|
ERKEK EGEMENLİKLİ SİSTEM TECAVÜZCÜDÜR...
|
İçerdiği ideolojik anlamlar itibariyle tecavüz kültürü
birçok yönüyle irdelenmeyi, analize tabi tutulmayı,
çözümlenmeyi ve aşılmayı bekliyor. Yaşamın tüm
ayrıntılarının tecavüz kültürünün kanunları ile
belirlenmesi ve hemen herkesin bir biçimde tecavüze
uğraması bunun aciliyetini daha fazla dayatıyor. Yaşamı,
insan ilişkilerini, siyaseti, bilimi, duyguyu ve
düşünceyi hatta fiziki varlığı dahi bitiren ya da
zehirleyen erkekçiliğin en somut ifadesi tecavüz kültürü
daha doğrusu kültürsüzlüğünü doğru tanımlayabilmek
oldukça önemli. Son yıllarda giderek artan bir sıklıkta
tecavüz ve taciz olaylarıyla karşılaşıyoruz, buna
ilişkin haberler dinliyoruz ya da bir yakınımız veya
arkadaşımız kesinlikle böylesi bir saldırıya maruz
kalıyor. Birçoğumuzun zihnindeki tecavüzcü imgesi eski
Türk filmlerinde özellikle de kadınların kafasında ve
yüreğinde izler bırakan tecavüzcü Coşkun tiplemesi
oluyor. Aslında bu da erkek egemenlikli sistemin hedef
saptırrma yöntemlerinden biri. Sistem kendisini bir
bütün hedef olmaktan çıkarmak için gaddar, hain,
psikopat tiplemeleri tecavüzcülük kavramıyla
özdeşleştiriyor ve biz kadınların gözlerine ince,
fiyakalı, iyi aile çocuğu tiplemeleriyle mim çekiyor.
Oysaki son yıllarda yapılan araştırmalar şöylesi bir
gerçeği de açığa çıkarmıştır ki fiziki tecavüz ve
tacizle karşılaşanların % 85’i daha öncesinde
tanıştıkları kişiler tarafından saldırıya uğruyorlar.
Tecavüze uğradığı yetmezmiş gibi daha sonrasında da bu
iğrenç saldırının ceremesini çeken de yine kadının
kendisi oluyor. Tecavüzcü kültür üzerinden kendini
geliştiren sistem içerisinde kadın her zamanda, her
mekânda ve koşulda suçlu oluyor. Tecavüz erkeğin elinin
kiri kadının ise yüzünün karası olarak görülüyor. Bu
sorunla sadece Ortadoğu’da bu biçimde karşılaşılmıyor.
Dünyanın neresine gidersek gidelim kadınlar aynı makûs
talihi paylaşıyor. Kadın konusuna gelince erkeğin
doğulusu, batılısı, Arabı, Kürdü, Almanı, Türkü,
İngiliz’i, aydını, köylüsü fark etmiyor. Belki de
dünyada erkeklerin üzerinde en rahat anlaşabilecekleri
ve buluşabilecekleri tek gerçeklik kadına içerilmiş
kölelik üzerinden erkeğin kendi tecavüz kültürünü
yaygınlaştırması oluyor. Gerçekleştirilen araştırmalar
sonucunda ulaşılan istatistiklere göre insanlara bir
tecavüz olayı ile ilgili düşünceleri sorulduğunda her üç
kişiden biri kadının davranışlarının, giyiminin, hal ve
hareketlerinin gerekçe olduğunu düşünerek kadını sorumlu
görüyor. Erkeklerin çokça dillerine pelesenk ettiği gibi
fingirdeyen ve kaşınan kadınlar tecavüzü hak ediyor.
Oldukça sık kullanılan ATAsözü olan “dişi köpek kuyruk
sallamazsa erkek köpek havlamaz” ya da bu sözün başka
bir versiyonu biçiminde “kancık yalanmazsa itte
dolanmaz” sözü kadının uğradığı tecavüzde dahi günahkâr
olarak değerlendirildiği gerçeğini çok çarpıcı bir
biçimde ifade ediyor. Yani kadın fingirdemese, kaşınmasa
erkeği tahrik etmese erkekte tecavüz etmeyecek. Hiç
kimsenin aklına erkeğin suçlu olabileceğini düşünmek
kolay kolay gelmiyor. Çünkü erkek egemenlikli sistemin
kendisi tecavüzcüdür. Erkek egemenlikli sistemin
tecavüze karşı mücadele etmesi demek kendi mezar
kazıyıcısı olması demektir.
Çokça sanıldığı gibi tecavüz kadına ve onun bedenine
indirgenebilecek bir olgu değildir. Tecavüz erkek egemen
sistemin en temelde üzerinde oturduğu yapılanmadır.
Tabii bu kültür salt cinsel içerikleri itibariyle ele
alınamaz onun da ötesinde ideolojik bir içeriği vardır.
Ve esas olan da bu yönünü tanımlayarak mücadele
edebilmektir. Tecavüz ve tecavüzcülük erkek egemenlikli
sistem tarafından kadının her şeyinin, bedeninden
başlayarak, ruhunun, duygularının, düşüncelerinin ele
geçirilmesi, kadının da savunmasız bir biçimde buna
mahkûm edilmesi sürecidir. Tecavüz kültürünün oluşum ve
gelişim süreci, içinde çok büyük hilelerin, komploların
hatta katliamların var olduğu bir süreçtir. Bir avcının
avı yakalamak için kurduğu tuzağa benzeyen bu süreç
erkek egemenlikli uygarlığa geçişle birlikte
başlamıştır. Bu tuzağa düştükten sonra ise kadın soyu
cinsel, kültürel, ideolojik, siyasal ve sosyal bir
kırılma yaşamıştır. Zamanın ilk dönemlerinden bu yana
mağara duvarlarında, papirüslerde, tarihi eser
kalıntılarında oldukça doğal bir biçimde cinsel birleşme
tasvirlerine rastlanmaktayken daha sonrasında
egemenliğin kendisini öncelikle ilk sömürge nesnesi olan
kadın bedeninin sömürüsü üzerinden kurumlaştırmasıyla
yaşam doğal akışından sapmıştır. Yaşamın doğal akışından
sapmasıyla yani erkek egemenlikli uygarlıkla, özellikle
de 1970’lerden itibaren, birlikte gündelik yaşamın bir
parçası haline gelen tecavüzcülük patronların bu işten
milyarlarca kar elde ettiği bir sektör ve endüstriye
dönüşmüştür. Sinema, internet ve medya aracılığıyla
pornografinin yaygınlaşması bunun önemli bir parçası
olmuş ve özellikle de internet aracılığıyla erişim
rahatlığının sağlanması çocukların ve gençlerin sistemin
birer tecavüzcüsü olarak yetişmesine neden olmuştur. Ve
izlediklerini yaşamlarında uygulama arayışı içerisine
girmişlerdir. Geçtiğimiz yıllarda Antalya’da onüç- onbeş
yaşları arasındaki birkaç erkek öğrenci bir kız
öğrenciye tecavüz eden erkek arkadaşlarını kameraya
çekmiş, yine tecavüz ve taciz görüntüleri internetten en
çok izlenen görüntüler arasında yer almıştır. Irak’ta
ABD askerlerinin tecavüzüne uğrayan masum kadınların
görüntüleri internet sayfalarında yayınlanıyor. Erkeğin
kadın bedenini ele geçirmesi, fethetmesi ve kendi
arzuları doğrultusunda kadına egemen olmaya çalışması
çok çarpıcı bir biçimde işgal edilen ülkelerin
topraklarına tecavüz edilmesinin de göstergesi oluyor.
Kadına tecavüz edilerek bir bütün o toplum tecavüze
uğratılıyor. Cinsel taciz ve tecavüz erkek egemenlikli
sistemin devamını sağlamanın da bir yolu oluyor.
Ataerkil devletçi sistem eksik, zayıf ve ezilen gördüğü
her ulusa, her sınıfa, her bireye tecavüzü kendine hak
görüyor. Anlattıklarımızın daha da somutlaşması için bu
konuya ilişkin yaptığımız araştırmaların bazılarını
kısada olsa güncel yönleriyle aktarmak sanırım daha
sonuç alıcı olacaktır. Dünyada ortalama her altı
dakikada bir kadın tecavüze maruz kalıyor, Güney
Afrika’da her 90 saniyede bir kadına tecavüz ediliyor.
Irak ve Bosna’daki savaşların ilk aylarında on binlerce
kadına tecavüz edilmiş. İngiltere ve Galler’de her 20
kadından birinin mutlaka tecavüze uğradığı tespit
ediliyor. Kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün en yoğun
yaşandığı ülkelerin başında Ortadoğu ülkeleri geliyor.
Batıda da oldukça yoğun bir biçimde yaşanan tecavüz ve
taciz olayları aşırı liberal anlayışların sonucunda
gerçekleşen çarpıklıkların sonucuyken Ortadoğu’da ise
muhafazakârlık ve tutuculuğun yarattığı bastırmaların
patlaması sonucunda açığa çıkıyor. 2006 yılında Van’da
henüz 14 yaşındayken tecavüze uğrayan Naile Erbaş doğum
yaptıktan sonra ailesi tarafından öldürülüyor. Tecavüzcü
sistemin ve erkekliğin kefaretini çocuk kadın Naile
Erbaş ödüyor. Bundan çok daha iğrenç ve duyanların
aklında ve yüreğinde asla unutamayacakları izler bırakan
bir olayda yine Türkiye’nin en batısında İzmir’de
yaşanıyor. Onyedi aylık bir bebeğe tecavüz ediliyor.
Defalarca tecavüze uğradığı sağlık kontrolleri sonucunda
tespit edilen onyedi aylık bebek çocuk yuvasına teslim
ediliyor. Ve on yedi aylık bu kızbebek yaşadığı
travmadan ve korkudan dolayı yürüyemiyor ve konuşamıyor.
Bir başka yerde bir kadına onbir erkek tecavüz ederek
bunun görüntülerini cep telefonuna çekiyorlar ancak
kadın fahişe olduğu için tecavüzü hak ediyor, bir başka
yerde ise doksan yaşındaki bir kadına tecavüz edip daha
sonra öldürüyorlar. Erkekler doksan yaşındaki yaşlı bir
kadından onyedi aylık bir çocuğa saldırıyı kendilerine
hak görüyorlar. O anlıkta olsa güdülerini tatmin etmek
için karşılarındakini bir nesne olarak görmeleri yetiyor
onlar için. O anlıkta olsa insan olduklarını
unutuyorlar. Karşılarındakinin kadın olduğu ve
kendilerinin erkek olduğu dışında hiçbir şey kalmıyor
akıllarında. Güdülerini tatmin etmek için her yolu mübah
olarak görüyorlar. Yaşanan bu durumların psikolojik,
biyolojik olarak izahından çok sosyolojik olarak
çözümlenmesi ve izaha kavuşturulması gerekiyor. Çünkü
tecavüz kültürü ahlaki ve politik topluma saldırı
üzerinden kendini var etmiştir. Ahlaki ilkelerin güçlü
bir biçimde yaşamsallaştırıldığı bir toplumda tecavüz
kültüründen bahsedilemez. Örneklerde de çarpıcı bir
biçimde gördüğümüz gibi tecavüz kültürü hiçbir ahlaki ve
politik toplum ilkesini tanımaz.
Ortadoğu’nun bir başka ülkesi olan İran’da ise Doğu
Kürdistan’ın Sine kentinde doğan Nazanin Mahabadi Fatehi
beş yaşındaki yeğeniyle birlikte Tahran’daki bir parkta
dolaşırken üç kişinin saldırısına uğruyor. Onyedi
yaşındaki Nazanin Mahabadi Fatehi kendisini bıçakla
korumaya çalışırken tecavüzcülerden birini yaralarken
diğerini öldürüyor. Kendisini ve yeğenini savunmak ve
tecavüze karşı korumak için meşru savunma hakkını
kullanan Nazanin tecavüzcü bir kurum olan erkek devleti
tarafından tutuklanıyor ve daha sonrasında idamla
yargılanıyor. Nazanin meşru savunma hakkını kullandığı
ve kendini savunmasını bildiği için suçlu bulunuyor.
Nazanin eğer saldırılara karşı koymasaydı kendisine
tecavüz eden kişiyle evlenmek zorunda kalacaktı ya da
yüz kırbaç cezasına çarptırılacaktı. Şimdi ise kendisini
savunduğu için idam cezası alıyor.
Aslında bu örneklerin adlarını değiştirsek anlatılan
hikâye hep aynıdır, acı çekenler kadınlardır, mağdur
olan kadınlardır, gözyaşlarına boğulan, tecavüze
uğrayan, intihar eden ve katledilen kadınlardır. Tüm
bunları yaşamalarına rağmen suçlu bulunan da
kadınlardır. Bu nedenle sorun sadece konjoktürel
durumlarla, güncel politikalarla ya da kendi güdülerine
yenilen erkeklerin saldırganlığıyla açıklanamayacak
kadar kapsamlıdır. Tecavüz kültürünün en çirkin ve
barbarca biçimi kişinin istemi dışında zorla bedenine
yönelim olsa da bu kültür salt bedensel saldırıyla ele
alınamayacak kadar yapısal ve köklü bir sorundur.
Tecavüz kültürü erkek egemenlikli sistemin ontolojik
gerekçesidir. Dolayısıyla tecavüz kültürünün aşılması
erkek egemenlikli sistemin aşılması anlamını
taşımaktadır. Erkek egemenlikli uygarlığın aşılması da
salt kampanyalarla gerçekleştirilemez. Kampanya sadece
bir adım olabilir, mücadeleye bir ivme kazandırabilir,
süreklileştirebilir. Bu nedenle “tecavüz kültürüne karşı
direnelim mücadeleyi yükseltelim” kampanyası aslında
sistemin ontolojik gerekçelerini hedeflediğinden radikal
ve köktenci bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Ataerkil devletçi sistem kendisini yaşamın en küçük
ayrıntılarına kadar sızdırdığından kaynaklı böylesi
kapsamlı ve bütünlüklü bir gerçeklik karşısında
yürütülecek olan mücadele de çok yönlü olduğu kadar
ideolojik, siyasal, kültürel ve öz savunma yönleriyle de
bütünlük arz etmelidir. Çünkü dünyanın neresine bakarsak
bakalım toplumsal yozlaşma, iradesizleştirme,
kimliksizleştirme, insan pazarlama, her türlü hakka
tecavüz özellikle kadın üzerinden
gerçekleştirilmektedir. Ki bu da kadın soyuna yapılan ve
yapılabilecek en büyük hakarettir. Kadın evinin içinden
tutalım da sokakta, işte, okulda her yerde erkek
egemenlikli sistemin korkunç baskılarına, fiziki ruhsal
şiddetine maruz kalıyor. Kadın etrafından gerçekleştiren
toplumsal dejenerasyon ve iradesizleştirme şimdi
dünyanın her yerinde en temel sorun haline gelmiştir. Ve
kadın hareketlerinin mücadelesi gelişme gösterdikçe bu
tip olaylar daha fazla gün yüzüne çıkmaya, tartışılmaya
ve aşılmaya çalışılıyor. Yapısal olarak ataerkil
devletçi sistemi aşmayı hedeflemek kadar tecavüz
kültürünün güncel örneklerine karşı da kadın
hareketlerinin gündem yaratıp birlikte tavır
geliştirmeye çalışmaları oldukça anlamlıdır. Bu tip
sosyal sorunları kadın mücadelesinin kendi gündemini
yaratarak yetkinleştirmesi kadının kendi sorunlarını
tartışmaya başlaması, gündeme sokması örgütlü bir güç
olarak ataerkil sisteme karşı mücadele etmesi sadece
kadına bazı haklar kazandırmaz aynı zamanda o toplumsal
yapının zihniyetsel değişiminin de önünü açar. Yine
sisteme ait mevcut tek taraflı gelişen siyasi iradeyi,
merkezileşmiş iktidarı, insan ilişkilerini, hatta aile
ilişkilerini yeniden ele almayı gerektirir ki bu da
ataerkil sistemin zihniyetinin aşılmasında çok
belirleyici önemdedir.
Siyasete, gelişmelere, toplumsal sorunlara kadınca
bakmaya başladığımızda, kadının emeğinin, mücadelesinin
görülmek istenmese de önemli değişim ve dönüşümleri
yarattığını görmekteyiz. Bu konuda yaşanan örgütlenme
zayıflığı, egemen sistemi güçlendirir iken, örgütlenmede
bir başarı kaydetmek ise egemen sistemi zayıflatır,
gereksizleştirir. Zaten sistemin kadın emeğini,
söylemini ve eylemini küçümsemesi de bu korkudan ileri
gelir.
Kadın mücadelesi dünyanın bazı yerlerinde önemli
gelişmelere yol açtı, bazı yerlerinde de zayıf kalması
nedeniyle gerek kadın gerekse de o toplumu zayıflattı.
Dünyamızın geneli ve Ortadoğu şimdi bu dengesizliği
yaşıyor. Kadın birlikteliğini yaratarak bu dengesizliği
ortadan kaldırmak, kendilerine kadınım diyenlerin en
temel görevlerindendir. Kadının özgürlük uğruna
harcadığı en küçük bir emek bile, söylenmiş en kısa bir
cümle bile çok değerlidir, anlamlıdır. Dünyanın bu
ağırlaşmış ve egemen erkek tarafından korkunç düzeylere
getirilmiş yaşam gerçeğine karşı, kadın yüreğimizle,
beynimizle ve cesaretimizle mücadele etmek, kendi
kimliğimize ait değerlerle yeni özgür kadın, özgür
yaşam, demokratik siyaset ve ilişki anlayışını
geliştirmek çok önemlidir.
Diğer yandan kadının cins mücadelesi toplumsal, ailesel,
şiddet boyutuyla yaşadığı, sorunlar karşısındaki
mücadelesi daha aktifleşen bir boyuta ulaşmıştır. Geçmiş
süreçlerde bu boyut, her ne kadar ideolojimizin temeli
olsa da çok da fazla fiili örgütlenme veya politika
üretme biçiminde yaşamsallaşamamış daha geride kalan bir
boyut olabilmiştir. Ancak kadın özgürlük mücadelemizin
gelişimi ile birlikte kadının toplumsal alanda yaşadığı
sorunlara daha fazla giren, sorunlara girdikçe adım adım
somut düşünce ve projeler geliştiren bir boyut kazanmaya
başlanmıştır. Kimsenin namusu değiliz namusumuz
özgürlüğümüzdür şiarıyla gerçekleştirilen kampanya bunun
ilk adımı olurken tecavüz kültürüne karşı direnerek
mücadeleyi yükseltme kararlılığı ikinci adım olmuştur.
Tarihin en zorlu ve karmaşık sorunlarından olan
cinslerin özgürlük sorunu, bunu toplumda yer bulan bir
özgürlük geleneğine dönüştürme sorunu, sürekli ve
yoğunlaşmış bir emeği ve mücadeleyi gerektirmektedir.
Toplumdaki kadına geniş bir yaşam alternatifini
oluşturma, özgürlük soluğu haline gelme noktasında daha
fazla mücadele gerekmektedir. Kadın mücadelesi boyutuyla
verilen emeğin daha sonuç alıcı, genel tüm kadınlara
ulaşacak ve yaygınlaştırılacak bir düzeye ulaşması
hayati önemdedir. Dünyanın her yerinde artık en temel
sorun olarak toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesi
problemi hemen her güç tarafından bir şekilde gündeme
getiriliyor. Devletler, sivil toplum örgütleri, kadın
örgütleri, sol-sağ anarşist, ekolojist birçok çevre
artık gözardı edilmeyecek bu sorunu görüyor ve kendince
arayışlar geliştiriyor. Hiçbir çabayı küçümsememekle
birlikte kadının özgürlük sorununu ideolojik, politik,
örgütsel, meşru savunma, hukuki, kültürel, ahlaki,
bedensel tüm yönleriyle bütünleyen bir yaklaşımla ele
alma fazla görülmemektedir. Kadın özgürlük hareketimiz
böyle bir komple yaklaşımı ideolojik olarak, yaşam ve
mücadele anlayışı olarak geliştirmektedir. Ancak aşmamız
gereken ataerkil devletçi sistem gerçekliğini dikkate
aldığımızda kendi yetersizliklerimizi daha büyük bir
cesaretle görerek ve gidererek pratikleştirmek
durumundayız. Toplumda yaşanan her türlü sorun
karşısında kadın duyarlılığı ve özgürlüğe susamışlık ile
yaklaştığımızda, toplumun yeniden özgürlük ve eşitlik
esaslarında inşa edilmesinde kadın temel aktördür. Ama
bunu yapmadan sadece kadın sorunuyla ilgilenen ve bunun
toplumsal dönüşümle bağlantısını kurmayan bir yaklaşım
sergilenilirse marjinalleşen bir kadın grubu olmaktan
öteye geçilemez. Yine kadın sorununu direkt genel
sorunların çözümüne bağlayıp özgün bir yaklaşım
sergilemezsek, bu defa da özgünlüğümüzü yitirir genelin
içinde eririz. Bu nedenle cins sorunlarından tutalım
ulusal, politik, ekonomik, toplumsal, kültürel tüm
sorunlarda kadın bakış açısıyla çözüm üreten, direkt
kadın kimliği ile çözümün adı olan bir mücadele çizgisi
toplumda geliştirilmek durumundadır. Yine egemen
sistemin gerek kapitalist biçimde gerek feodal biçimde
gerekse de savaş rantçılığının kirli bir politika olarak
geliştirdiği kadın katliamlarına karşı da artık sesimizi
daha fazla yükseltmeli ve varolan tüm kadın seslerini
birleştirmeliyiz. Yine bu tip olaylar karşısında
birbirini sahiplenen ve etten duvar haline gelerek
kadını koruyan bir örgütlenme ağını geliştirmeliyiz.
Hiçbir kadınımızı bu sisteme kurban ettirmeyelim, bizim
örgütlenme zayıflığımız bu canavarlaşmış ataerkil
sistemin kendisini güçlendirmesi anlamına gelmektedir.
Kadını baskı altına alan hangi zihniyetse, hangi
kurumsa, hatta hangi kişiyse bunlara karşı özel politika
üretip mücadele edelim. İşledikleri suça göre kendi ceza
politikamızı geliştirelim. Bu zihniyetin böyle canının
istediği gibi kendisini yaşatmasına asla izin
vermeyelim. Kadının düşünsel kolektifliği, ortak aklı
yaratıldığında muazzam bir yöntem zenginliği, mücadele
biçimleri doğacaktır. Bu anlayışla klasik namus, töre
anlayışlarına, yine sözde modernizm adına kapitalizmin
parçalayıcı ve metalaştırıcı politikalarına karşı hiçbir
kadını yalnız bırakmayalım. Örgütlenelim, örgütlenerek
ortak bilincimizi ve ortak tavrımızı geliştirelim.
Nihayetinde mücadele gerekçelerimiz nettir, gerekçelere
göre neye, kime karşı mücadele edeceğimiz de nettir.
Kadın mücadelesi açısından artık en önemli ve stratejik
nokta kadını eğitici, dönüştürücü, sistem karşısında
koruyucu ve sisteme karşı tavır alıcı örgütlenme
odaklarını yaygınlaştırma ve bu yaygınlaşan örgütlülüğü
koordineli ve iletişimli kılabilmedir. İşte bu noktada
komün örgütlülükleri oluşturmak çok önemlidir. Yani
yaşamın en basit diyebileceğimiz bazı ayrıntılarına
karşı mücadeleden tutalım da en siyasal boyutlarına
kadar, ufak büyük demeden, neye ve kime karşı mücadele
öngörülüyorsa, orada hemen komün örgütlenmesini
oluşturmak esas hedefimiz olmalıdır. Özellikle de kadına
karşı şiddet karşısında böyle kalıcı örgütlenmeleri her
yerde kurmalıyız. Yüzyılların kadın örgütsüzlüğünü
acısını çıkarırcasına komünal örgütlenme ağları
oluşturmalıyız. Bu örgütlenmeler kısa süreli hedefler
için de olabilir, uzun süreli hedefler için de olabilir.
Hangi biçimde olursa olsun mutlaka ama mutlaka kadın
komünlerini oluşturmalıyız. Özgürlüğümüz için bu çok
önemlidir. Kadınlar özgürlük bilinci ve aydınlığı ile
harekete geçtiklerinde kendilerini yalnız
hissetmeyecekler ve mücadele etmekten korkmayacaklardır.
Her yönüyle bizi baskı altına alan bu iktidarcı devletçi
savaşçı egemen sisteme karşı örgütlülüğümüzü daha da
büyütüp sesimizi daha yükseltmeyi ve kalıcı sonuçlar
yaratmayı esas alalım. Bu bizlerin Ortadoğu
coğrafyasının ortaya çıkardığı emek değerlerine ve
tarihte ortaya çıkan kadın mücadeleciliğine olan
borcudur.