Ağustos;Kürtler Ve Kürt Kadını İçin Kendini Özgürlük
Temelinde Savunmanın İddiasıdır
|
|
PAJK KOORDİNASYON ÜYESİ Zilar Sterk |
Kürt halkı hep direnen bir halk olarak tanınır.
Baskının, zulmün, tahakkümün, hükmetmenin olmadığı bir
yerde direnmeye ihtiyaç neden olsun ki? Neye karşı bir
direniş olsun ki? Yaşamı özgür temelde sürdürme ve
yeniden üretme koşullarının bulunduğu bir düzende
radikal direnişleri gerektirecek sebepler de bulunmaz.
Kürt halkı hep direnen bir halk ise o zaman hep onu
direniş konumuna zorunlu bırakan baskı, zulüm, tahakküm
ve hükmetme gerçeğini görmek gerekmektedir. Bu gerçeği
görmeden, işte artık savaşla, askeri yöntemlerle
sorunları çözmenin modası geçmiştir, Kürtler neden hala
savaşı ve askeri direniş yönteminden vazgeçmiyor demek
en dürüstünden büyük cahilane bir yaklaşım, küresel
egemen güçlerin ise ciddi bir teslimiyet dayatımı olarak
değerlendirmek gerekmektedir. Bir halkı yok
sayacaksınız, kimliğini ve iredesini tanımayacaksınız,
kendisine yabancılaştırıp başkalaştıracaksınız, “ben
varım, ben kimlik sahibi irade sahibi bir halkım”
dediğinde ise sesini bastırmak, mücadelesini tasfiye
etmek, direnişini kırmak ve aslında imha etmek için
durmadan ezeceksiniz ve sonra da Kürtler neden
silahsızlanmıyor, neden savaşmaya, direnmeye devam
ediyor diyeceksiniz. Kürt Özgürlük Hareketine dayatılan
bu söylemler siyasal hukuğa ve ahlaka sığmayan, otuz
yılı aşkındır paha biçilmez bedeller karşılığında
yürütülen özgürlük mücadelesini teslimiyete çeken
dayatımlardır.
Son süreçte özellikle de Güneyli Kürt güçlerinin yaptığı
bazı dayatımlarda bu dili kullanmaları, Türk devleti ve
dünya imparatorluğuna soyunmuş olan ABD’nin Kürt
özgürlük mücadelesini teslim almaya dönük sarf ettiği
çabaların sözcülüğünü yapma anlamına gelmektedir. Son
dönemde Talabani’nin ABD ziyareti, ardından Türk
devletinin resmi düzeyde Güneyli Kürtlerle görüşmeyi
kabul etmeyen siyasi tabularını kırıp Erdoğan’ı Irak
ziyaretine göndermeleri ve Erdoğan’ın Maliki ve en
önemlisi de Talabani ile görüşmesi, Kürt Özgürlük
Hareketine karşı yürütülecek yeni stratejide
ortaklaştıklarının, işbirliği yaptıklarının açık
göstergesi olmaktadır. Görüşme ardından Erdoğan’ın
yaptığı açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla görüştüğü bu
kesimler de Kürt Özgürlük Hareketini ortak düşman ilan
etmişler. Ve Erdoğan, buna çok sevindiğini, buna çok
mutlu olduklarını söylemekten geri kalmamış. Erdoğan
buna tabiki sevinecek, tabiki mutlu olacak. Otuz yılı
aşkın özgrülük mücadelesi tarihi boyunca Türk devleti
Güneyli Kürtleri hep yanında tutmanın mücadelesini
yürüttü. Bunu önemli düzeylerde de başarmaktaydı. Bir
halkı, bir ulusu güçsüz tutmanın, kimliksiz ve iradesiz
bırakmanın en temel yöntemi, o halkı, o ulusu kendi
içinde bölmek parçalamak, birbiri içinde
düşmanlaştırmaktır. Türk devleti, Kürtlere karşı
yürüttüğü imha savaşında bu siyaseti en uzmanca yürüten
ve önemli sonuçları bu siyaset üzerinden elde eden bir
devlettir. Ancak Güneyli Kürtlerin federasyon çözümü
ardından Özgürlük Hareketimize karşı bizzat silah
doğrultmamış (türk devletine her türlü bilgi, istihbarat
sağlamasının yanında) olması, sınır ötesi operasyona
silahlı güçleri ile öncülük etmemiş olması türk
devletinin adeta paçalarını tutuşturmuştu. Türk devleti,
Güneydeki bu Kürt federe yapılanmasını hiç bir biçimde
kabul etmemesi yaklaşımına rağmen, Kürtleri orada sözde
siyasal bir irade olarak bir türlü içine sindirememesine
rağmen, ordusuyla hükümetiyle oturup bu konuda strateji
değiştirmişlerdir. Türk devletinin Güneyli Kürt güçleri
ile bu yeni ilişki itifağı hareketimizin imhasına dayalı
geliştirilmiştir. Hareketimizin imhası üzerinden bu
ilişki tabusunu kırmıştır. Erdoğan’ın Talabani’nin
evinde yemek davetine katılması noktasına varan bir
yakınlaşma ilişkisi sağlanmıştır. Türk devleti ile
Güneyli Kürt güçleri arasında gelişen bu yeni ilişki ile
Kürtler bir daha parçalanmak, bir daha düşmanlaştırılmak
ve bir daha savaştırılmak istenmektedir.
Kürt Özgürlük mücadelesinin kadın cephesinden kardeşin
kardeşe karşı savaştırılması ekseninde geliştirilen bu
yeni stratejiye karşı neler yapılabilir? Bu noktada
kadın hareketimize önemli görev ve sorumluluklar
düşmektedir. En önemlisi de Güney Kürdistan’daki kadın
hareketimizin, Türk devleti ile Güneyli Kürt güçleri
arasında geliştirilen bu yeni imha itifağını boşa
çıkaran bir duruşu ve bu duruşun eylemsel tutumunu
ortaya çıkarması gerekmektedir. Kadın Özgürlük Hareketi
olarak bir süre önce “ulusal kadın konferansı” nın
yapılması kararını almıştık. Bu kararın bir an önce
örgütlenip pratikleşmesi bu imha temelindeki
itifaklaşmayı boşa çıkarmaya öncülük etmeyi
gerçekleştirebilir. Bu konuda Güneyli Kürt siyasal
oluşumları içinde yer alan Kürt kadınlarını da bu
itifağa karşı yapıcı bir duruşa çağırmak ve bu
stratejiyi boşa çıkaracak bir sürece katmak önemli
olacaktır. Bu siyasal oluşumların içinde yer alan
kadınlara demokratik ulus bilinci ekseninde ve cins
mücadelesinin ortaklaştıran kadın çıkarları ekseninde
sürece davet etmek, siyasal ve cins özgürlüğü temelinde
ortak bir tutuma çekmek önemli olacaktır. Kürtlerin bu
güne kadar kendi içindeki ideolojik ve siyasal
ayrılıkları, Kürt kadınını da kendi içinde bölmüş ve
parçalı bırakmıştır. Kürt kadınının bu parçalı duruşu,
parçalı kalışı; ne demokratik ulus çıkarları açısından
ne de kadın özgürlük çizgisi açısından onaylanacak bir
pozisyon değildir. Kürt kadınının bu pozisyonunu yenip
Kürt demokratik ulusal birliğinin oluşmasına ön ayak
olması, buna öncülük etmesi ve böyle bir gelişmeyi
sağlaması, kadın cephesinden hem halkların özgürlüğü hem
de kadın özgürlüğü tarihinin yeniden yazılmasına atılmış
önemli bir imza olacaktır. Bunun için ulusal çapta kadın
özgürlük ideolojisini esas alan tüm kadın
örgütlülüklerimizin hem de kendini bunun dışında
tanımlayan diğer Kürt kadın oluşumlarının, demokratik
ulus ve özgür kadın birlikteliğini yaratacakları “Kürt
ulusal kadın konferansına” ortak argümanlarla
katılmasının sağlanması için yürütülen çalışmaların
hızlandırılmasına büyük ihtiyaç bulunmaktadır.
Kürt halkı ve Özgürlük mücadelesine karşı geliştirilmeye
başlanan bu yeni imha sürecinin en temel verileri; son
süreçte Önderliğimize karşı geliştirilen ve çok üst üste
verilen hücre içinde hücre cezası ve fiziki bir müdahale
ve fiziki işkence kapsamına giren zorla saç kesme
uygulamasıdır. Şimdiye kadar da Önderliğimizin barış ve
demokrasinin geliştirilmesi yönündeki çabalarını somut
ifade eden görüşleri nedeni ile hücre içinde hücre
cezaları verilmekteydi. Ancak hiç bu kadar üst üste
verilmemişti. Yine Önderliğimize gizli yöntemlerle zehir
veriliyordu. Hareketimizin bu zehirlemeyi deşifre etmesi
ve Kürt halkının ulusal çapta “artık yeter” diyen
siyasal tavrı, CPT’nin bu duruma bir biçimde el atmasını
sağladı. Bu çerçevede “Edi Bes e” hamlesinin birinci
aşaması belli sonuçlar aldı diyebiliriz. Ancak Türk
devleti şimdiye kadar açıktan Önderliğimize karşı fiziki
bir müdahaleye cesaret edememişti. Şimdi tüm kamuoyunun
duyabileceği bir biçimde Önderliğimize zorla fiziki bir
müdahale geliştirilmeye başlanmıştır. Önderliğimizin
istemine rağmen, iradesine rağmen saçları zorla
kesilmiş, kazıtılmıştır. Bunun haklar ve özgürlükler
felsefesindeki tercümesi fiziki işkencedir, fiziki
müdahaledir. Bireyin istem ve iradesine rağmen, fiziğine
bir biçimde müdahale etmek bir tür fiziki işkencedir,
fiziki yönelimdir. Bu tür uygulamaları 12 Eylül
cuntasının uygulamalarından tanıyoruz.
Türk devleti acaba 12 Eylül’e benzer bir sürece mi
hazırlanıyor gibi sorulara da yol açmaktadır bu durum.
Bilindiği gibi 14 Temmuz direnişi Türk devlet cuntasının
o dönemdeki buna benzer uygulamaları karşısında
geliştirilen bir duruştu. Önderliğimize karşı
geliştirilen bu yeni yönelim biçiminin Temmuz ayında
geliştirilmiş olması da tesadüf olmasa gerek. Kafalarda
yaratılan bir diğer soru ise buna benzer fiziksel
uygulamalarla Önderliğimiz acaba o dönemki bir direniş
anlayışının içine mi çekilmek isteniyor, buna tahrik mi
edilmek isteniyor? İşin içinde bu da var ve bu
uygulamalara karşı nasıl yaklaşacağını Önderliğimiz
belirledi. Bunlara dayanmaya çalışırım, kaba direniş
yaklaşımına girmem, dedi. Bana bir şey olursa bundan
devlet sorumludur deyip yaklaşımını net bir biçimde
ortaya koydu. Bu tür uygulamalara karşı yaşayarak
mücadele etme tarzı, yani bu tür yönelimleri ideolojik,
felsefik, siyasal ve kültürel bir duruşla, derinleşmeyle
boşa çıkarma tarzı. Bu bir direniş tarzıdır. Yönelimlere
karşı ideolojik, felsefik, siyasal ve kültürel karşı
koyuş, büyük bir direniş gücü istemektedir. Önderliğimiz
bu gücü göstermenin çabasında olacağını net bir biçimde
ortaya koydu. Nitekim Önderliğimiz tüm bu yönelimler
altında Kürt halkının ve kadınların geleceği ve
özgürlüğü için derin bir yoğunlaşma ve çözümleme
sürecini kendisi açısından sürdürmeye devam etmektedir.
Devletin bu yönelimle hedeflediği diğer bir yan da
aslında Önderliği bu konuda takattan düşürmek,
yoğunlaşamaz ve düşünemez bir duruma getirmek, zihinsel
ve düşünsel muazzam gücü kırmaktır. Ancak bu konuda
yapılan görüşmelerden Önderliğimizin özgürlüğü, özgür
bir yaşamı yeniden yaratmaya dönük taşıdığı iddia ve
umut düzeyi her seferinde muazzam çözümleme ve
entellektüel düzeyine yansımaktadır.
Ancak Önderliğimize karşı geliştirilen bu yeni yönelim
biçimi, Önderliğimiz şahsında Kürt halkına ve Özgürlük
mücadelesine karşı da yeni bir yönelim sürecinin
başlayacağına veri sunmaktadır. Şimdiye kadar cesaret
etmedikleri yönelim biçimlerini de içine alan bir
sürecin başlayacağına işaret etmektedir. Türk devletinin
ABD, AB ve bölge devletleri ile geliştirdiği yoğun
diplomasi süreci buna hizmet etmektedir. Alman
devletinin Kürt halkının özgür sesi olan “ROJ” tv yi
yasaklamaları, Kürt siyasetçilere karşı geliştirdiği
yönelim ve tutuklamalar bazı Avrupa devletlerinin de bu
yönelim sürecinin gelişimi için Türk devletine destek
vereceklerini ortaya koymaktadır.
Türk devletinin kendi içinde yaşadığı kriz ve kaoslu
süreç ise tüm bu gelişmeler içerisinde giderek daha da
içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Ordu ve hükümetin
hem birbiri arasında hem de kendi iç platformlarında
yaşadıkları çelişkiler giderek yoğunlaşmakta ve
derinleşmektedir. Ergenekon operasyonu adı altında
gerçekleştirilen müdahale kimi çevreler tarafından ilk
bakışta demokrasinin adeta önünü açacak bir müdahale
olarak değerlendirilmektedir. Ancak ergenekon kliğinin
Türkiyeyi demokratikleştirmeye fazlaca hizmet etmeyeceği
açıktır. Türkiyenin gidişatı böyle olduğu müddetçe ne
ergenekon çetesinin kendisi demokrasiyi sağlayabilir ne
de ergenekon çetesine yapılan müdahale demokrasiyi
getirebilir. Ergenekoncu kliğin yapılanma esasları biraz
ulusalcılığa dayanmaktadır. Garip olan şudur ki; hem
ulusalcı klik olarak tanınan ergenekoncular ile hem de
şimdi ergenekona müdahale eder gibi görünen devlet
kliğinin ikisinin de dünya imparatorluğuna soyunmuş olan
ABD’ye sım sıkı bağlı olmasıdır. Aradaki tek fark bir
kliğin ABD’nin dünyaya eskiden dayattığı düzenin diğer
kliğin ise yine ABD’nin şu anda dünyaya dayattığı yeni
düzeni savunuyor olmasıdır. Yani dünyada egemenlik
düzenini otutmaya çalışan güce yaklaşım dengesi
üzerinden Türk devleti, kendi içinde ikiye ayrılmış
durumda görünmektedir.
Bu gün dünyayı yönetmek ve yönlendirmek üzerinden
kapitalist modernist paradigma ve onun üzerinden inşaa
olmuş devletler, kendi aralarında ciddi bir iç çatışma
yaşamaktadırlar. Uzun süredir dünyayı yönetme konusunda
rakipsiz kalan ABD’ye karşı yeni rakipler gelişmektedir.
ABD’nin bu yeni rakip cephesi giderek Rusya, Çin vb asya
ülkeleri belirmektedir. Ergenekon kliğinin bu yeni güç
cephesiyle ilişkisinin de olabilme olasılığı
bulunmaktadır. Böyle bir olasılık doğruysa eğer o zaman
bu klik, ABD’nin İran’a müdahale planında Türk devletini
kendi içinde parçalı kılmış olabilir. Tahmin edileceği
üzere Rusya, Çin vb asya ülkeleri yeni bir güç merkezi
haline gelme çabasındadır ve karşısındaki rakibin
ortadoğuda önemli bir güç olan İran’a saldırı palanını
kolay kolay kabul etmeyecekleri açıktır. Ergenekon
kliğinin bu belirmeye başlayan yeni güç merkezi ile
belli bir ilişki düzeyi bulunmuş olabilir ihtimali
üzerinden düşünülecek olursa, Türk devlet ve ordusu
içindeki bu çelişkiler bu yenidünya dengeleri üzerinden
gelişmiş olabilr. Yani ABD’nin Türk devletini ve
ordusunu İran’a saldırı planına dahil etmesi önünde
belli düzeylerde engel oluşturmuş olabilme ihtimali
bulunmaktadır. Bu kliğin berteraf edilmesi halinde, Türk
devleti içindeki bu sınırlandıran olası kesimler,
ortadan kaldırılmış veya etkisiz kılınmış olacaklar.
Dolayısıyla ABD’nin İran’a müdahale planına, Türk
devletinin tümden dahil olmasının zemini oluşturulmuş
olacak.
ABD’nin İran müdahalesinde Türk devletinin en temel
çıkarı ise karşılığında Kürt Özgürlük Hareketini imha
planına ABD’yi daha aktif katma hesabıdır. ABD, Türk
devletine zaten belli düzeylerde bilgi ve istihbarat
vermekteydi. Ancak hiç bir egemen güç, başka bir güce
karşılıksız bilgi ve istihbarat vermez. ABD, verdiği bu
bilgi ve istihbarat karşılığında, Türk devletinden
önemli tavizler koparmıştır. Türk devletini eskiye
oranla daha fazla denetimine almıştır. Devlet içi
çelişkilere el atacak, yön verecek düzeyde bir müdahale
insiyatifi kazanmış bulunmaktadır. Şimdi devleti, İran’a
müdahale sürecine de tümden dahil etmenin zeminini bu
şekilde oluşturmaya çalışmaktadır.
Tüm bu siyasal gidişat ve gelişmeler arasında Kürtlere
düşen ise elbetteki direnişini yükseltmektir. “Edi Bes
e” hamlesinin ikinci aşamasında meşru savunma ve
demokratik serhıldan çizgisini yükseltmek,
bütünleştirmek ve derinleştirmek gerekmektedir. “Edi Bes
e” hamlesinin birinci aşamasında meşru savunma ve
demokratik serhıldan çizgisinde büyük bir performans
sağlanmıştı. Ancak serhıldan gücünün demokratik
örgütlülüğe dönüşmesinde zayıf kalındı. Hamlenin ikinci
aşamasını radikal bir biçimde yükseltmeye ihtiyaç varken
alanlarda yasal sınırları zorlamayan eylem tarzları
sonuç almaktan uzak olacaktır. İçinde bulunduğumuz
sürecin karakteri, hamlenin birinci aşamasının ortaya
çıkardığı kazanımları bir üst aşamaya taşıracak
nitelikte ve sonuç alıcılıkta olmalıdır. Bu kazanımları
bir üst aşamaya taşırmak; gerilla cephesinden meşru
savunma direnişini, kitlesel açıdan ise güçlü
serhıldanları demokratik ve kalıcı örgütlülüklere
dönüştürmeyi gerekli kılmaktadır. Bu perspektiften
mevcut eylemsellik düzeyini değerlendirdiğimizde, hamle
içerisinden geliştirilen kampanyaların devleti çözüme
zorlayan ve yeterli yaptırım gücünü ortaya çıkaramayan
bir noktada olduğu görülmektedir. Halk cephesinden
mücadele sürecinin bu bulunulan noktadan çıkarılıp daha
radikal bir içeriğe kavuşturulması gerekmektedir.
Kadın cephesinden de “Edi Bes e” hamlesinin başlayan
ikinci aşamasına katılım biçimi bu perspektif üzerinden
olmalıdır. Kadın cephesine “İmralı işkencesine son!
Öcalan’a özgürlük Kürdistan’a demokratik özerklik!”
sloganı çerçevesinde hameleyi bir üst aşamaya taşırmaya
öncülük rolü düşmektedir. Bu rolün sonuç alıcı bir
tarzda oynanması için Kürt kadınlarının dört parça
Kürdistan ve yurt dışı alanlarında lokal ama katılım
düzeyi yüksek, serhıldan kapasitesinde etki düzeyi
yüksek eylemselliklere ve örgütlülüklere ihtiyaç
bulunmaktadır. Dört parça Kürdistan ve yurt dışındaki
YJA örgütlülüklerinin eylem çizgisini bu eksende
geliştirmesi, sürecin ilerletilmesi açısından önemli
olacaktır.
Kürt kadınlarının en örgütlü olduğu alanların başında
avrupa alanı gelmektedir. Avrupa devletlerinin Kürt
halkına ve demokratik kurumlarına karşı geliştirdiği
baskı ve saldırıları göz önünde bulundurulduğunda,
özellikle de bu alandaki kadınlarımızın süreci
sahiplenip yüksek bir kararlılıkla dönem perspektifine
yüklenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Türk devletinin
baskı ve zulmüne karşı ülkesini, yurdunu, topraklarını
terk edip Avrupa gibi bir yerde sürgün hayatı, mülteci
hayatı yaşamak zorunda kalan yurtsever halkımız
içerisinde bu mülteci yaşamın en ağır bedelini yaşayan
kadınlarımızdır. Dolayısıyla Avrupa’daki mülteciliğin
sınırlarına hapsolmak zorunda bırakılmış kadınlarımızın
sürece daha aktif katılması, ödediği bedelin bir gereği
olmaktadır. Avrupa’da yaşayan kadınlarımızın
süreklileşen bir geleneği olan “Zilan kadın festivali”
sürece giriş yapılması açısından önemli bir etkinlik
örneği idi. Ancak festivale katılım düzeyi, sürece kadın
cephesinden güçlü bir giriş yapma beklentisi ile
karşılaştırıldığında zayıf geçtiği görüldü. Kürt
kadınlarının Avrupa’daki örgütlülük düzeyi ile
karşılatırıldığında beklentilerin altında bir düzeyde
geçtiği belirtilebilir. Bunun çeşitli diğer nedenleri
ile birlikte Avrupa’da yaşayan kadınlarımızın önemli bir
gerçeğini de yansıtmaktadır. En temel neden olarak kadın
özgürlük ideolojisinin kadına taşırılmasındaki
yetersizlik olarak tespit etmek yanlış bir tespit
olmayacaktır. Kadın özgürlük ideolojisi ile tanışmış, bu
ideolojiden beslenen ve kendisini bu ideolojinin
özgürleştirici kapsamında bulan bir kadının böyle bir
etkinliğe katılmaması beklenemez. Kadın özgürlük
ideolojisi, her şeyden önce kadınların eve
kapatılmasına, eve kapanmasına ve ev sınırlarına mahkum
bırakılmasına karşı koyuşu sağlar. Kadının evden
çıkarılması, ev sınırlarından kurtarılması, kendi
özgürlüğünü arayan bir pozisyona getirilmesi ve
özgürlüğün arayış mekanları olan meydanlara taşması,
kadın özgürlük ideolojisi çerçevesindeki aydınlanma ve
bilinçlenme düzeyine bağlı kalmaktadır. Dolayısıyla
kadınların cins bilincini yükseltmesi ve aydınlanması,
her alanda olduğu gibi bu alanda da önemli bir kadın
özgürlük görevi ve sorumluluğu olmaktadır. Bu görev ve
sorumluluklara yüklenmek ise kadın özgürlüğünün
sağlanmasına öncülük edecek öncü kadroya kalmaktadır.
Kadın özgürlük mücadelesinin öncü kadrolarının kendinde
kat edecekleri iddia ve kararlılık düzeyi, Kürt
kadınlarını da özgürlüğe çekecek, özgürlüğe kaldıracak
temel dinamiktir. Bu temelde Kadın Özgürlük Hareketinin
kadrolaşma ve partileşmede gelişim yaratacak eğitsel ve
örgütsel adımlarını derinleştirmesine ihtiyaç
bulunmaktadır. Kendini kadın özgürlük ideolojisinde
derinleştiren bir kadro gerçekliği, kendinde yaratacağı
derinleşme düzeyi, kitledeki kadının duruşuna da
yansıyacaktır. Hamlenin bu aşamasının önemli bir yanı da
kadrolaşma ve partileşme düzeyinde önemli derinleşmeleri
yaratmaktır. Hamlenin bu perspektifinden bakıldığında,
kadın özgürlük ideolojisinin tüm alanlarda
kurumlaşmasının sağlanması gerekmektedir. Kadın özgürlük
ideolojisinin toplumsallaşması, kitleselleşmesi ve
yaşamsallaşması, kendisini kurumlaştırmasına bağlı
kalmaktadır. Bu temelde kadın özgürlük ideolojisinin
temel ilkelerinin Önderliğimizin yeni paradigması
çerçevesinde daha da geniş bir perspektiften
kurumlaştırılmasının “adanmışlık” düzeyinde çabasını
gerekli kılmaktadır. Ağustos’un yakıcı sıcaklığına
girerken, bu “adanmışlık” felsefesi çerçevesinde meşru
savunma ve demokratik serhıldan sürecine, Önderliğimizin
özgürlükteki iddiasına denk bir kadın özgürlük duruşuyla
yüklenmesi beklenmektedir.