|
KENDİ TOPRAKLARININ ACILARINI ANLAYAMAYANLAR
ÖZGÜRLEŞEMEZLER...
|
Yaşamın derinliklerine dalmak, yüzeyinde kalmamak,
toprağın derinliğine dalmakla ve toprağa dönüşle
mümkündür. Çünkü toprağa dönüş öze dönüştür, kendine
dönüştür ve özgürlüğe yöneliştir. Çoğu zaman yaşamın
yüzeyindeki sakinlik, durağanlık bize yeter. Ancak
yaşamın detaylarında ne çalkantılar var, ne çelişki ve
çatışmalar var, bizi ilgilendirmez fazla. Görünen
yeterli gelir çoğu kez insana. Yine toprağın
derinliklerinde yol almaktansa, tavşan deliğine girmeye
cesaret edip gerçeğin sırlarına ulaşmaktansa köksüz
yaklaşımlarımız hâkim olur yaşamımıza. Böyle
alıştırılmışızdır çünkü. Böylelikle hem aldanırız hem de
kendimizi aldatırız. Oysa yaşamın derinliklerine dalmak,
kendimizi derinden anlamaya çalışmak bizi toprağımızla
buluşturacaktır. Bizi aldatıcılıktan ve aydınlanmanın
köksüzleştirici etkisinden kurtaracak olan birinci yol
doğaya ve kendine dönüş anlamına gelen toprağa dönüştür.
Aydınlanma çağı – özünde kararma çağı- kendisini üç
temel yöntem üzerinden hâkim kılmıştır. Bunlardan ilki
insanları kendilerinin yaratıcısı olan doğadan
uzaklaştırmak ve ona hükmedilecek bir nesne gibi
yaklaşmaktır. İkincisi topluma yabancılaşmadır. Toplumun
çürütülmesidir. Bir diğeri ise kendimize yabancılaşmamız
ve artık kendimizi tanıyamayacak duruma gelmemizdir.
Doğadan-topraktan-toplumdan ve kendinden uzaklaşan insan
hakikatten de uzaklaşmıştır. Peki, neden insanlar
hakikatten uzaklaştırılır?
İktidar olanlar gerçekliğin olduğu gibi ortaya
çıkmasından korkarlarda ondan. Bu korkularından kaynaklı
gerçekliği örtülü ve maskeli bir biçimde bizlere
sunarlar. Kirli olan hep gizlenmek ister, kendisini
kimsenin görmeyeceği karanlık ortamlarda barınmak ister.
Bunu gerçekleştirebilmesinin en biricik yolu da kendi
kirliliğini ortaya çıkaracak insanı kendinden,
doğasından ve köklerinden uzaklaştırmaktır. Kendi
topraklarıyla yalın, dolaysız ilişkiler kuranlar, kendi
toprakları üzerinde filizlenenler gerçekliği tüm
çıplaklığıyla ortaya çıkarırlar. Çünkü toprak köktür.
Köküne dayanmayan bir canlı nasıl kendini devam
ettiremezse insanda kendi toprağında köklerine
dayanmadan özgür ve onurlu yaşam tercihini yapamaz ve
bunu yaratamaz.
Kapitalist modernitenin bizlere çizmiş olduğu yaşama
bakış açısı ve zihniyet kalıpları içerisinde çoğu zaman
farkında olmadan kendi topraklarımızın güzelliğini
unutuyoruz. Yaşamın monotonluğu, doğal olmayan ve
dengesini yitirmiş akışı birçok zenginliği, bereketi
görmemizi engelliyor. Bir çiçek bize eskisi kadar
heyecan veremeyebiliyor, ya da bir tepeye çıkarken
uçurumlarda yaşamanın bizlerde yarattıklarını
göremeyebiliyoruz. Dağlarda yaşamanın ruhumuzda,
duygularımızda düşüncelerimizde yarattığı sadelik,
doğallık ve özgürlük bizi ne kadar coşkulandırıyor?
Yaşamı dolu dolu yaşadığımızın ne kadar farkındayız?
Soruları çoğaltabilirim ama kısaca simülasyonlarla
yaşamadan, bunların geçici sanal güzelliklerine, bizlere
verdikleri keyiflere takılmadan yaşamın derinliklerine
dalmalıyız. Yapay, sahte hiçbirşeye aldanmamak lazım.
Her şey kendi doğallığında kendi kökleri üzerinde kendi
topraklarında güzel. Şöyle bir düşünelim kendi
toprakları üzerinde dalında duran bir gül mü bize güzel
gelir yoksa saksıda ki bir gül mü ya da en kötü
biçiminde naylon güller mi? Herhangi bir şeyin sahtesi
asla gerçeğinin, doğalının yerini alamaz. Aslında
çoğumuz ilkokul yıllarımızda fen bilgisi dersimizde
verilen ev ödeviyle pamuklara fasulyeler, havuçlar
ekmişizdir. Merakla bu fasulyelerin büyümesini
beklemişizdir. Dikkatli bir gözlemci olmasak dahi
toprakla buluşmayan bu bitkilerin köklerinin ne kadar da
cılız ve sağlam olmadığını görmüşüzdür. İnsan da
öyledir. Toprağından koparsa solar, cılızlaşır ve
çirkinleşir. Kendi kökleri, kendi toprağı üzerinde
güzeldir, canlıdır ve doğaldır. Özgürlüğe de daha
yakındır. Toprak insana dairdir. Gökyüzü ilahların
mekanıyken, soyut ve insandan uzak değerleri temsil
ederken toprak daha fazla insanındır.
Her insanın silueti kendi toprağının izlerini taşır.
Topraklarımızın parçalanmışlığı yansır siluetimize.
Tabii bu toprakla insan diyalektiğine anlam vermek yürek
temizliği ve anlam derinliği ister. Bu nedenle kendi
topraklarının acılarına anlam veremeyenler
özgürleşemezler. Topraklarımız acılarının
dermansızlığında can çekişiyor. Cennet yurdumuz
toplumsal acılarla, ulusal acılarla, cinssel acılarla
can çekişiyor. Her gün acılarımızın tanrısına kurbanlar
adar gibi adak sunar gibi can veriyoruz.
Bir zamanlar Ortadoğu toprakları anatanrıça kültürü ile
toplumsal yaşamın ilk doğuranı olmuştur. Bu topraklar
yaşamın, sevginin, özgürlüğün ve kadının topraklarıdır.
Ve yine aynı topraklar Sümer rahip devletinin oluşumu
ile birlikte erkek egemenlikli sisteminde ilk doğuranı
ve anatanrıça kültünü mezara gömeni olmuştur. İlk
kazanışın ve ilk kaybedişin yaşandığı bu coğrafyada
kadın gerçekliğini ele almak ve çözümlemek toplumsal
yaşamın yeniden ve özgürce dirilişi kaybedişin yeniden
zafere dönüşü olacaktır. Aslında bu nedenlerle kadın
kurtuluş ideolojisinin de en temel ilkesi toprağa
bağlılık yani yurtseverliktir. Önderliğimiz “Kürdistan
sözkonusu olacaksa eğer veya ana topraklar diyelim, o
ananın da bahsettiği gibi yani, o topraklarda yaşamak en
güzeli diyorsak, her şeyden önce kadın ideolojisi
topraksız olmaz. Hatta toprağın ekine açılması, üretime
açılması, biraz da kadın sanatıyla bağlantılıdır. Demek
ki kadın ideolojisinin birinci ilkesi doğduğu
topraklarda yaşamaktır. Yani günlük deyimle
yurtseverlik” belirlemesiyle bu ilkeyi ilk açıkladığı
çözümlemesini geliştirmiştir.
Kadın kurtuluş ideolojisinin birinci ilkesi olan
yurtseverlik ilkesinin tarihsel ve güncel olarak
anlaşılması gerekir. Kürdistan ülkesi üzerinde yürütülen
egemenlik savaşları, işgaller, istilalar, kıyımlar ve
katliamlar görmüş bir ülkedir. Bu ülkenin toprağı
zamanın kalbine, ülkesinin insanının kanıyla ve teriyle
işlenmiştir. Kürdistan’da insanı topraksızlaştırma
savaşı kadar toprağı insansızlaştırma savaşı da
verilmiştir. Toplu ya da tek tek katliamlarla bu
yapılırken, Kürdistan insanını ülkesinden, yurdundan,
toprağından koparmak, toprağının uzağına savurup köksüz
bir yaşamı dayatmak da çok uygulanır olmuştur. Köylerin,
ormanların ve tüm değerlerin yakıldığı toprak
insansızlaştırılmaya çalışılmıştır. Tüm bunların son
hamlesi olarak uygulanan yöntem insanın kendi yurdunda
doğup büyüdüğü, insanı, dünyayı ve yaşamı tanıdığı
toprağından, toprak bilincinden koparılması,
köksüzleştirilmesidir. Bu siyaset de belli oranda yol
almış Kürt insanı toprak ve yurt bilincinden
uzaklaştırılmıştır. Kürdistan ülkesine egemenlerin
yaklaşımı, Kürt kadınına yaklaşım gibidir. Bu nedenle
mevcut uygulamalardan en çok zarar gören öğe Kürt kadını
olduğu gibi buna en çok direnen, kimi zaman kendini dışa
kapatarak bir korumaya alan da yine Kürt kadınıdır.
Bu anlamda özgürlük mücadelesi saflarında bunun en iyi
uygulayıcısı ve koruyucusu olabilecek kadının yurt
bilincini arttırması, güçlü yurtseverlik duyguları
geliştirerek mücadeleyi yükseltmesi gerekmektedir. Kadın
kurtuluş ideolojisinin başlangıç ilkesi, yurdunu sevmek,
toprağına anlam vermek, toprağının üzerinde yaratılan
tüm değerlere saygılı olmak ve onları korumak, bu temel
yaklaşımla yeni değerler yaratmakla
yaşamsallaştırılabilir.
Bu ilkeyle örgütlü kadın gücü, Kürdistan kadını
öncülüğünde halkın kendi kültürüyle, kendi değerleriyle,
maddi ve manevi tüm tarihsel değerleriyle buluşmanın,
onları anlamlandırarak, büyüterek geleceğe taşımanın
temel yürütücüsü olur. Kadının, tanrıçalaşmayı yaşadığı
Mezopotamya topraklarının mevcut durumda yaşadığı
insansızlaştırmaya, Mezopotamya insanın topraktan
uzaklaştırılmasına karşı yaklaşımı, kadın kurtuluş
ideolojisinin yurtseverlik ilkesi doğrultusunda bir
mücadeleyi esas almak olmalıdır. Kürdistan’da değer
bilincinin insan, madde ve her türlü üretimle birlikte
anlam kazanması toprağın, özgür bireyle ancak özgür bir
nefes alma imkânını getirecektir. Bununla birlikte ancak
doğru bir yurtseverlik bilincinin sağlanması, ezilen
psikolojisinin, ulusal inkârcılığın, köksüzlüğün
aşılarak doğru bir yurt sevgisinin oluşturulması, dünya
insanlığıyla doğru bir bütünleşmeyi sağlayacaktır. Kadın
kurtuluş ideolojisi doğrultusunda yurtseverlik ilkesini
yaşamsallaştırabilmek, evrenselleşmenin de önemli bir
aşamasını oluşturacaktır.
Köksüzlüğün ortaya çıkardığı yanılsamalar, yalanlar,
sahtelikler toplum kadar doğanın da kendi dengesine
kavuşması ile mümkün olacaktır. Çünkü doğanın dengesini
de bozan toprağı kuraklaştıran, çölleştiren, kurutan,
dengesi bozulmuş, doğrultusunu şaşırmış ve gerçeklerden
uzaklaştırılıp aldatmaya ve aldatılmaya alışmış insan
gerçekliğidir.
Oysa toprak sevgisi yani yurtseverlik bizi tarihin ta
başlangıcına götürmekte, onu çağımızın olumlu
değerleriyle buluşturarak onunla yeniden buluşma azmini
ve cesaretini güçlendirmektedir.
Bir yanımız kar, bir yanımız yeşillenmeye ve
filizlenmeye hazır toprak iken toprakta yürümeyi ne
kadar da özlediğimi düşünüyorum. Çünkü karda yürümek
kişinin kendini güvende hissetmesini engelliyor. Her an
kayabilir ya da kara gömülebilirsin ama toprak
üzerindeyken kişinin ayakları yere daha sağlam basıyor.
Hele insan bir de kendi toprakları üzerinde yürürse
kendine olan güveni daha da artıyor. Bir de yağmurdan
sonra etrafa dalga dalga yayılan ülkemin, toprağımın
kokusu içimdeki yaşam kıpırtılarını canlandırıyor. Ve
ülkemin toprağına karışmak, toprak olmak istiyorum.
Toprak kadar zengin, toprak kadar doğurgan, toprak kadar
sade…