetlemeye dönük olmalıdır. Ancak günümüz toplumsal ahlakı o denli düşürülmüş ve küçültülmüştür ki, namus adı altında sadece kadının bedenini ve cinselliğini kontrol etme insiyatifi ile sınırlandırılmış ve meşkul edilmiştir. Toplum her an kadın bedeni ve cinselliğini kontrol etmekle uğraşırken, asıl kontrol edilmesi gereken devlet ve iktidar kurumlaşmaları ise toplumdan her şeyi çalıp götürmektedir.
Toplum her iki cinsten oluşur. Ahlak ise toplumun ortak vicdanıdır. Ortak özgürlüğüdür. Özgür yaşamıdır. Şimdi toplumu ikiye ayırıp, bir yarısı olan erkeği diğer yarısı olan kadını namus adı altında kontrol etmekle uğraştırmak nasıl bir ahlak yapısını oluşturabilir ki? Her şeyden önce toplumun tümü bu ahlaki yapıya onay vermediği için bir cins bunun dışında tutulduğu için ve bir cinsin diğer cinsi kontrol etmesine köleleştirmesine dönük olduğu için böyle bir ahlaki yapıya özgürlük ahlakı demek büyük bir yanıltmadır. İkincisi toplumu parçalayıp bir parçası olan erkeği diğer yarısı olan kadını kontrol etmek için meşkul etmek, uğraştırmak ise asıl denetlenmesi ve kontrol edilmesi gereken devlet ve iktidar üzerindeki kontrol gücünü sıfıra düşürmektedir. Ataerkil zihniyet ve sisteminin geliştirdiği ve günümüzde geçerli olan namus anlayışı sadece devlet ve iktidarın kendisini toplumsal denetimin dışında tutması için uzmanca geliştirilmiş bir oyunudur. Tüm toplumun kadını ve erkeği ile bu oyuna gelmiş olması çok acı bir trajedidir. Erkek avucuna tutuşturulan kadına nasıl sahiplik edeceği ile onu nasıl denetleyeceği ile kendi cinsel ve bedeni zevklerini nasıl tatmin edeceğine yoğunlaşırken ve yaşamını bundan ibaret kılarken, devlet ve iktidarın ondan çaldıklarının farkında bile olmamaktadır. Haksız kazancın, emek gaspının, hırsızlığın, dolandırıcılığın, yalancılığın, sömürmenin, sindirmenin, şiddetin temel kaynağı ahlaksız bırakılan toplum gerçeğidir. Özgürlükçü bir ahlakın olduğu yerde devlet ve iktidar sisteminin kendisini yaşatması, sistemleştirmesi ve ayakta tutması mümkün değildir. Bu açıdan ataerkil namus anlayışı, egemenlerin ideolojik bir oyunu olmanın ötesinde başka bir şey değildir. Toplumun en üretken bir yarısı olan kadınları etkisiz ve işlevsiz bırakmanın, toplumu birbirine kırdırtmanın ve birbirine öldürtmenin ve topluma bunları yaptırırken kendisini de lüks içinde haksız kazanç ve emek gaspı üzerinden, talan ve hırsızlık üzerinden, işgal ve soy kırım üzerinden yaşatmanın temel stratejisidir. Dini ideolojiler de kullanılarak bu stratejik oyun tüm topluma kabul ettirilmiştir. Buna direnen öğeler yok edilmiş, katledilmiş veya sindirilmiştir. Ortaçağda buna direnen bilge kadınların CADI olarak teşhir edilip yakılması bunların bu uygulamaların başında gelir. Günümüzde de “cinsel özgürlük” adı altında yine “seks işçiliği” adı altında kadın her gün katledilmektedir. Ortadoğu’da namus adı altında bir erkeğin özel mülkiyetine verilen kadın, batıda cinsel özgürlük ve seks işçiliği adı altında erkeklerin kolektif mülkiyetine verilmektedir. Her halukarda kadın bedeni ve cinselliği üzerinden denetlenen ve yürütülen, yozlaşmış bir toplumsal gerçek söz konusudur. Bu oyun bozulmadan, bu strateji boşa çıkarılmadan toplumsal özgürlüğün sağlanması mümkün değildir. İşte tam da bu nedenle toplumsal özgürlüğün yolu kadın özgürlüğünden geçmektedir ve kadın özgürleşmeden toplum özgürleşemez.
Günlük yaşamın hemen hemen tüm kanunları sömürülen cins olarak kadın etrafında örülmüştür. Yaşamın akışı içerisinde karşısına her an bir tabu olarak namus kanununlarının çıkmadığı bir kadın yoktur. Egemen sistemin gericileşmiş bir tabusu olarak kadına dayatılan namusluluk hali aslında erkek tarafından her gün ihlal edilmektedir. Evde, okulda, iş yerinde, çarşı ve sokaklarda kadının bedenine ve cinselliğine el atan, bu geleneksel namus kanununu bozan yine erkektir. Kadın bedenine, iradesine, duygularına, cinselliğine her an saldıran, bu yönlü konmuş toplumsal tabuları ihlal eden yine erkeğin kendisidir. Bu durum erkeğin yalancılığını ortaya koymaktadır. Kadın bedenini ve cinselliğini bir erkeğin tekelinde gören erkeğin kendisidir bunu bozan, başka bir erkeğin tekelindeki kadının bedeni ve cinselliğine her an saldırı pozisyonu alan, taciz eden tecavüz eden yine aynı erkeğin kendisidir. Kendi eşinin, kızının veya kendisine yakın olan kadınların bedenini ve cinselliğini ölümüne sözde koruma kavgası veren erkeğin yine kendisi başkasının eşine, kızına veya yakınında bulunan kadınlara tersi bir yaklaşım içinde olur. Sonuç itibari ile bu geri yasayı kadına dayatan da ihlal eden de erkeğin kendisidir. Ancak yasayı ihlal eylemini her zaman erkek yapmasına rağmen bu ihlal eyleminin günahı ve cezası yine kadına çıkarılır. Yani her an erkeğin her türlü şiddetine, tacizine, tecavüzüne uğrayan kadın adeta suçu kendisi işlemiş gibi cezalandırılır. Bu ihlalin sebebi adeta kadının yaşamdaki varlığıdır. Yaşamdaki kadın varlığı erkeğin suç işleme potansiyeliymiş gibi ele alınır ve her durumda kadından hesap sorulur. Dayak atılır, hapsedilir, katledilir, intihara sürüklenir, yaşam hakkı elinden alınır.
Biz namusu kadın bedeni ve cinselliği olarak ele almıyoruz ve tek başına bu yaklaşımı mahkum ediyoruz. Namusu; onur, irade, mücadele ve dolayısıyla özgür bir yaşam felsefesi, özgür bir ahlak olarak ele alıyoruz. Dolayısıyla namusu özgürlükle, toplumsal özgürlükle, toplumun ortak vicdanı, özgür vicdanı ile eşdeğerde ele alıyoruz. Kadının namusunu; onuruna, iradesine ve özgürlüğüne sahip çıkma mücadelesi olarak tanımlıyoruz. Bunun için de “ bizler kadınız, kimsenin namusu değiliz, namusumuz özgürlüğümüzdür” diyoruz.
Burada önem kazanan bir konu ise özgürlüğün nasıl algılanması ve tanımlanması gerektiğidir. Özgürlüğe kadın olarak kendi iradi gücümüzle tanım getirmek oldukça hayatidir. Toplumun özgür yaşam ütopyaları hiç sönmemecesine adeta bir meşale gibi hep yanmaya devam etmektedir. Yani toplum oldukça karmaşık ve esnek yapısıyla her zaman diri bir özgürlük arayışı içerisindedir. Toplumların bu özgürlük özlem ve arayışları ve bu temelde belli bedeller karşılığında yürüttükleri mücadeleler vardır. Ancak toplumun özgürlük özlemi ve arayışları topluma egemen olan devletçi, iktidarcı yapılarca yönlendirilir. Özgürlük arayışında olan bir toplumun veya bunun bir parçası olan bir toplumsal kesimin doğru yönlenememesi ciddi sorunlara, çarpıklıklara ve en köleci bir yaşamın bile özgürlük olarak algılanmasına yol açabilecek denli tehlikeli yönlere savrulabilme riski de her zaman vardır.
Kadın dünyanın her yerinde ezilen ve sömürülen bir cins, bir sınıf, bir ulus niteliğindedir. Tüm ezilen ve sömürülen varlıklarda ve kesimlerde olduğu gibi kadının da önemli özgürlük arayışları vardır. Kadındaki bu özgürlük arayışları maalesef egemen erkek zihniyeti ve sistemi tarafından yanlış yönlendirilmektedir. Örneğin kadının en çok arayış içerisinde olduğu yaşlar gençlik yaşlarıdır. Büyük özgürlük arayışı içerisinde olan genç kadınların her an bir egemen erkeğin veya eril devletin ajan kurumlaşmalarının ağına düşmesi her zaman olasıdır ve çoğunlukla da böyledir. Bu açıdan genç kadının ve tüm kadınların kendilerine ait bir gerçek özgürlük tanımı olmalıdır.
Özgürlüğün Batı’daki egemen tanımı kadın için büyük bir tuzaktır. Kapitalist sistemin liberal ideolojisi özgürlüğü; bireyin sınırsızca yapmak istediği her şey olarak tanımlanır. İlk bakışta bireyin sınırsızca yapmak istediği her şey çekici bir tanım olarak gelebilir. Bireyin yapmak istediklerinin sınırlarını çizen ahlaki değerlerdir. Ahlaki değerlerden ve sınırlardan boşaltılmış bir özgürlük anlayışının yol açtığı tehlikeli sonuçların günahını bu gün tüm insanlık çekmektedir. Bencilce canının istediği her şeyi yapma serbestliği en çok egemen erkeğin işine yaramış ve başkalarının emeği, iradesi üzerinden kendini büyütme ve yaşatma zeminini sonuna kadar açmıştır. Bireyin sınırsız istemleri arasında sınırsızca zenginleşme, sınırsızca sömürme, sınırsızca gasp etme, sınırsızca sahip olma gibi ahlak sınırlarını tanımayan güdüler de vardır. İktidar ve şiddet dolu bu güdüsel istemlerin ahlaki sınırları tanımadan tatmini, günümüzün sınırsız sömürü gerçeğine yol açmıştır. Zaten bireyin sınırsızca yapmak istediği her şeyi yapabilmesi; ancak toplumun çok dar bir erkek grubu için geçerli olabilecek bir tanımdır. Her şeyiyle güce, iktidara bulaşmış toplumsal birimlerin hepsi sınırsızca istedikleri her şeyi yapamazlar. Buna toplumsal imkanlar da el vermez. Bu, liberal ideolojinin büyük bir yalanıdır. Yol açtığı büyük canavarlaşmalar vardır. Sınırsızca yapmak istediği her şeyi yapmak ancak dar bir zengin burjuva erkek grubuna mahsustur. Dolayısıyla bu tanım sadece üst sınıf olarak adlandırabileceğimiz dar bir erkek grubunu kısıtlayan ahlaki ölçüleri kaldırmaya ve yozlaştırmaya dönük geliştirilmiş bir tanımdır. Bu tanıma göre sadece üst sınıf erkeği bu özgürlükten yararlanmaktadır. Kapitalizmin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganı sadece bu dar egemen erkek sınıf için geçerli olmuştur.
Oysaki özgürlük hakikattır, hakikat ise aşktır. İyiyi, güzeli ve doğruyu bulmak, bilmek ve ona göre yaşamaktır. Onurlu, iradeli ve bilinçli yaşamaktır. Başkalarının da onurlu, iradeli ve bilinçli yaşamalarına imkan tanımaktır. İstem kadar biliç ve vicdanı da tanıma durumudur. Ahlak; toplumun ortak bilinci ve vicdanıdır. Bu ortak bilinç ve vicdandan, yani ahlaktan kopan birey, toplumun başına adeta bela olur, toplumu yutma tehlikesi taşıyan bir canavara dönüşür. Toplum denirken kadını ve erkeği ile birlikte bir bütünlük kastedilmektedir. Kadının iradesini kapsamayan bir toplumsal ahlak; toplumun ortak bilinci ve vicdanı sayılmaz. Bu yüzden içinde kadının da sesi ve iradesi bulunmayan bir toplumsal ahlak, gericileşmiş ve yozlaşmış demektir. Hem doğu için hem batı için bu böyledir. Dolayısıyla içinde kadının da sesi, görüşü ve iradesi olan yeni bir toplumsal ahlakın, özgürlük ahlakının oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Toplumun yarısını oluşturan kadınları katleden, şiddet uygulayan, taciz ve tecavüzde bulunan bir toplumsal ahlak aşılmak ve yeni ahlak yapısını oluşturmak zorundadır. Bunun için kadınların kendi cephesinden özgürlüğü yeniden tanımlaması ve içinde bulunduğu toplumu da bu temelde değiştirip dönüştürme mücadelesi etrafında örgütlenmesi gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmek ciddi bir kadın özgürlük ideolojisi ile mümkün olabilir. Kadın için özgürlük böyle bedelleri olan ciddi bir ideolojik mücadele ister.
Kürdistan Kadın Özgürlük mücadelesi bunun mücadelesini yürütmektedir. Mücadelesini Kadın Kurtuluş İdeolojisinin ilkelerine ve stratejik esaslarına göre yürütmektedir. Kürdistan Kadın Özgürlük mücadelesinin ideolojik ve stratejik esasları, yeni özgür bir toplumun özgürlük ahlakını yaratmaya ve bu temelde yeni bir ahlaklı toplumu inşa etmeye muktedirdir.

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır