DEĞERLENDİRMELER
KENDİ TOPRAKLARININ ACILARINI ANLAYAMAYANLAR ÖZGÜRLEŞEMEZLER...
Şerda Mazlum

Yaşamın derinliklerine dalmak, yüzeyinde kalmamak, toprağın derinliğine dalmakla ve toprağa dönüşle mümkündür. Çünkü toprağa dönüş öze dönüştür, kendine dönüştür ve özgürlüğe yöneliştir. Çoğu zaman yaşamın yüzeyindeki sakinlik, durağanlık bize yeter. Ancak yaşamın detaylarında ne çalkantılar var, ne çelişki ve çatışmalar var, bizi ilgilendirmez fazla. Görünen yeterli gelir çoğu kez insana. Yine toprağın derinliklerinde yol almaktansa, tavşan deliğine girmeye cesaret edip gerçeğin sırlarına ulaşmaktansa köksüz yaklaşımlarımız hâkim olur yaşamımıza. Böyle alıştırılmışızdır çünkü. Böylelikle hem aldanırız hem de kendimizi aldatırız. Oysa yaşamın derinliklerine dalmak, kendimizi derinden anlamaya çalışmak bizi toprağımızla buluşturacaktır. Bizi aldatıcılıktan ve aydınlanmanın köksüzleştirici etkisinden kurtaracak olan birinci yol doğaya ve kendine dönüş anlamına gelen toprağa dönüştür. Aydınlanma çağı – özünde kararma çağı- kendisini üç temel yöntem üzerinden hâkim kılmıştır. Bunlardan ilki insanları kendilerinin yaratıcısı olan doğadan uzaklaştırmak ve ona hükmedilecek bir nesne gibi yaklaşmaktır. İkincisi topluma yabancılaşmadır. Toplumun çürütülmesidir. Bir diğeri ise kendimize yabancılaşmamız ve artık kendimizi tanıyamayacak duruma gelmemizdir. Doğadan-topraktan-toplumdan ve kendinden uzaklaşan insan hakikatten de uzaklaşmıştır. Peki, neden insanlar hakikatten uzaklaştırılır?
İktidar olanlar gerçekliğin olduğu gibi ortaya çıkmasından korkarlarda ondan. Bu korkularından kaynaklı gerçekliği örtülü ve maskeli bir biçimde bizlere sunarlar. Kirli olan hep gizlenmek ister, kendisini kimsenin görmeyeceği karanlık ortamlarda barınmak ister. Bunu gerçekleştirebilmesinin en biricik yolu da kendi kirliliğini ortaya çıkaracak insanı kendinden, doğasından ve köklerinden uzaklaştırmaktır. Kendi topraklarıyla yalın, dolaysız ilişkiler kuranlar, kendi toprakları üzerinde filizlenenler gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarırlar. Çünkü toprak köktür. Köküne dayanmayan bir canlı nasıl kendini devam ettiremezse insanda kendi toprağında köklerine dayanmadan özgür ve onurlu yaşam tercihini yapamaz ve bunu yaratamaz.
Kapitalist modernitenin bizlere çizmiş olduğu yaşama bakış açısı ve zihniyet kalıpları içerisinde çoğu zaman farkında olmadan kendi topraklarımızın güzelliğini unutuyoruz. Yaşamın monotonluğu, doğal olmayan ve dengesini yitirmiş akışı birçok zenginliği, bereketi görmemizi engelliyor. Bir çiçek bize eskisi kadar heyecan veremeyebiliyor, ya da bir tepeye çıkarken uçurumlarda yaşamanın bizlerde yarattıklarını göremeyebiliyoruz. Dağlarda yaşamanın ruhumuzda, duygularımızda düşüncelerimizde yarattığı sadelik, doğallık ve özgürlük bizi ne kadar coşkulandırıyor? Yaşamı dolu dolu yaşadığımızın ne kadar farkındayız? Soruları çoğaltabilirim ama kısaca simülasyonlarla yaşamadan, bunların geçici sanal güzelliklerine, bizlere verdikleri keyiflere takılmadan yaşamın derinliklerine dalmalıyız. Yapay, sahte hiçbirşeye aldanmamak lazım. Her şey kendi doğallığında kendi kökleri üzerinde kendi topraklarında güzel. Şöyle bir düşünelim kendi toprakları üzerinde dalında duran bir gül mü bize güzel gelir yoksa saksıda ki bir gül mü ya da en kötü biçiminde naylon güller mi? Herhangi bir şeyin sahtesi asla gerçeğinin, doğalının yerini alamaz. Aslında çoğumuz ilkokul yıllarımızda fen bilgisi dersimizde verilen ev ödeviyle pamuklara fasulyeler, havuçlar ekmişizdir. Merakla bu fasulyelerin büyümesini beklemişizdir. Dikkatli bir gözlemci olmasak dahi toprakla buluşmayan bu bitkilerin köklerinin ne kadar da cılız ve sağlam olmadığını görmüşüzdür. İnsan da öyledir. Toprağından koparsa solar, cılızlaşır ve çirkinleşir. Kendi kökleri, kendi toprağı üzerinde güzeldir, canlıdır ve doğaldır. Özgürlüğe de daha yakındır. Toprak insana dairdir. Gökyüzü ilahların mekanıyken, soyut ve insandan uzak değerleri temsil ederken toprak daha fazla insanındır.
Her insanın silueti kendi toprağının izlerini taşır. Topraklarımızın parçalanmışlığı yansır siluetimize. Tabii bu toprakla insan diyalektiğine anlam vermek yürek temizliği ve anlam derinliği ister. Bu nedenle kendi topraklarının acılarına anlam veremeyenler özgürleşemezler. Topraklarımız acılarının dermansızlığında can çekişiyor. Cennet yurdumuz toplumsal acılarla, ulusal acılarla, cinssel acılarla can çekişiyor. Her gün acılarımızın tanrısına kurbanlar adar gibi adak sunar gibi can veriyoruz.
Bir zamanlar Ortadoğu toprakları anatanrıça kültürü ile toplumsal yaşamın ilk doğuranı olmuştur. Bu topraklar yaşamın, sevginin, özgürlüğün ve kadının topraklarıdır. Ve yine aynı topraklar Sümer rahip devletinin oluşumu ile birlikte erkek egemenlikli sisteminde ilk doğuranı ve anatanrıça kültünü mezara gömeni olmuştur. İlk kazanışın ve ilk kaybedişin yaşandığı bu coğrafyada kadın gerçekliğini ele almak ve çözümlemek toplumsal yaşamın yeniden ve özgürce dirilişi kaybedişin yeniden zafere dönüşü olacaktır. Aslında bu nedenlerle kadın kurtuluş ideolojisinin de en temel ilkesi toprağa bağlılık yani yurtseverliktir. Önderliğimiz “Kürdistan sözkonusu olacaksa eğer veya ana topraklar diyelim, o ananın da bahsettiği gibi yani, o topraklarda yaşamak en güzeli diyorsak, her şeyden önce kadın ideolojisi topraksız olmaz. Hatta toprağın ekine açılması, üretime açılması, biraz da kadın sanatıyla bağlantılıdır. Demek ki kadın ideolojisinin birinci ilkesi doğduğu topraklarda yaşamaktır. Yani günlük deyimle yurtseverlik” belirlemesiyle bu ilkeyi ilk açıkladığı çözümlemesini geliştirmiştir.
Kadın kurtuluş ideolojisinin birinci ilkesi olan yurtseverlik ilkesinin tarihsel ve güncel olarak anlaşılması gerekir. Kürdistan ülkesi üzerinde yürütülen egemenlik savaşları, işgaller, istilalar, kıyımlar ve katliamlar görmüş bir ülkedir. Bu ülkenin toprağı zamanın kalbine, ülkesinin insanının kanıyla ve teriyle işlenmiştir. Kürdistan’da insanı topraksızlaştırma savaşı kadar toprağı insansızlaştırma savaşı da verilmiştir. Toplu ya da tek tek katliamlarla bu yapılırken, Kürdistan insanını ülkesinden, yurdundan, toprağından koparmak, toprağının uzağına savurup köksüz bir yaşamı dayatmak da çok uygulanır olmuştur. Köylerin, ormanların ve tüm değerlerin yakıldığı toprak insansızlaştırılmaya çalışılmıştır. Tüm bunların son hamlesi olarak uygulanan yöntem insanın kendi yurdunda doğup büyüdüğü, insanı, dünyayı ve yaşamı tanıdığı toprağından, toprak bilincinden koparılması, köksüzleştirilmesidir. Bu siyaset de belli oranda yol almış Kürt insanı toprak ve yurt bilincinden uzaklaştırılmıştır. Kürdistan ülkesine egemenlerin yaklaşımı, Kürt kadınına yaklaşım gibidir. Bu nedenle mevcut uygulamalardan en çok zarar gören öğe Kürt kadını olduğu gibi buna en çok direnen, kimi zaman kendini dışa kapatarak bir korumaya alan da yine Kürt kadınıdır.
Bu anlamda özgürlük mücadelesi saflarında bunun en iyi uygulayıcısı ve koruyucusu olabilecek kadının yurt bilincini arttırması, güçlü yurtseverlik duyguları geliştirerek mücadeleyi yükseltmesi gerekmektedir. Kadın kurtuluş ideolojisinin başlangıç ilkesi, yurdunu sevmek, toprağına anlam vermek, toprağının üzerinde yaratılan tüm değerlere saygılı olmak ve onları korumak, bu temel yaklaşımla yeni değerler yaratmakla yaşamsallaştırılabilir.
Bu ilkeyle örgütlü kadın gücü, Kürdistan kadını öncülüğünde halkın kendi kültürüyle, kendi değerleriyle, maddi ve manevi tüm tarihsel değerleriyle buluşmanın, onları anlamlandırarak, büyüterek geleceğe taşımanın temel yürütücüsü olur. Kadının, tanrıçalaşmayı yaşadığı Mezopotamya topraklarının mevcut durumda yaşadığı insansızlaştırmaya, Mezopotamya insanın topraktan uzaklaştırılmasına karşı yaklaşımı, kadın kurtuluş ideolojisinin yurtseverlik ilkesi doğrultusunda bir mücadeleyi esas almak olmalıdır. Kürdistan’da değer bilincinin insan, madde ve her türlü üretimle birlikte anlam kazanması toprağın, özgür bireyle ancak özgür bir nefes alma imkânını getirecektir. Bununla birlikte ancak doğru bir yurtseverlik bilincinin sağlanması, ezilen psikolojisinin, ulusal inkârcılığın, köksüzlüğün aşılarak doğru bir yurt sevgisinin oluşturulması, dünya insanlığıyla doğru bir bütünleşmeyi sağlayacaktır. Kadın kurtuluş ideolojisi doğrultusunda yurtseverlik ilkesini yaşamsallaştırabilmek, evrenselleşmenin de önemli bir aşamasını oluşturacaktır.
Köksüzlüğün ortaya çıkardığı yanılsamalar, yalanlar, sahtelikler toplum kadar doğanın da kendi dengesine kavuşması ile mümkün olacaktır. Çünkü doğanın dengesini de bozan toprağı kuraklaştıran, çölleştiren, kurutan, dengesi bozulmuş, doğrultusunu şaşırmış ve gerçeklerden uzaklaştırılıp aldatmaya ve aldatılmaya alışmış insan gerçekliğidir.
Oysa toprak sevgisi yani yurtseverlik bizi tarihin ta başlangıcına götürmekte, onu çağımızın olumlu değerleriyle buluşturarak onunla yeniden buluşma azmini ve cesaretini güçlendirmektedir.
Bir yanımız kar, bir yanımız yeşillenmeye ve filizlenmeye hazır toprak iken toprakta yürümeyi ne kadar da özlediğimi düşünüyorum. Çünkü karda yürümek kişinin kendini güvende hissetmesini engelliyor. Her an kayabilir ya da kara gömülebilirsin ama toprak üzerindeyken kişinin ayakları yere daha sağlam basıyor. Hele insan bir de kendi toprakları üzerinde yürürse kendine olan güveni daha da artıyor. Bir de yağmurdan sonra etrafa dalga dalga yayılan ülkemin, toprağımın kokusu içimdeki yaşam kıpırtılarını canlandırıyor. Ve ülkemin toprağına karışmak, toprak olmak istiyorum. Toprak kadar zengin, toprak kadar doğurgan, toprak kadar sade…
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır