DEĞERLENDİRMELER
ERKEK EGEMENLİKLİ SİSTEM TECAVÜZCÜDÜR...
Şerda Mazlum


İçerdiği ideolojik anlamlar itibariyle tecavüz kültürü birçok yönüyle irdelenmeyi, analize tabi tutulmayı, çözümlenmeyi ve aşılmayı bekliyor. Yaşamın tüm ayrıntılarının tecavüz kültürünün kanunları ile belirlenmesi ve hemen herkesin bir biçimde tecavüze uğraması bunun aciliyetini daha fazla dayatıyor. Yaşamı, insan ilişkilerini, siyaseti, bilimi, duyguyu ve düşünceyi hatta fiziki varlığı dahi bitiren ya da zehirleyen erkekçiliğin en somut ifadesi tecavüz kültürü daha doğrusu kültürsüzlüğünü doğru tanımlayabilmek oldukça önemli. Son yıllarda giderek artan bir sıklıkta tecavüz ve taciz olaylarıyla karşılaşıyoruz, buna ilişkin haberler dinliyoruz ya da bir yakınımız veya arkadaşımız kesinlikle böylesi bir saldırıya maruz kalıyor. Birçoğumuzun zihnindeki tecavüzcü imgesi eski Türk filmlerinde özellikle de kadınların kafasında ve yüreğinde izler bırakan tecavüzcü Coşkun tiplemesi oluyor. Aslında bu da erkek egemenlikli sistemin hedef saptırrma yöntemlerinden biri. Sistem kendisini bir bütün hedef olmaktan çıkarmak için gaddar, hain, psikopat tiplemeleri tecavüzcülük kavramıyla özdeşleştiriyor ve biz kadınların gözlerine ince, fiyakalı, iyi aile çocuğu tiplemeleriyle mim çekiyor. Oysaki son yıllarda yapılan araştırmalar şöylesi bir gerçeği de açığa çıkarmıştır ki fiziki tecavüz ve tacizle karşılaşanların % 85’i daha öncesinde tanıştıkları kişiler tarafından saldırıya uğruyorlar. Tecavüze uğradığı yetmezmiş gibi daha sonrasında da bu iğrenç saldırının ceremesini çeken de yine kadının kendisi oluyor. Tecavüzcü kültür üzerinden kendini geliştiren sistem içerisinde kadın her zamanda, her mekânda ve koşulda suçlu oluyor. Tecavüz erkeğin elinin kiri kadının ise yüzünün karası olarak görülüyor. Bu sorunla sadece Ortadoğu’da bu biçimde karşılaşılmıyor. Dünyanın neresine gidersek gidelim kadınlar aynı makûs talihi paylaşıyor. Kadın konusuna gelince erkeğin doğulusu, batılısı, Arabı, Kürdü, Almanı, Türkü, İngiliz’i, aydını, köylüsü fark etmiyor. Belki de dünyada erkeklerin üzerinde en rahat anlaşabilecekleri ve buluşabilecekleri tek gerçeklik kadına içerilmiş kölelik üzerinden erkeğin kendi tecavüz kültürünü yaygınlaştırması oluyor. Gerçekleştirilen araştırmalar sonucunda ulaşılan istatistiklere göre insanlara bir tecavüz olayı ile ilgili düşünceleri sorulduğunda her üç kişiden biri kadının davranışlarının, giyiminin, hal ve hareketlerinin gerekçe olduğunu düşünerek kadını sorumlu görüyor. Erkeklerin çokça dillerine pelesenk ettiği gibi fingirdeyen ve kaşınan kadınlar tecavüzü hak ediyor. Oldukça sık kullanılan ATAsözü olan “dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek havlamaz” ya da bu sözün başka bir versiyonu biçiminde “kancık yalanmazsa itte dolanmaz” sözü kadının uğradığı tecavüzde dahi günahkâr olarak değerlendirildiği gerçeğini çok çarpıcı bir biçimde ifade ediyor. Yani kadın fingirdemese, kaşınmasa erkeği tahrik etmese erkekte tecavüz etmeyecek. Hiç kimsenin aklına erkeğin suçlu olabileceğini düşünmek kolay kolay gelmiyor. Çünkü erkek egemenlikli sistemin kendisi tecavüzcüdür. Erkek egemenlikli sistemin tecavüze karşı mücadele etmesi demek kendi mezar kazıyıcısı olması demektir.
Çokça sanıldığı gibi tecavüz kadına ve onun bedenine indirgenebilecek bir olgu değildir. Tecavüz erkek egemen sistemin en temelde üzerinde oturduğu yapılanmadır. Tabii bu kültür salt cinsel içerikleri itibariyle ele alınamaz onun da ötesinde ideolojik bir içeriği vardır. Ve esas olan da bu yönünü tanımlayarak mücadele edebilmektir. Tecavüz ve tecavüzcülük erkek egemenlikli sistem tarafından kadının her şeyinin, bedeninden başlayarak, ruhunun, duygularının, düşüncelerinin ele geçirilmesi, kadının da savunmasız bir biçimde buna mahkûm edilmesi sürecidir. Tecavüz kültürünün oluşum ve gelişim süreci, içinde çok büyük hilelerin, komploların hatta katliamların var olduğu bir süreçtir. Bir avcının avı yakalamak için kurduğu tuzağa benzeyen bu süreç erkek egemenlikli uygarlığa geçişle birlikte başlamıştır. Bu tuzağa düştükten sonra ise kadın soyu cinsel, kültürel, ideolojik, siyasal ve sosyal bir kırılma yaşamıştır. Zamanın ilk dönemlerinden bu yana mağara duvarlarında, papirüslerde, tarihi eser kalıntılarında oldukça doğal bir biçimde cinsel birleşme tasvirlerine rastlanmaktayken daha sonrasında egemenliğin kendisini öncelikle ilk sömürge nesnesi olan kadın bedeninin sömürüsü üzerinden kurumlaştırmasıyla yaşam doğal akışından sapmıştır. Yaşamın doğal akışından sapmasıyla yani erkek egemenlikli uygarlıkla, özellikle de 1970’lerden itibaren, birlikte gündelik yaşamın bir parçası haline gelen tecavüzcülük patronların bu işten milyarlarca kar elde ettiği bir sektör ve endüstriye dönüşmüştür. Sinema, internet ve medya aracılığıyla pornografinin yaygınlaşması bunun önemli bir parçası olmuş ve özellikle de internet aracılığıyla erişim rahatlığının sağlanması çocukların ve gençlerin sistemin birer tecavüzcüsü olarak yetişmesine neden olmuştur. Ve izlediklerini yaşamlarında uygulama arayışı içerisine girmişlerdir. Geçtiğimiz yıllarda Antalya’da onüç- onbeş yaşları arasındaki birkaç erkek öğrenci bir kız öğrenciye tecavüz eden erkek arkadaşlarını kameraya çekmiş, yine tecavüz ve taciz görüntüleri internetten en çok izlenen görüntüler arasında yer almıştır. Irak’ta ABD askerlerinin tecavüzüne uğrayan masum kadınların görüntüleri internet sayfalarında yayınlanıyor. Erkeğin kadın bedenini ele geçirmesi, fethetmesi ve kendi arzuları doğrultusunda kadına egemen olmaya çalışması çok çarpıcı bir biçimde işgal edilen ülkelerin topraklarına tecavüz edilmesinin de göstergesi oluyor. Kadına tecavüz edilerek bir bütün o toplum tecavüze uğratılıyor. Cinsel taciz ve tecavüz erkek egemenlikli sistemin devamını sağlamanın da bir yolu oluyor. Ataerkil devletçi sistem eksik, zayıf ve ezilen gördüğü her ulusa, her sınıfa, her bireye tecavüzü kendine hak görüyor. Anlattıklarımızın daha da somutlaşması için bu konuya ilişkin yaptığımız araştırmaların bazılarını kısada olsa güncel yönleriyle aktarmak sanırım daha sonuç alıcı olacaktır. Dünyada ortalama her altı dakikada bir kadın tecavüze maruz kalıyor, Güney Afrika’da her 90 saniyede bir kadına tecavüz ediliyor. Irak ve Bosna’daki savaşların ilk aylarında on binlerce kadına tecavüz edilmiş. İngiltere ve Galler’de her 20 kadından birinin mutlaka tecavüze uğradığı tespit ediliyor. Kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün en yoğun yaşandığı ülkelerin başında Ortadoğu ülkeleri geliyor. Batıda da oldukça yoğun bir biçimde yaşanan tecavüz ve taciz olayları aşırı liberal anlayışların sonucunda gerçekleşen çarpıklıkların sonucuyken Ortadoğu’da ise muhafazakârlık ve tutuculuğun yarattığı bastırmaların patlaması sonucunda açığa çıkıyor. 2006 yılında Van’da henüz 14 yaşındayken tecavüze uğrayan Naile Erbaş doğum yaptıktan sonra ailesi tarafından öldürülüyor. Tecavüzcü sistemin ve erkekliğin kefaretini çocuk kadın Naile Erbaş ödüyor. Bundan çok daha iğrenç ve duyanların aklında ve yüreğinde asla unutamayacakları izler bırakan bir olayda yine Türkiye’nin en batısında İzmir’de yaşanıyor. Onyedi aylık bir bebeğe tecavüz ediliyor. Defalarca tecavüze uğradığı sağlık kontrolleri sonucunda tespit edilen onyedi aylık bebek çocuk yuvasına teslim ediliyor. Ve on yedi aylık bu kızbebek yaşadığı travmadan ve korkudan dolayı yürüyemiyor ve konuşamıyor. Bir başka yerde bir kadına onbir erkek tecavüz ederek bunun görüntülerini cep telefonuna çekiyorlar ancak kadın fahişe olduğu için tecavüzü hak ediyor, bir başka yerde ise doksan yaşındaki bir kadına tecavüz edip daha sonra öldürüyorlar. Erkekler doksan yaşındaki yaşlı bir kadından onyedi aylık bir çocuğa saldırıyı kendilerine hak görüyorlar. O anlıkta olsa güdülerini tatmin etmek için karşılarındakini bir nesne olarak görmeleri yetiyor onlar için. O anlıkta olsa insan olduklarını unutuyorlar. Karşılarındakinin kadın olduğu ve kendilerinin erkek olduğu dışında hiçbir şey kalmıyor akıllarında. Güdülerini tatmin etmek için her yolu mübah olarak görüyorlar. Yaşanan bu durumların psikolojik, biyolojik olarak izahından çok sosyolojik olarak çözümlenmesi ve izaha kavuşturulması gerekiyor. Çünkü tecavüz kültürü ahlaki ve politik topluma saldırı üzerinden kendini var etmiştir. Ahlaki ilkelerin güçlü bir biçimde yaşamsallaştırıldığı bir toplumda tecavüz kültüründen bahsedilemez. Örneklerde de çarpıcı bir biçimde gördüğümüz gibi tecavüz kültürü hiçbir ahlaki ve politik toplum ilkesini tanımaz.
Ortadoğu’nun bir başka ülkesi olan İran’da ise Doğu Kürdistan’ın Sine kentinde doğan Nazanin Mahabadi Fatehi beş yaşındaki yeğeniyle birlikte Tahran’daki bir parkta dolaşırken üç kişinin saldırısına uğruyor. Onyedi yaşındaki Nazanin Mahabadi Fatehi kendisini bıçakla korumaya çalışırken tecavüzcülerden birini yaralarken diğerini öldürüyor. Kendisini ve yeğenini savunmak ve tecavüze karşı korumak için meşru savunma hakkını kullanan Nazanin tecavüzcü bir kurum olan erkek devleti tarafından tutuklanıyor ve daha sonrasında idamla yargılanıyor. Nazanin meşru savunma hakkını kullandığı ve kendini savunmasını bildiği için suçlu bulunuyor. Nazanin eğer saldırılara karşı koymasaydı kendisine tecavüz eden kişiyle evlenmek zorunda kalacaktı ya da yüz kırbaç cezasına çarptırılacaktı. Şimdi ise kendisini savunduğu için idam cezası alıyor.
Aslında bu örneklerin adlarını değiştirsek anlatılan hikâye hep aynıdır, acı çekenler kadınlardır, mağdur olan kadınlardır, gözyaşlarına boğulan, tecavüze uğrayan, intihar eden ve katledilen kadınlardır. Tüm bunları yaşamalarına rağmen suçlu bulunan da kadınlardır. Bu nedenle sorun sadece konjoktürel durumlarla, güncel politikalarla ya da kendi güdülerine yenilen erkeklerin saldırganlığıyla açıklanamayacak kadar kapsamlıdır. Tecavüz kültürünün en çirkin ve barbarca biçimi kişinin istemi dışında zorla bedenine yönelim olsa da bu kültür salt bedensel saldırıyla ele alınamayacak kadar yapısal ve köklü bir sorundur. Tecavüz kültürü erkek egemenlikli sistemin ontolojik gerekçesidir. Dolayısıyla tecavüz kültürünün aşılması erkek egemenlikli sistemin aşılması anlamını taşımaktadır. Erkek egemenlikli uygarlığın aşılması da salt kampanyalarla gerçekleştirilemez. Kampanya sadece bir adım olabilir, mücadeleye bir ivme kazandırabilir, süreklileştirebilir. Bu nedenle “tecavüz kültürüne karşı direnelim mücadeleyi yükseltelim” kampanyası aslında sistemin ontolojik gerekçelerini hedeflediğinden radikal ve köktenci bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Ataerkil devletçi sistem kendisini yaşamın en küçük ayrıntılarına kadar sızdırdığından kaynaklı böylesi kapsamlı ve bütünlüklü bir gerçeklik karşısında yürütülecek olan mücadele de çok yönlü olduğu kadar ideolojik, siyasal, kültürel ve öz savunma yönleriyle de bütünlük arz etmelidir. Çünkü dünyanın neresine bakarsak bakalım toplumsal yozlaşma, iradesizleştirme, kimliksizleştirme, insan pazarlama, her türlü hakka tecavüz özellikle kadın üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ki bu da kadın soyuna yapılan ve yapılabilecek en büyük hakarettir. Kadın evinin içinden tutalım da sokakta, işte, okulda her yerde erkek egemenlikli sistemin korkunç baskılarına, fiziki ruhsal şiddetine maruz kalıyor. Kadın etrafından gerçekleştiren toplumsal dejenerasyon ve iradesizleştirme şimdi dünyanın her yerinde en temel sorun haline gelmiştir. Ve kadın hareketlerinin mücadelesi gelişme gösterdikçe bu tip olaylar daha fazla gün yüzüne çıkmaya, tartışılmaya ve aşılmaya çalışılıyor. Yapısal olarak ataerkil devletçi sistemi aşmayı hedeflemek kadar tecavüz kültürünün güncel örneklerine karşı da kadın hareketlerinin gündem yaratıp birlikte tavır geliştirmeye çalışmaları oldukça anlamlıdır. Bu tip sosyal sorunları kadın mücadelesinin kendi gündemini yaratarak yetkinleştirmesi kadının kendi sorunlarını tartışmaya başlaması, gündeme sokması örgütlü bir güç olarak ataerkil sisteme karşı mücadele etmesi sadece kadına bazı haklar kazandırmaz aynı zamanda o toplumsal yapının zihniyetsel değişiminin de önünü açar. Yine sisteme ait mevcut tek taraflı gelişen siyasi iradeyi, merkezileşmiş iktidarı, insan ilişkilerini, hatta aile ilişkilerini yeniden ele almayı gerektirir ki bu da ataerkil sistemin zihniyetinin aşılmasında çok belirleyici önemdedir.
Siyasete, gelişmelere, toplumsal sorunlara kadınca bakmaya başladığımızda, kadının emeğinin, mücadelesinin görülmek istenmese de önemli değişim ve dönüşümleri yarattığını görmekteyiz. Bu konuda yaşanan örgütlenme zayıflığı, egemen sistemi güçlendirir iken, örgütlenmede bir başarı kaydetmek ise egemen sistemi zayıflatır, gereksizleştirir. Zaten sistemin kadın emeğini, söylemini ve eylemini küçümsemesi de bu korkudan ileri gelir.
Kadın mücadelesi dünyanın bazı yerlerinde önemli gelişmelere yol açtı, bazı yerlerinde de zayıf kalması nedeniyle gerek kadın gerekse de o toplumu zayıflattı. Dünyamızın geneli ve Ortadoğu şimdi bu dengesizliği yaşıyor. Kadın birlikteliğini yaratarak bu dengesizliği ortadan kaldırmak, kendilerine kadınım diyenlerin en temel görevlerindendir. Kadının özgürlük uğruna harcadığı en küçük bir emek bile, söylenmiş en kısa bir cümle bile çok değerlidir, anlamlıdır. Dünyanın bu ağırlaşmış ve egemen erkek tarafından korkunç düzeylere getirilmiş yaşam gerçeğine karşı, kadın yüreğimizle, beynimizle ve cesaretimizle mücadele etmek, kendi kimliğimize ait değerlerle yeni özgür kadın, özgür yaşam, demokratik siyaset ve ilişki anlayışını geliştirmek çok önemlidir.
Diğer yandan kadının cins mücadelesi toplumsal, ailesel, şiddet boyutuyla yaşadığı, sorunlar karşısındaki mücadelesi daha aktifleşen bir boyuta ulaşmıştır. Geçmiş süreçlerde bu boyut, her ne kadar ideolojimizin temeli olsa da çok da fazla fiili örgütlenme veya politika üretme biçiminde yaşamsallaşamamış daha geride kalan bir boyut olabilmiştir. Ancak kadın özgürlük mücadelemizin gelişimi ile birlikte kadının toplumsal alanda yaşadığı sorunlara daha fazla giren, sorunlara girdikçe adım adım somut düşünce ve projeler geliştiren bir boyut kazanmaya başlanmıştır. Kimsenin namusu değiliz namusumuz özgürlüğümüzdür şiarıyla gerçekleştirilen kampanya bunun ilk adımı olurken tecavüz kültürüne karşı direnerek mücadeleyi yükseltme kararlılığı ikinci adım olmuştur.
Tarihin en zorlu ve karmaşık sorunlarından olan cinslerin özgürlük sorunu, bunu toplumda yer bulan bir özgürlük geleneğine dönüştürme sorunu, sürekli ve yoğunlaşmış bir emeği ve mücadeleyi gerektirmektedir. Toplumdaki kadına geniş bir yaşam alternatifini oluşturma, özgürlük soluğu haline gelme noktasında daha fazla mücadele gerekmektedir. Kadın mücadelesi boyutuyla verilen emeğin daha sonuç alıcı, genel tüm kadınlara ulaşacak ve yaygınlaştırılacak bir düzeye ulaşması hayati önemdedir. Dünyanın her yerinde artık en temel sorun olarak toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesi problemi hemen her güç tarafından bir şekilde gündeme getiriliyor. Devletler, sivil toplum örgütleri, kadın örgütleri, sol-sağ anarşist, ekolojist birçok çevre artık gözardı edilmeyecek bu sorunu görüyor ve kendince arayışlar geliştiriyor. Hiçbir çabayı küçümsememekle birlikte kadının özgürlük sorununu ideolojik, politik, örgütsel, meşru savunma, hukuki, kültürel, ahlaki, bedensel tüm yönleriyle bütünleyen bir yaklaşımla ele alma fazla görülmemektedir. Kadın özgürlük hareketimiz böyle bir komple yaklaşımı ideolojik olarak, yaşam ve mücadele anlayışı olarak geliştirmektedir. Ancak aşmamız gereken ataerkil devletçi sistem gerçekliğini dikkate aldığımızda kendi yetersizliklerimizi daha büyük bir cesaretle görerek ve gidererek pratikleştirmek durumundayız. Toplumda yaşanan her türlü sorun karşısında kadın duyarlılığı ve özgürlüğe susamışlık ile yaklaştığımızda, toplumun yeniden özgürlük ve eşitlik esaslarında inşa edilmesinde kadın temel aktördür. Ama bunu yapmadan sadece kadın sorunuyla ilgilenen ve bunun toplumsal dönüşümle bağlantısını kurmayan bir yaklaşım sergilenilirse marjinalleşen bir kadın grubu olmaktan öteye geçilemez. Yine kadın sorununu direkt genel sorunların çözümüne bağlayıp özgün bir yaklaşım sergilemezsek, bu defa da özgünlüğümüzü yitirir genelin içinde eririz. Bu nedenle cins sorunlarından tutalım ulusal, politik, ekonomik, toplumsal, kültürel tüm sorunlarda kadın bakış açısıyla çözüm üreten, direkt kadın kimliği ile çözümün adı olan bir mücadele çizgisi toplumda geliştirilmek durumundadır. Yine egemen sistemin gerek kapitalist biçimde gerek feodal biçimde gerekse de savaş rantçılığının kirli bir politika olarak geliştirdiği kadın katliamlarına karşı da artık sesimizi daha fazla yükseltmeli ve varolan tüm kadın seslerini birleştirmeliyiz. Yine bu tip olaylar karşısında birbirini sahiplenen ve etten duvar haline gelerek kadını koruyan bir örgütlenme ağını geliştirmeliyiz. Hiçbir kadınımızı bu sisteme kurban ettirmeyelim, bizim örgütlenme zayıflığımız bu canavarlaşmış ataerkil sistemin kendisini güçlendirmesi anlamına gelmektedir. Kadını baskı altına alan hangi zihniyetse, hangi kurumsa, hatta hangi kişiyse bunlara karşı özel politika üretip mücadele edelim. İşledikleri suça göre kendi ceza politikamızı geliştirelim. Bu zihniyetin böyle canının istediği gibi kendisini yaşatmasına asla izin vermeyelim. Kadının düşünsel kolektifliği, ortak aklı yaratıldığında muazzam bir yöntem zenginliği, mücadele biçimleri doğacaktır. Bu anlayışla klasik namus, töre anlayışlarına, yine sözde modernizm adına kapitalizmin parçalayıcı ve metalaştırıcı politikalarına karşı hiçbir kadını yalnız bırakmayalım. Örgütlenelim, örgütlenerek ortak bilincimizi ve ortak tavrımızı geliştirelim.
Nihayetinde mücadele gerekçelerimiz nettir, gerekçelere göre neye, kime karşı mücadele edeceğimiz de nettir. Kadın mücadelesi açısından artık en önemli ve stratejik nokta kadını eğitici, dönüştürücü, sistem karşısında koruyucu ve sisteme karşı tavır alıcı örgütlenme odaklarını yaygınlaştırma ve bu yaygınlaşan örgütlülüğü koordineli ve iletişimli kılabilmedir. İşte bu noktada komün örgütlülükleri oluşturmak çok önemlidir. Yani yaşamın en basit diyebileceğimiz bazı ayrıntılarına karşı mücadeleden tutalım da en siyasal boyutlarına kadar, ufak büyük demeden, neye ve kime karşı mücadele öngörülüyorsa, orada hemen komün örgütlenmesini oluşturmak esas hedefimiz olmalıdır. Özellikle de kadına karşı şiddet karşısında böyle kalıcı örgütlenmeleri her yerde kurmalıyız. Yüzyılların kadın örgütsüzlüğünü acısını çıkarırcasına komünal örgütlenme ağları oluşturmalıyız. Bu örgütlenmeler kısa süreli hedefler için de olabilir, uzun süreli hedefler için de olabilir. Hangi biçimde olursa olsun mutlaka ama mutlaka kadın komünlerini oluşturmalıyız. Özgürlüğümüz için bu çok önemlidir. Kadınlar özgürlük bilinci ve aydınlığı ile harekete geçtiklerinde kendilerini yalnız hissetmeyecekler ve mücadele etmekten korkmayacaklardır. Her yönüyle bizi baskı altına alan bu iktidarcı devletçi savaşçı egemen sisteme karşı örgütlülüğümüzü daha da büyütüp sesimizi daha yükseltmeyi ve kalıcı sonuçlar yaratmayı esas alalım. Bu bizlerin Ortadoğu coğrafyasının ortaya çıkardığı emek değerlerine ve tarihte ortaya çıkan kadın mücadeleciliğine olan borcudur.

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır