DEĞERLENDİRMELER
Kürt Kadınının Özgürlüğü Reber Apo’nun Özgürlüğünden Geçmektedir!

Zilar Amed

Kadın denince, akla ilk gelen zayıf ve ikinci cins konumu olur. Kadının bu zayıf ve ikinci cins konumu kendi biyolojisi ve fizyolojik yapısı ile ilgili bir durum olarak ele alınır. Yani adeta kadın, doğa tarafından biyolojik olarak çocuk doğurmak, emzirmek, besleyip büyütmek ve bakımını üslenmekle görevlendirilmiş sayılır. Evet, doğurganlık doğa tarafından kadına bahşedilmiş bir özellik ve yetenektir. Emzirmek de, doğurmanın bir devamı olarak öyle kadına has bir özellik ve yetenek olarak kadında bulunur. Bunlar insanın insanlaşmasında ve toplumsallaşmasında belirleyici rol oynayan özelliklerdir ve kadın bu özelliklerin sahibidir. Siyah da olsa, beyaz da olsa, doğulu da olsa batılı da olsa, özgürlükçü de olsa, köle de olsa, şu sınıfta bu sınıfta da olsa, bunlar tüm kadınların ortak belirleyici özellikleridir. Bu biyolojik özellikler etrafında kadının kendi öz yapısı, öz karakteri, öz değerleri, öz kültürü gelişmiştir. Doğal toplumun kolektif değerleri, kadının taşıdığı bu özelliklerin belirleyiciliğinde şekillenmiştir.
Ekonomi veya emek; insan ihtiyaçlarının karşılanması çerçevesinde üretim yapmak ise eğer, o zaman kadının sahip olduğu bu biyolojik etkinlikler, ilk üretim, ilk ekonomi ve ilk emek süreçleridir. Daha sonra topluluk ihtiyaçlarının karşılanması ve ihtiyaç temelindeki paylaşım ekonomisi bu temelde kadından yani anadan öğrenilmiş olunur. İlk ekonomik, ilk üretim ilişkileri kadından öğrenildiği gibi bireyin toplumsallaşma süreçleri de ilk olarak kadından, anadan öğrenilmiştir. Ananın doğurduğu çocuklarıyla kurduğu ilk duygusal ve sezgisel ilişki insanın birbirini his etmeye ve toplumsallaşmaya ilk adımını ifade eder. İlk karşılıklı bağımlılık ilişkisi, ilk sevgi, ilk koruma, ilk sahiplenme, ilk topluluk kaygısı, kendisi dışında başka bir canlının da yaşam kaygısını his etme, ilk sorumluluk duygusu bu ana çocuk ilişkisinde ortaya çıkmıştır. İlk empati, ilk kolektif emek, ilk komün yaşamı ve ilk topluluk biçimindeki yaşam, bu ilişkinin üzerinden inşa olmuştur. Kadının insanlaşmada ve toplumsallaşmadaki bu belirleyici başat rolü maalesef henüz günümüz toplumu tarafından farkında olunmayan bir geçmiş, bir tarihtir. Kadının bu belirleyici tarihi henüz yazılmamıştır. Yazma çabaları ise resmi egemen tarih tarafından henüz tam kabul görmüş değildir. Bu yönlü kadın araştırmaları toplum tarafından henüz bilinmiyor. Oysa kadının insanlık ve toplumsallaşma tarihindeki yerinin bilinmesi ve kabul görmesi halinde erkek egemenlikli modernist paradigma, büyük bir alt üst olmayı yaşayacaktır. Bu da erkek egemenlikli günümüz hakim sisteminin işine gelmeyen önemli bir yandır. Kendi çıkarlarına ters bulmaktadır. Kadının yeniden kendi öz değerlerinin farkına varması ve bu yönlü sahiplenmesi demek, egemen sistemin artık kendisini sürdürememesi anlamına gelecektir. Büyük yalanlarının ortaya çıkması anlamına gelecektir. Hem tüm toplumu hem de kadınları kandıran büyük ve karanlık oyunu bozulacaktır. Kadına ve aslında kadın şahsında halklara ve aslında alt sınıf erkeklerine de kurduğu tuzak yıkılacaktır. Sisteminin altı üstüne gelecektir. Kısacası erkek egemenlikli sistemin kurduğu zihniyetin tahakkümünde gelişen tarih anlayışının yıkılması halinde “güçlü erkek, otoriter erkek, sahip erkek, yöneten yönlendiren erkek” imajı kırılacaktır. Beş bin yıllık erkek iktidarı kırılacak ve yıkılacaktır. Kadının kendi öz tarihi ortaya çıktıkça, egemen erkeğin içine girdiği en büyük telaş ‘benim sonum ne olacak’ kaygısıdır. ‘Kadının beş bin yıldır düştüğü ikinci cins konumuna mı gireceğim’ biçiminde çeşitli korku ve kaygılar taşımaktadır. Oysa bu oyunun bozulması halinde erkek de, üzerinden sözde güçlendiği tahakküm zorunluluğundan kurtulmuş olacaktır. Erkek bu gün özgür müdür ki özgürlüğünü yitirsin? Tam tersine bu gün erkek ev ve aile ortamında kadının sahibi ve tahakkümcüsüdür ama dışarıda da devlet ve siyasi iktidarlar, yine sermayedarlar sınıfı erkeğin sahibi ve tahakkümcüsüdür. Dolayısıyla kadın özgürlüğünün sağlanmasıyla birlikte erkek üzerinde de yürütülmekte olan bu tahakküm zinciri kırılmış olacaktır. O yüzden erkeklerin ‘ben ne olacağım’ telaşına girmeleri gereksiz bir kaygıdır. Kadınla birlikte erkek de bu tahakkümcü, hükmedici, otoriter sistemden kurtulmanın yolunu bulacaktır. Ama erkeğe ‘sistemin adamı’ olma rolü kolay gelmekte, sistem bu yönlü adeta erkeğin sırtını sıvazlamakta ve evdeki, ailedeki kadına sahiplik etmesi için teşvik edilmektedir. Ancak egemen sistemin erkeğe de kurmuş olduğu büyük bir tuzaktır bu.
Evet, doğurmak ve emzirmek doğanın kadına bahşettiği bir yetenektir dedik. İnsan yavrusunu doğurmak ve emzirmek için “kutsal rahime” ve kadın anatomisine sahip olmak gerekir. Bu değişmez bir özelliktir. Erkeğin asla yapamayacağı bir iş, kazanamayacağı anatomik bir yetenektir. Ancak kadının sömürülmesine yol açan diğer toplumsal iş bölümü için ise illa da bir ‘rahim’ sahibi olmaya gerek yoktur. Doğmuş, emzirilmiş bir çocuğun, uzun bakım sürecini üstlenmek için illa kadın olmaya gerek yoktur. Çocuğun altını değiştirmek, temizliğini yapmak, emzirme süreci ardından karnını doyurmak, uyutmak, oynamak, büyütmek için illa bir kadının rahmine sahip olmaya gerek yoktur. Ev ve aile ortamında ‘kadın işleri’ olarak tanımlanan işlerin yapılması için de kadın olmaya gerek yoktur. Örneğin yemek pişirmenin, servis yapmanın, bulaşık, çamaşır yıkamanın ev temizliği yapmanın biyolojik cinsiyetle hiçbir ilgisi yoktur. Bu işleri yapmak için bir ‘rahim’ sahibi olunması gerektiğini kim iddia edebilir ki? Toplum içinde ‘kadın işleri’ olarak tanımlanan bu tür ev ve aile içi işler, yani yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan bu işler, cinsel organlar ve hormonal yapılar gerektirmez. Kadın anatomisi gerektirmez. Kadın biyolojisinden bağımsız olarak el ve kol gücü biraz da akıl gücü isteyen işlerdir. Yani bir erkek de rahatlıkla çocuk bakımı yapabilir. Bir erkek de rahatlıkla yemek, ekmek pişirebilir, bulaşık, çamaşır yıkayabilir, bulunduğu ortamı temizleyebilir. Erkek olmak, kesinlikle bu işleri yapmanın önünde bir engel değildir. Erkeğin ‘kadın işleri’ olarak tanımlanan bu işleri yapması, kesinlikle cinslerin toplumsal iş bölümünden kaynaklanmaktadır. Kesinlikle biyolojik kaynaklı değildir.
Bunu iddia eden erkeklere verecek somut cevabımız, bizim kendi ortamlarımızda oturttuğumuz yaşam tarzımızdır. PKK, sadece ulusal mücadele yürüten yanıyla tanınmaktadır. Gerilla demokratik ulus mücadelesi yürütmekle sınırlı tanınmaktadır. Ancak Kürdistan Özgürlük mücadelesi saflarında cinslerin özgürlüğünü esas alan yeni bir yaşam tarzı da vardır. Bu yanımız tanınmamaktadır. Gerillanın ve Kürdistan Özgürlük mücadelesinin yürütüldüğü tüm zeminlerde kadın ve erkek kadrolar arasında, özgürlük militanları arasında böyle erkek egemenlikli bir iş bölümü kesinlikle yoktur. Oğlu ve kızı gerilla da ya da mücadele saflarımızda olan her ana ve baba şunu bilmelidir ki, kesinlikle çocukları onların ev ortamlarında oturttuğu biçimde yaşamamaktadırlar. Mücadele saflarımızda özgürlük militanları arasında ‘kadın işleri’ ve ‘erkek işleri’ diye bir ayırım kesinlikle yoktur. Her kes aynı işleri yapar. Sırayla yapar, ancak her kadın ve her erkek, var olan her türlü işi yapar. Kadınlar da askeri işleri yapar erkekler de yapar. Kadınlar da siyaset yapar erkekler de yapar. Kadınlar da kültür-sanat işleri yapar erkekler de. Kadınlar da basın-yayın işleri yapar erkekler de. Kadınlar da eğitim görür, konuşur ve yazar, erkekler de bunları yapar. Kadınlar da yemek pişirir, ekmek açar, erkekler de bunu yapar. Kadınlar da bulunduğu ortamı temizler, erkekler de bulunduğu ortamın temizliğini kendileri yaparlar. Herkes her şeye eşit düzeyde katılır. Sıra bir kadın arkadaştaysa eğer, o arkadaş bu işleri yapar. Ertesi gün sıra bir erkek arkadaştaysa eğer, o zaman da o erkek arkadaş o günün bütün işlerini yapar. İş bölümlerimiz kesinlikle cinslere göre yapılmaz. Çünkü her iki cinsin de her türlü işi yapabileceklerini kendi mücadele zeminlerimiz kanıtlamıştır. Şimdi bazı erkek arkadaşlarımız, bazı bayan arkadaşlarımızdan daha güzel yemek pişirebilmekte, daha güzel ekmek açabilmektedir. Bir bayan arkadaş kadar, bulunduğu ortamı temizleyebilmektedir. Hatta bazen kendisini bulunduğu ortama ispatlamak için daha iyisini yapmaya çalışır. Bir bayan arkadaşımız ise rahatlıkla bir erkek den daha iyi araştırabilir, konuşabilir, yazabilir, daha iyi siyaset yapabilir. Daha fazla örgütleme çalışması yürütebilir, daha iyi plan, program ve proje oluşturabilir. Kısacası erkek egemenlikli toplumsal iş bölümünün ‘kadın işleri’ ve ‘erkek işleri’ olarak tanımladığı işlerin hiç de öyle cinslere göre dağılımı yapılacak işler olmadığını, her türlü işi hem kadının hem de erkeğin yapabileceği, kendi mücadele zeminimizde ispatlanmış bir gerçektir. Bu yeni bir yaşam anlayışıdır. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü yeni bir toplumun yaşam prototipidir. Buna ilişkin kitaplar dolusu şey yazılabilir.
Şimdi bu tip eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam tarzının toplumsal yapıya da inmesi gerekir. Her yurtsever ve demokratik insanın kendi ev ve aile ortamında buna benzer bir yaşam tarzını oturtması gerekmektedir. Aksi takdirde demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü yeni bir toplum yaratılamaz. Yurtsever olmak demokrat olmanın bir ilkesi; ülkesi ve ulusu üzerindeki sömürüyü kaldırmak için çalışmak ise ikinci ilkesi de; eski, gericileşmiş geleneksel yaşam tarzını aşmak ve yeni özgürlükçü bir yaşam tarzını yaratmak için çalışmaktır. Bunun için ne yapılmalı?
Bunun için her yurtsever ailemizin ülkesinin ve ulusunun özgürleşmesi için içinde olması gerektiği siyasi, eylemsel çaba kadar kendi ev ve aile ortamında yeni özgür bir yaşam ve ilişki tarzını da yaratma ve geliştirme çabası mutlaka gerekmektedir. Yukarıda açmaya çalıştığımız, gericileşmiş ve kadını sömürme üzerinden geliştirilen tahakkümcü ve cinsiyetçi toplumlumun iş bölümünü değiştirmek gerekmektedir. Bu iş bölümü kadını eve kapatmaktadır. Kadın emeğinin, analık emeğinin sömürülmesini ortaya çıkarmaktadır. Önderliğimiz kadınlar için “son sömürge ulus kadınlardır” gibi bir tanımlama kullanmaktadır. Yani kadınlar da kendi içinde adeta sömürülen bir ulus gibidir. Siyahıyla, beyazıyla, doğulusuyla, batılısıyla, zenginiyle, fakiriyle, Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla, Farsıyla, Lazı, Çerkeziyle her kadın bulunduğu her yerde birbirine benzer ölçülerde sömürülmektedirler.
Bir kadın nerede ve hangi koşullarda yaşıyorsa yaşasın, toplumun ona ev ve aile içinde verdiği rolün gereği olarak büyük bir emek harcamaktadır. Bir kadın bir tıpçı, bir hukukçu, bir siyasetçi, bir eğitimci de olsa yine de evine döndüğünde biyolojik açıdan kadındır. Ve bu biyolojik kimliğinden kaynaklı olarak yapmaktan zorunlu kılındığı işleri vardır. Ev içi işlerdir bu işler. Bir erkek evde boş ve işsiz otursa ve eşi dışarıda çalışıyor olsa bile ev içi işler ‘kadın işleri’ olarak tanımlandığı için kadın dışarıdaki işinden eve dönünce mutlaka bu işleri de yapmak zorunda kalır çoğu zaman. Ya da bir ev kadını da olsa yine de bu işleri kadınlar mutlaka yapmak zorunda olurlar. Yani işler büyük bir cinsiyetçilik üzerinden belirlenmiştir. Ancak kadın, hiçbir zaman yaptığı bu ev işlerinin maddi karşılığını alamaz. Sanki kadının doğal işleriymiş gibi ele alınır. Tamam, çocuk doğurmak ve emzirmek, kadının doğal işidir, ama ev içindeki diğer işler kesinlikle kadının doğal işleri değildir. Karşılık gerektiren emek işleridir. Bir erkek ev dışında yaptığı işi ne olursa olsun, asla maddi karşılığını almadan çalışmaz. Bir erkek bir lokanta veya restorant da aşçılık bile yapsa, bir temizlik şirketinde bile çalışsa mutlaka emeğinin parasal veya maddi karşılığını alır. Ancak kadın evde her gün aşçılık yapıyor, her gün temizlik yapıyor. Ama evde bu büyük ve yorucu emeği harcayan kadın, emeğinin karşılığında ne maddi bir karşılık alıyor, ne de yeterli manevi karşılığı alıyor. Kadının “sömürge bir ulus” olma gerçeği buradan geliyor. Kadınlar bir ulus misali sömürülmektedirler.
Önderliğimiz, kadının içinde bulunduğu her toplum içerisinde bu şekilde sömürüldüğünü ve kadın üzerindeki bu sömürünün kaldırılması gerektiğini, otuz yılı aşan özgürlük mücadelemizin tarihi boyunca durmadan söyledi. Hala söylemektedir. Yurtsever ve mücadeleci halkımız Önderliğimizin Kürt sorununa dönük siyasal perspektiflerini sahiplenmektedir. Ancak yine Önderliğimizin toplumsal yaşama, ev ve aile içindeki yaşam tarzındaki geriliklerine ve cinsiyetçiliklerine karşı da söylemiş olduğu perspektifleri sahiplenmede ve pratikleştirmede ise daha yavaş davranmaktadır. Özellikle Kürt kadınlarının, Önderliğimizin toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesine ve kadınların yine kadın emeğinin özgürleştirilmesine dönük de ortaya koyduğu bu özgürlük perspektiflerinin, Kürt toplumu tarafından sahiplenilmesini ve ev ile aile ortamında yaşamsallaştırılması konusunda ısrarlı ve mücadeleci davranması gerekmektedir. Önderliğimizin, kadının özgürleştirilmesine ilişkin yürüttüğü çabaları en fazla Kürt kadınının sahiplenmesi gerekmektedir. Kadının özgürlüğü Önderliğimizin sahiplenilmesinde ve bu yönlü kadının içine gireceği çabalardan geçmektedir. Dolayısıyla Türk devletinin ve uluslar arası egemen güçlerin, Önderliğimize karşı geliştirdikleri tecrit içinde tecrit, fiziki yönelim ve her türlü baskıya karşı meydan okuması gerekenler en çok kadınlar olmalıdır. Bunun için de Önderliğimizin sağlığı, tecrit koşullarının kaldırılması ve özgürlüğünün sağlanmasını amaçlayan “İmralı işkencesine son! Öcalan’a özgürlük ve Kürdistan’a demokratik özerklik!” sloganı etrafında geliştirilen “EDİ BES E” hamlesine en çok kadınlar katılmalıdır. Çünkü Kürt kadınının özgürlüğü, gerçekten Reber APO’nun özgürlüğünden geçmektedir. Dolayısıyla tüm kadınları; Önder APO etrafında kenetlenmeye, özgürlüğünü sahiplenmeye ve bunu sağlamanın eylem ve hamlesini cesaretlice, hiçbir erkeğin, hiçbir kocanın, hiçbir devlet ve iktidar gücünün korkusuna kapılmadan yükseltmeye çağırıyorum.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır