DEĞERLENDİRMELER
Toplumsal sözleşme çalışmalarının başlangıcında yer alan bir arkadaş olarak öncelikle sorumu Pelşin arkadaşa yöneltmek istiyorum. Kadın hareketi toplumsal sözleşme projesini ne zaman gündemine aldı ve ulaştığı sonuçlar neler oldu?
Ardil Mordem


Kürdistan özgür kadın hareketi bir kaç yıl aradan sonra toplumsal sözleşmeyi tekrardan gündemine aldı. Özgür Kadın Hareketi, 8 Mart’ın 100. Yılında bu konudaki yaklaşımını ve yürüteceği çalışmaları kamuoyuna bir bildiri ile açıklayacak. Biz de bu gündemi oldukça önemsedik ve bu ayki sayımızda buna yer verdik. Toplumsal Sözleşmeye yüklenen anlamı Pelşin Tolhıldan ve Roza Pınar arkadaşlar ile tartışmaya çalıştım. Bu temelde Toplumsal Sözleşmenin bugün ve gelecek zaman perspektifini sizinle paylaşmak istedim.


Toplumsal sözleşme çalışmalarının başlangıcında yer alan bir arkadaş olarak öncelikle sorumu Pelşin arkadaşa yöneltmek istiyorum. Kadın hareketi toplumsal sözleşme projesini ne zaman gündemine aldı ve ulaştığı sonuçlar neler oldu?


Toplumsal Sözleşme çalışması 2001 yılının başında Reber Apo’nun kadın hareketine sunduğu mücadele perspektifleriyle gündemimize girdi. İsmen yeni olsa da aslında kadın hareketinin ideolojik, örgütsel perspektifinde 1990’ların ortalarından itibaren Özgür Yaşam Projesi, Erkeği Dönüştürme Projesi ve Sosyal Devrim çözümlemeleri biçiminde hep gündemimizdeydi. Belki başlangıç itibariyle tartışmalar ve ele alış kadroyla sınırlıydı. Topluma yansıyan yönleri olsa da sınırlı kalıyordu. Ama 2001’deki Toplumsal Sözleşme perspektifinin güçlü bir alt yapısını, akacağı yatağı oluşturan süreçlerdi. Anlaşılmasında ve derinlik kazandırılmasında bu alt yapı önemli bir rol oynadı. Ama Toplumsal Sözleşme ismi daha evrensel olması, toplumu kapsaması ve 1999 yılında belirlenen yeni strateji temelinde ele alınması 2001’de bizde büyük bir heyecan yarattı. Bir anlamda aslında belirttiğim bu yıllar boyunca oluşmuş birikim ve yoğunlaşmanın toplumla, dünyanın diğer kadın hareketleriyle buluşmasını ifade ediyordu. Bizlerin nasıl bir toplumla yaşamak istediğinin prensiplerini belirlemeye ve bunları tartışmaya açmaya çağırıyordu. Ki bu bizim uğruna büyük bedeller ödediğimiz bir çok güzel hayalin artık yaşamsallaşma şansı kazandığını gösteriyordu. Güzel duygular, hisler ve yoğunlaşmalar uyandırdı bizde. Büyük bir heyecanla gündeme aldık. Tartıştık. PJA bünyesindeki Özgür Kadın Akademisinde Toplumsal Sözleşme Broşürünü yazmak için bir ekip oluşturuldu. Ve 2001’de yetersiz de olsa böyle bir broşür yayınlandı. AİHM savunmaları ile birlikte ideolojik yoğunlaşmada yaşanan derinlikle birlikte bu konudaki yoğunlaşmalarımız da derinleşti. Hareket içinde ve kamuoyunda da tartışmaya açtık. Daha sonra 2002 yazında gerçekleştirdiğimiz PJA 4. Kongresinde Toplumsal Sözleşme özel bir gündem olarak ele alındı. Kongrenin tartışıp kararlaştırdığı çerçevede bir toplumsal sözleşme bildirgesi 1 Eylül 2002’de kamuoyuna açıklandı. Bu bildirge aynı zamanda dünyanın bir çok yerindeki kadın hareketlerine gönderildi. Değişik kesimlerden kadınların görüşleri alınmaya çalışıldı. Belli düzeyde görüşler de ulaştı hareketimize. Bu görüşler gerçekten çok değerliydi. Ve belki de en güzel şey bu çalışmayla ilgili, bildirgeyi ulaştırdığımız kadınların da bizimle aynı heyecanı ve ilgiyi yaşamaları ve bunu çok güzel ifade etmeleriydi. Bu görüşleri almamızdaki temel amaç böyle bir toplum sözleşmesini dünya kadınlarıyla birlikte ortak hazırlamaktı. Çünkü kadının toplumla sözleşmesi evrensel karakterde olmalı. Dünyanın bir çok yerinde kadın olmaktan kaynaklı sorunlar ortak. Bu nedenle buna karşı çözümün de, sözleşme prensiplerinin de ortak olması gerekiyor. Görüşler aynı zamanda Kürt kadınlarından da alındı. Bu çalışmayı Avrupa’da bir grup arkadaş ülkeyle bağlantı içinde koordine etti. Kürdistan’ın dört parçasında, Avrupa, Rusya ve Ermenistan’da Toplumsal sözleşme birimleri oluşturuldu ve halka yönelik bilgilendirme, eğitim toplantıları yapıldı. Güçlü yapılan yerler oldu, aksayan yerler oldu. Tam planladığımız gibi yürümedi. Ama iki yıl içinde çok önemli bir tartışma, eğitim, gündemleştirme düzeyi yakalandı bu proje için. Fakat hareketimizin yaşadığı örgütsel sorunlar ve zorluklardan ötürü bu düzey ilerletilip, güçlü bir örgütlenmeye kavuşturulamadı. Uzun bir süre girdi araya tekrar gündeme gelmesi için.
Bu iki yılık süreç bize böyle bir çalışmanın önemli bir ihtiyaca cevap olduğu için büyük bir ilgiyle karşılandığını gösterdi. Verdiğimiz özgürlük mücadelesinin örgütlenmesini derinleştirmede, süreklileştirmede de bu çalışmanın önemli bir zemin olduğunu anladık. Yine hareketimizi, kadın özgürlük sorununa bakış açımızı kamuoyuna, değişik kadın hareketlerine ulaştırmada önemli bir diplomatik çalışma özelliği vardı bu çalışmanın. Etkili de oldu. Hareketi sadece bir ulusal kurtuluş mücadelesinde rol üstlenmiş bir kadın hareketi değil aynı zamanda kendisinin ve dünya kadınlarının yaşadığı sorunlara duyarlı, ilgili ve güçlü ideolojik-felsefik bakış açısıyla çözüm sunabilen bir kadın hareketi kimliğine sahip olduğumuzu bu çalışma vesilesiyle de anlatabildik. En önemlisi de toplumda ağır sorunlar yaşayan kadınların bu sorunların mahkumu değil, farkındanlığını taşıyan ve kurtuluşunu tartışıp kendi adına sözleşme prensipleri belirleyecek bir değişim dönüşüm içinde olduğunu topluma anlatması açısından da önemliydi.
 

Peki neden kadın, toplum ve sözleşme? Bu kavramlardan ve bu kavramlar arası ilişkiden anlaşılması gereken şey nedir sizce?


Kadın ataerkilliğin oluşum ve kurumlaşma aşamasından günümüze kadar sadece özgürlük sorunu yaşamıyor, var olma, kendini insanca yaşatabilme sorunları yaşıyor. Kadın böyle bir sorun yaşıyor demek toplum böyle bir sorun yaşıyor demektir. Çünkü toplumsallığı yaratan ve sürdüren kadındır. Toplumun yarısından fazlası kadındır. Çocukları da kadınla analık bağı üzerinden ele aldığımızda toplumun üçte ikisinden fazlası kadındır diyebiliriz. Kadınla ilgilidir, kadının etkisi altında ve kadınla etkileşim içindedir. Erkeğin kadınla karşılıklı etkileşimini de gözönünde bulundurursak toplum, toplumsallık asla kadından bağımsız ele alabileceğimiz bir olgu değildir. Kadın eksenli sistemler dünyanın her yerinde onbinlerce yıl yaşamış gerçekliklerdir. Bunun tartışma götürür bir yanı yoktur artık. İşte başlangıçta belirttiğim ataerkilliğin oluşumu ve kurumlaşması kadın-toplum ilişkilenmesini her yönüyle sakatlamıştır. Erkeği ve erkekliği de sakatlayarak. Başlangıçta kadın demek toplumsallık, toplum demekse kadın demektir. Ancak ataerkil süreçle kadın toplum dışına, toplumsallık dışına sürülmek istenmiştir. Yarattığı ve geliştirdiği, kendisinin varolma biçiminin dışına sürülmek nasıl yaşamsal olarak mümkün değilse, toplumla kadın ilişkisinde de mümkün olmamıştır tabii. Ama varolduğu ve sürekli kıldığı bunu doğası gereği yaptığı bir olguyla sürekli savaşır hale getirilmek bu ilişkiyi sakatlamıştır. Öz kolay değişmez,değişmemiştir ama bu kadın-toplum ilişkisinin tanınmaz hale getirilmediğini iddia etmemize de izin vermiyor. Eril hükümlere, kutsallıklara ve geleneklere göre yaratılan Reber Apo’nun deyimiyle inşa edilen toplumsal gerçeklikler kadının adeta canına, ruhuna ve duygularına okumuştur. Bu toplumsallık içinde şekillendirilen kadın da kendi yaratımı olan toplumsallığın canına okur hale getirilmiştir. Bugün sadece kadın cinseliğinin ve beden denetiminin toplumsal yıkımda ne düzeyde kullanıldığını gözönüne getirelim. Bu nasıl gerçekleşti. Hangi serüvenler, olaylar, trajediler, kahramanlıklar, ihanetler, unutuşlar, kaybedişler ve zaferler zincirinin halkaları olarak günümüzde böyle varlığımızı tehdit eder bir düzey kazandı? Sorularına yanıt bulmamız için kadın ve toplum demeliyiz. Birbiriyle varlık bulan bir ilişki gerçeğinden birbirini tüketerek varolmaya çalışan ( ya da yok olan) bir ilişki gerçekliğine nasıl gelindi anlamalıyız. Anlamak için de taa başlangıcımıza gidip kadın-toplum demeliyiz. Bu yüzden sözleşmemiz kadının toplumsal (toplumla) sözleşmesidir. Şu yanını da eklemek istiyorum; doğa, evren dişil özelliklerle var olmuştur. Bunun evrimsel doğal bir gelişim seyri içinde gelişen toplumsallık da bu özellikleri başlangıcından itibaren yaşamıştır, taşımıştır. Çünkü doğa ananın bağrında ve anakadının ellerinde doğmuş, büyümüştür. Toplum ve kadın demek her iki olguyla toplumsal tarihinin gerçeklerine göre yeniden özgürce, sevgiyle ve emekle birbirleriyle ilişkilendirmek demektir. Eril düşünce dünyasının ve yaşam tarzının ters yüz ettiği kadın-toplum ilişkisini yeniden aralarındaki yabancılaşmayı kırarak yaratmak içindir. Sözleşme de bunun prensiplerini, ilkelerini belirlemenin ismidir. Nasılını, niçinini, ne kadarını, neredesini, hangisini belirlemenin adıdır. Inanna’nın Enki’den büyük bedeller ödeyerek geri(Enki onları çalmıştı) aldığı 104 Me’nin kadını da erkeği de içine alacak tarzda yeniden canlandırılmasıdır da diyebiliriz.


Roza arkadaş bildiğimiz kadarıyla Pelşin arkadaşın özetlediği süreçler içerisinde sizde yer aldınız. Ayrıca son süreçlerde de bu konuda yoğunlaştığınızı biliyorum. Size sormak istediğim şudur; Toplumsal sözleşmenin toplumsal dönüşümdeki rolü nedir? Bu proje hangi esaslar üzerinden devam edecek?


Neolitik dönemde yaşamın yaratıcısı olan ve toplumsallaşmanın gelişiminde temel rol oynayan kadın olgusu, sınıflaşmalarla birlikte gelişen iktidar ve onun yürütücü gücü olan devletin ortaya çıkmasıyla günümüze kadar sürekli kaybolmayla karşı karşıya kalmıştır. Uygarlık tarihi; geliştirilen erkek egemenliğine dayalı iktidarlaşma, sınıfsallaşma, askerileşme ve dinleşme olgularının geliştiği, özünde baskı ve sömürüye dayalı olarak kendisini kurumsallaştırarak sistemleştirmiştir. Toplumda ciddi parçalanmalara neden olmuştur. İlk başta kadınla erkeğin toplum içerisinde parçalanması yaşandı. Ardından bu derinleşerek devam etti. Toplum, alt ve üst toplum olarak parçalandı. Giderek doğa ile insan arasında parçalanma yaşandı. Kapitalist modernite ile iktidar aygıtları daha da derinleştirilerek, her şeye sahip olma hedeflenerek parçalanmalar daha da zirveleşir. Öyle ki, milliyetçilik adına menfaatleri için halklar birbirine karşı savaştırıldı. Dincilik adına mezhep çatışmaları geliştirildi, cinsiyetçilik ideolojisi ile kadın tamamen tahakküm altına alındı. Bilim adına özne-nesne, biz-öteki vb. gibi ikilemlerle insanlığın birbirini yok eden uçlara dönüştürülmesi yaşandı ve her şey paramparça edildi. Böylece kadınla birlikte tüm toplum iktidarın temel nesnesi haline getirilerek, toplumsal ahlakın çözülüşü had safhaya vardırıldı.
Günümüzde ekonomik, sosyal, siyasal, endüstriyel, toplumsal alanda ciddi tıkanmalar ve aşınmalar yaşanmaktadır. Doğanın aşırı tahribatından doğal kaynakların tükenişine, nüfus artışından nükleer silahların üretimine, büyüyen işsizlikten yoksulluğa, toplumsallığın yitirilmesinden aşırı bireyciliğin hortlatılmasına, erkek egemenlikli ideolojinin tecavüz kültüründen kadının metalaştırılmasına kadar yaşam adeta çekilmez hale getirilmiştir. Özellikle de tüm alanlar egemen güç olan erkeğin eline geçtikçe kadının zayıflığı daha da kurumlaştırılmıştır. Adeta zayıf cins inancı pekiştirilmiştir. Böylece toplum ve bireyin zihniyet ve davranış yapısına mülkiyetçi ve köleci her duygu ve düşünce yerleştirilmiştir. Kısacası baskı, sömürü, tahakküme dayalı, eşitsizliğin, adaletsizliğin, tüm çirkinliklerin, kötülüklerin, vicdansızlığın esas kaynağını oluşturan 5 bin yıllık erkek egemenlikli sistem gerçeği, tarihi kendisiyle başlatarak insanlığı hakikatten kopartarak ona yabancılaştırmaktadır. ‘Tek doğru, hakikat benim’ diyerek toplumun ve insanın düşünce yapısına, zihniyetine müdahale etmekte dolayısıyla darbe vurmaktadır. Ve bunu da bilim adına yapmaktadır. Halbuki toplumun varoluşunun sürdürülmesi, korunması ve beslenmesinde bilim-bilginin çok önemli bir rolü sözkonusudur. Ancak uygarlık tarihi bilim üzerinde tekelini kurarak bunu toplumdan tamamen kopartmıştır.
Bu anlamda toplumsal sözleşme; hakikate ihanet temelinde çarpıtılmış, tersyüz edilmiş olan tarihin başta kadın olmak üzere toplumsallığın lehine dönüştürülmesi temelinde sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki, bilimsel ve cinslerarası ilişkilere kadar bütün boyutları kapsamına alan, özgürlük sorununa cevap niteliğini taşıyan, toplumsal sorunların çözümünü içeren, zihniyet-vicdan ve ahlaki devrimi ifade etmektedir.
Zihniyet alanında yaşanan krizin ve tıkanmanın aşılmasında hakikate ulaşmada entelektüel alanda ciddi çabaları gerektirmektedir. Bunun için her şeyden önce yaşadığımız kapitalist moderniteyi tüm unsurlarıyla güçlü bir eleştiriye tabii tutarak ona karşı direnmek kadar toplumsal yapının bilimsel, felsefik, ideolojik analizi yapılarak, alternatif bir yaşam seçeneğinin açığa çıkarılması, kaybedilen toplumsal hakikatin yeniden bulunmasına ihtiyaç vardır. Erkek egemenlikli sistemin cinsler ve toplum aleyhinde geliştirdiği eğitim kurumlarına alternatif olarak sorunlarımıza ve ihtiyaçlarımıza cevap teşkil edebilecek, siyasal ve kültürel akademilerini oluşturmak büyük bir önem taşımaktadır. Yine erkeğin tekelinde bulunan sosyal bilimler cinsiyetçi olmakla birlikte birçok alanda bilim dallarını geliştirirken, tüm toplumsal çelişkilerin ana merkezinde yer alan kadın sorunu ve gerçeğini bunun dışında tutmakta, dolayısıyla gerçekleri örtbas ederek, insanlığın çözüm bekleyen sorunları karanlığa gömülmektedir. İşte tam da bu noktada özel bir alan olarak kadın biliminin, yani jineolojinin geliştirilmesi şart olmaktadır. Feminizm de dahil, estetiği, etiği kapsamına alacak bir kadın bilimi aynı zamanda kadının esas işi olan ekonomi alanına da yönelmesi gerekmektedir. Çünkü kadının en temel kutsal mesleği olan ekonomi, iktidar-devlet ve sermayedarlar tarafından gasp edilerek tarih boyunca sınırsız savaş, çatışma, bunalım ve kavgaların nedeni haline dönüştürülmüştür. Bu anlamda ekonominin mutlaka toplumsallaşmaya dayalı, ekolojik ve verimlilik temelinde yeniden örgütlendirilmesi gerektiği dikkate alınarak ekonomi karşıtı güçlerin elinden alınması gerekmektedir.
Bu temelde tarihte ve toplumdan adeta silinen ve yok edilen kadın gerçeği demokratik ekolojik toplumun, toplumsal yaşamın yeniden şekillenmesinde özgürlükçü, adaletli, eşitlikçi, demokratik özne olarak rol oynayacaktır. Toplumun en köklü dönüşümü, kadının sağlayacağı dönüşümle belirlenecektir. Bu da ancak sağlam bir duruş, örgütlenme ve ideolojik netlikle mümkündür. Bunun için bölgesel ve uluslar arası alanda kadınların oluşturacakları, onları ortak platformlarda buluşturacak, ortak örgütlenmelerini yaratacak konfederal örgüt modellerinin yaratılması, acil bir ihtiyaç ve görev olarak kendisini dayatmaktadır.
Önder Apo son savunmalarında ahlaki ve politik toplum kavramını gündeme getiriyor. Ve bu konuda çok ufuk açıcı değerlendirmeleri var. Roza arkadaş sizce son savunmalarla birlikte toplumsal sözleşmeyi ahlaki ve politik toplum perspektifine nasıl yedirmek gerekiyor?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi uygarlık sistemi toplumsal gerçeklikler ve doğası üzerinde sömürü ve iktidar tekellerini inşa ederek günümüze kadar varlığını korumuştur. Toplumsal hakikat; ilkel, feodal, köleci, kapitalist, sosyalist, modern vb. gibi nitelemelerle parçalara bölünerek üzerine perde çekilmiştir. Bu gerçeklik; insanlığın başlangıcındaki ana-kadın eksenli toplumsallaşmayı ifade eden, sömürüye, tahakküme dayanmayan, doğayla uyumlu, cinsler arası dayanışma, tamamlayıcı ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri esas alan doğal toplumdan ciddi bir sapma ve kopuşu beraberinde getirmiştir. Doğal toplumun komünal olan temel demokratik değerlerini kapsayan ve yeni toplumsallığı ifade eden ahlaki ve politik toplum gerçeği her ne kadar aşındırılarak geri planda tutulmaya çalışılmış olsa da, insanlık hiçbir zaman bundan vazgeçmemiştir. Binlerce yıldır gelişen ve devam eden savaşlar, çatışmalar bunun somut ifadesi olmaktadır. Yani ezilen, sömürülen, hakları gasp edilen halklar, topluluklar tarih boyunca sürekli direniş içerisinde olmuşlardır. Bunun bedelini de en fazla ödeyen ise kadın gerçeği olmuştur.
Ahlaki ve politik toplum özünde demokratik, özgürlük ve eşitlik içeren bir karakterde olması itibariyle bunun yaşamsallaştırılmasında da en fazla kadın cephesinden verilmesi gereken cevaplar, atılması gereken adımlar olmaktadır. Bu anlamda kadının özgür toplumsal sözleşmesi ahlaki ve politik toplumun inşası ve onunla sözleşmesini ifade etmektedir. Kadın bu anlamda kendi tarihiyle yüzleştikçe, onunla hesaplaştıkça kendisini yeniden var edecek, özgür kılacaktır. Kendisiyle birlikte toplumun tüm alt ve üst kurumlarında genel bir özgürleşmeyi, adaleti yaratacaktır. Kötülüğün yerine iyiliğin, karanlığın yerine aydınlığın, çirkinliklerin yerine güzelliğin, savaşın yerine barışın, ayrımcılığın yerine farklılık içinde birliğin, eşitliğin, zenginliğin ve özgürlüğün, toplumsal huzurun hakim olduğu bir yaşam, bir dünya kazanılacaktır.


Roza arkadaş da belli düzeyde ortaya koymaya çalıştı siz de biraz açabilirsiniz. Pelşin arkadaş siz toplumsal sözleşmenin amacını nasıl tanımlayabilirsiniz ve sizce toplumsal sözleşmeyi nasıl ele almak gerekiyor?


Toplumsal sözleşmenin amacı nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizin hayalini ve umutlarını gerçekleştirmektir. Yaşamak istediğimiz toplumu gerçek kılmaktır. Yaşamsal kılmaktır. Sözleşme sadece verilecek çabaların kanalize edileceği bir yolu ifade edebilir. Yoksa çokça eleştirdiğimiz gibi toplum mühendisliğine girmeyeceğiz tabii ki. İnsanlar toplum ütopyalarını, projelerini ve bunun felsefesini ahlakını geliştirdikçe bu sözleşmenin ilkeleri de buna göre şekil kazanacak. Bu anlamda toplumsal sözleşme canlı, dinamik bir olgu olarak algılanmalıdır. Devletçi şekillenmedeki katı, değişmez ya da dokunulmazlığı sağlamlaştırılmış kurallar yığını gibi olamaz tabii ki, olmayacak. Ama kemiksiz, nereye yöneleceği, yorumlanacağı belli olmayan bir şekilsizlik de olmayacak. Çeşitliliği, esnekliği, farklılıkları gözeten, toplumun ve kadının değişen sorunlarına ya da ihtiyaçlarına göre şekil kazanacak bir sözleşme canlanıyor benim kafamda. Benim algım böyle yorumluyor. Bu sözleşmenin temel yönü Önderliğin kapsamlı çözümlediği özgür- politik- ahlaki toplumu mücadeleyle yaratmaktır. Bu toplumun aynı zamanda sürekli tartışma ve çözüm arama halini de ifade ediyor. Bu tartışmalar sürekli toplumun üzerinde örgütleneceği ilkeleri de oluşturacak. Bu anlamda bu konuya ilişkin yaptığımız bazı tartışmalarda gelen bazı görüşler de oldu. Sözleşme ve anlaşmanın devletçi toplum kavramları olduğu ve bizim böyle isimlendirmemizin fazla yerinde olmadığı belirtildi. Bunun da haklı yönleri var ama başlarken amacımız kadınla toplum arasında çok uzun bir geçmişi olan ama günümüzde yok sayılan ilişkiyi görünür kılmak, gündemleştirmek ve tartışamaya açmaktı. Ve bununla birlikte gerçekleşen ataerkil toplumsal şekillenmenin kadını tek yanlı belirlediği ya da kadına tek yanlı dayattığı tüm şekillenmelerden ve kurallardan bir boşanmayı ilan etmekti. Biz toplumsallığı var eden anakadın gerçeğinin mirasçılarıyız. Toplumsallığı kendi öz geçmişimizle ve kendi değerlerimizle yeniden ele alıyoruz ve biz de toplumun bir muhatabıyız. Bize rağmen bize bir gerçekleşme belirleyemezsiniz. Toplumla kadın artık birbirini besleyen ve büyüten, var kılan ilişkilenmesini yaratacaktır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bunun temel prensiplerini belirleyecek. Tabii başlangıçtan bugüne kadar herkesimden görüşlere açık olarak.
Biz bu toplumsal sözleşme ile kadınlar aleyhine olan tüm düzenlemeleri bozmak istiyoruz. Erkek ve kadın arasında her ikisinin farklılıklarının da farkında olarak bir toplumsal yaşamı özgürlük temelinde yaratmak istiyoruz. Bu konudaki hayallerimizi somutlaştırıyoruz bu sözleşmeyle. Toplumu kadınların ne istediğinin farkına vardırmak istiyoruz. Toplumsal çalışma yapan tüm kesimlerin kadının özgürlük ve toplumsal sorunlarını görerek tartışmasını sağlamak istiyoruz. Kadınların gerek kendileriyle gerekse toplumla ilgili tüm konularda muhatap olduğunun ve yok sayılamayacağının bilincini, örgütlülüğünü ve mücadelesini geliştirmek istiyoruz bu szöleşmeyle. Tv ektanlarına yansıyan bir çok değişik toplantının, konferansın, zirvenin görüntüsü en az yüzde 95 erkektir. En fazla yüzde beş kadındır. Ama aldıkları kararlar kadınlar ve çocuklar başta olamak üzere tüm toplum yaşamının yüzde yüzünü belirlemeye dönüktür. Biz bu oranların yarattığı toplum mühendisliğini, toplumsal trajedileri aştırmada önemli bir yoğunlaşma ve etkinlik olarak ele alıyoruz toplumsal sözleşme çalışmamızı.


Son bir soru olarak Pelşin arkadaş, Kadın Özgürlük Hareketi olarak 8 Mart’ın Yüzüncü yıldönümüne denk gelecek bir biçimde yeniden Toplumsal Sözleşmeyi gündeminize aldınız. Bununla amaçladığınız neydi?


Aslında 2002 yılından itibaren Kadının Toplumla Sözleşmesinin uluslarası bir konferansla ele alınıp uzun vadede bir kadın anayasasının hedeflemesini tartışıyorduk. En son PJA 5. Kongresinde Toplumsal Sözleşme ile ilgili o güne kadar yapılan çalşmaların bir dökümünü yapan ve önümüzdeki sürece yönelk planlama oluşturan bir tartışma gerçekleştirildi. Bu çalışma için özel bir grup örgütlendirildi. Sonrasında gerçekleştirilen KJB Kadın Kurultaylarında da bu çalışma sürekli gündemimize geldi. 2. KJB Kadın Kurultayında da Kadın Anayasasını geliştirmeye dönük bazı kararlar alındı. Gruplar oluşturuldu. Belli bir yoğunlaşma da oluştu. Aslında bir anlamda geçmişte gündemleştirdiğimiz Toplumsal Sözleşme çalışmasını hareket olarak daha güçlü ve yeni paradigmaya uygun yeniden bir ele alış oldu. Hem de 8 Mart’ın yüzüncü yıldönümü vesilesiyle dünya kadınlarına bir çağrı, davet anlamını taşıyor. Bu yüzyıllık süreçte kadınlar olarak elde ettiğimiz kazanımlar kadar büyük mücadelelere rağmen başaramadığımız çalışmaları ele aldık bildiride. Aynı zamanda dünyanın her yerinde insanlığın yaşadığı ortak sorunlara, kadın özgürlük sorunlarına, çevre, nüfus, savaş sorunlarına çözüm yaklaşımımızın ana hatlarını ifade ettik bildiride. Bu temelde kadınların toplumla yeniden sözleşmesinin temel kriterlerini, prensiplerini nasıl ele aldığımızı belirttik. Ve bu yüzüncü yılda kadın hakları ve özgürlüğü için mücadele etmiş tüm kadınların anısına bağlı kalmanın gereği olarak özgürlük iddiası olan tüm kadın çevrelerinin bir araya gelip tartışabileceği bir platformu örgütleme önerimizi yaptık. Bu bildiri bir çok dile çevrilip ilgili kadın çevrelerine gönderilecek 8 Marttan önce. Ve ortaklaştırmaya çalışacağız görüş ve önerilerimizi. Yani kadınlar olarak insanlığın yaşadığı tüm sorunlara kadın cephesinden yaklaşım ve önerilerimizi ifade ettik. Önerilerimizi sekiz madde de topladık. Bu önerilerden biri de Dünya Kadın Kurultayı çağrısıydı.
Bu bildiri 2001 yıılından (aslında öncesini de ele alırsak yaklaşık 15 yıllık çalışmamızın) itibaren yürüttüğümüz toplumsal sözleşme çalışmamızın yeniden gündemleştirilmesi kadar layık olduğu ürünleri ve sonuçları da toparlamayı, artık gerektiği gibi pratikleştirmeyi de amaçlıyor. Önderliğin son savunmalarıyla ulaştığı felsefik derinlikle ele aldığımızda bu çalışma sadece kadınlar için değil toplum için mutlaka başarmamız gereken bir çalışma olmaktadır. Bu 8 Mart’ın gerçek anlamına olduğu kadar, özgür ve demokratik bir toplum hayaliyle şehit düşen binlerce yoldaşmıza da layık bir cevap olacaktır.

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır