DEĞERLENDİRMELER

GENÇ KADINLARIN SİSTEM KARŞISINDAKİ ÖRGÜTSÜZLÜĞÜ ÖLÜMDÜR

Şerda Mazlum

 

Kadın ve namus olgusu, yine bunun etrafında gelişen yaşamsal, ilişkisel, politik, ideolojik, sosyolojik olgular oldukça girift bir hal almıştır. Kadın bedeni üzerinden başlayarak geliştirilen bu olgunun en büyük tecavüzleri ve zulümleri içinde taşımasına rağmen, binlerce yıl kendisini yaşatabilmesi de bu karmaşık iç içeliğinden ileri gelir. Bu iç içelik kadar namus olgusunun uzun süredir gündemimizde olmasına rağmen doğru tanımlanamamasından kaynaklı çözümsüzlük derinleşmektedir. Namus olgusunun doğru tanımlanıp buna yönelik derinlikli bir mücadelenin geliştirilmesinin arayışları olsa da bunlar yetersizdir.
Namus kavramından konuya giriş yaparsak bu kavram kadın ve onun cinselliğine indirgenen bir olgu olarak ele alınmaktadır. Önderliğimiz özünde bu kavramı şöyle tanımlamaktadır “Namus kavramını bilmiyorlar. Namus’u tanımlayamıyorlar. Namus, Eko-nomos’tan geliyor. Eko-nomos, ev yasası, kadının yaptığı işler, ev işleri, kadına ait işler anlamına geliyor. Ekonomos, ekonomi, kadın işidir, üretime dayalıdır, ekonomist de bu işi yapandır, ekonomist kadındır. Yanlış yorumlanan bir namus kavramı var.”
Bu kavram egemenlikçi kültürlere has bir kavram olduğu ve yine egemenlikli kültürde erkek cinsinin hâkimiyeti ile birlikte ortaya çıktığı için, egemen bir öze sahiptir. Her olgu kendi karşıtıyla birlikte var olur. Karanlık olmadan aydınlık olmaz, doğru olmadan yanlış olmaz, eşitsizlik yoksa özgürlüğe ihtiyaç yoktur. Namussuzluk yaşanmıyorsa namus diye bir olgunun geliştirilmesine de ihtiyaç olmaz. Devletçi sistemlere geçişle birlikte iyinin, doğrunun, güzelin yerini kötü, yalan ve çirkin almıştır ki böylesi bir kavramda ortaya çıkmıştır. Erkek egemenliği ilk olarak kadın emeği üzerinde iktidarını kurmuş ve bunu derinleştirmek için çeşitli yöntemler kullanmıştır. Erkek, ana kültürünün maddi ve manevi anlamda henüz güçlü olduğu geçiş dönemlerinde kurnazca yaklaşarak gücü erkek elinde toplamanın girişimlerinde bulundu. Maddi yaşamın üretilmesini, fiziki gücün kullanımında erkeği daha ön plana çıkartan ve kadını ikinci plana iten giderek de dıştalayan bir yaklaşım içerisine girdi. Bununla birlikte toplumun manevi yaşam kültüründe de kadını aynı biçimde dıştalamaya başladı. Aslında kadının soyu sürdürme ve erkeğin cinsel ihtiyaçlarını giderme gibi bir işlevi olmasaydı, belki de kadın cinsini tümden katliama da tabi tutabilirdi. Ancak erkek akıl kadının bu rolünü görünce kadını salt bu ihtiyaçların karşılanmasının nesnesi durumuna getirdi. Kadının aleyhine gelişen bu sistem kadın olanın büyük dezavantajlarla, erkek olanın ise avantajlarla – kandırmacadan ibaret olan- büyütüldüğü bir sistem oldu. Kadına öncelikle bedeninden utanması, erkeğe ise gurur duyması binbir türden ince yöntemle öğretildi. Kadını kölece terbiye etmek öncelikle bedeninden başlar. Yaşamı en zengin ve çeşitlilik biçimlerinde kendinde barındıran kadın bedeni, lanetli, tahrik edici kılındı. Kadının fiziksel güzelliği ve zenginliği başına bela oldu. Kadınlar erkek ve toplum karşısında sürekli olarak kendini belirlenmişliklere büründürmek zorunda kaldı. Aksi takdirde başına geleceklerden kadının kendisi sorumlu oldu.
Elbette ki namus adı altında kadına getirilen sınırlandırmalar salt bedeninde ve cinselliğinde sınırlı kalmadı. Aynı zamanda kadının yüreği çoraklaştırılmaya, beyni donuklaştırılmaya çalışıldı. Kadındaki özgürlüğe yakın özü tümden yok etmek mümkün olmaz. Ancak düşüncede ve duyguda yaşanan bastırılmışlık, belirlenmişlik köleliği besler. Daha da fazla içerilmesine, ona kendi öz kimliği gibi yaklaşılmasına neden olur. Özcesi namussuz sistem kadını bastırır, sınırlandırır ve edilgen bir nesne konumuna getirir. Diğer yandan ekonomik olarak muhtaç hale getirilme, düşünsel gelişimin önünün kapatılması, sosyal sınırlandırılmışlık, politikadan ve toplumun stratejik tüm çalışmalarından uzaklaştırılmışlık, yer verilmişse de kuyrukçuluk, yardımcılık erkeğe muhtaç bir kadın gerçeğini açığa çıkarmıştır. Bu nedenle ekonomostan gelen namus kavramının yeniden doğru anlamıyla buluşması kadının kendi değerlerine sahip çıkarak erkeğin bunları gasp etmesine izin vermemesi demektir. Demek ki şunu mutlaka anlamalıyız namussuzluk salt kadının cinselliğine indirgenemez. Kadının ev yasasının dışına çıkmak, bunun dışında yaşamak namussuzluktur. Yani paylaşımdan çok birikime değer vermek, zorla gaspetmek, sömürmek, emek harcamadan yaşamak, başkalarının sırtında yaşamak namussuzluktur. Yoksul ve erkeğe muhtaç kadınlar yaratılmak istenmektedir. Dünyada en çok çalışan kadınlar olmasına rağmen, istatistiklere göre en fakir olanlar kadınlardır. Kadının emeği aşağılandıkça yaşam çirkinleşmiştir. Kadın kendini var edebilmek ve yaşamını sürdürebilmek için erkeğe muhtaç kılınmıştır. Bu nedenle geleneksel kadın kimliği kendini erkeğe sığınarak ifade eder. Ataerkil devletçi sistem içerisinde erkeksiz bir yaşam kurmak yani baba, koca, sevgili olmadan yaşamak çok ama çok zordur. Kurma şansını bulan kadınlar ise salt erkekler tarafından değil kendi cinsleri tarafından da öyle çok ve gurur kıran engellerle karşı karşıya gelirler ki adeta bağımsız yaşamayı istediklerine pişman ettirilirler.
Yine fahişeleştirme ve tecavüz de hem kadına yönelik hem de genel topluma yönelik olarak sadece cinsel içerik taşımaz. Ve devletler tarafından özellikle geliştirilmektedir. Kadınların para için kendi bedenlerini satışa sunmaları kadınların ayıbı değil o toplumun ayıbıdır. Cinsellik üzerinden erkeği kendi sistemine bağlama ve kadını küçültme bir iktidar oyunudur. Fuhuşun sektör durumuna gelmesi bunun en somut ifadesidir. Toplumun namus bekçisi olan devlet fahişeleştirmeyi bir sektör olarak görmektedir. İktidar güçlerinin fuhuşa karşı söylemleri, namuslarını kurtarma yaklaşımından ve ‘takkenin düşmesi kelin görünmesinden’ korkmalarından başka bir şey değildir. Kadın üzerinde mülkiyet sağlama ve özelleştirme yine fahişeleştirme erkek iktidarının şifresidir. Erkek iktidar cinsel kimliğine bürünerek nesneleşmiş kadın köleliğine dayanmak durumundadır. Bu onun için olmazsa olmaz kabilindendir. Çünkü sistemini bu zihniyet üzerinden inşa etmiştir. Kadının başta cinsel kimliği olmak üzere kadına ait hangi değeri varsa sömürü konusu durumuna getirilmiştir. Tarihin en büyük ve en çirkin sömürüsü kadın üzerinde gerçekleşmiştir. Ve birçok kadın bu gerçekliğe kurban edilmiştir. Kimi zaman cadı denilerek yakılmış, kimi zamanda kadınlık erdemlerini yerine getirmediği, devletin belirlediği kadınlık kalıplarının dışına çıktığı için giyotine gönderilmiştir. Şimdilerde ise feodalizmin kapalı gelenekleriyle kapitalist modernitenin çarpık özgürlük anlayışı arasında kadın korkunç bir cendere altına sokulmuştur. İki kültür çarpıştıkça kurban olan kadındır. Ya fuhuşa sürüklenir, ya bir yakını tarafından öldürülür, ya tecavüze uğrar ya da dövülür. Aslında devlet tam bir el birliğiyle bu katliamları organize eder. Medya bu işi gayet çekici bir duruma getirir. Şarkılarda, dizilerde, filmlerde namus için kadın katletmek yiğitlik olarak, erkek adamlık olarak topluma benimsetilir. Ve namus adına işlenen cinayetler erkek katilin böbürleneceği bir durum olarak ele alınır. Özünde her öldürülen, tecavüze uğrayan, dövülen kadınla toplumunda katledildiği bilinmelidir. Makro iktidar güç olan devlet kadın katliamlarının durmasını istemez. Çünkü ilişkilerde birbirine girmiş, yaşamı kararmış, her anı acıyla dolu olan insan-toplum gerçekliği çözümü daha fazla devlete bağlanmakta görür ve sistemin çarklarının bir dişlisi olarak bu çarkı döndürmeye devam eder. Bu nedenle devletler, savaş-iktidar odakları hiçbir zaman toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesini, kadın katliamlarının son bulmasını istemez. Belki zevahiri kurtarmak için bir takım girişimlerde bulunurlar ama hep bir şekilde erkeği korurlar, göz yumarlar.
Kadının yarattığı değerleri kurnaz erkeğin gasp etmesi üzerinden kendini yapılandıran sistem binyılları alan bir gerçeklikle, bilim ve tekniğin gelişimi ile birlikte günümüzde daha da inceltilmiş mikrolaştırılmıştır. Tabi ki bu yöntemlerin mikrolaşması tahakkümünde mikrolaştığı anlamını içermez. Aksine yöntemler mikro alanlara, yaşamın tüm ayrıntılarına girdikçe baskı, tahakküm ve egemenlik makrolaşmıştır. Kapitalist moderniteyle yaşanan gelişme ve bilimsel atılıma rağmen insanın duygu ve güdüleri büyük bir çelişki olarak geri kalmıştır. En gelişkin görünen erkekte veya kadında dahi bu geriliğin izlerini, karakterini görebilmek mümkündür. Feodalite nasıl kadını geleneksel örf ve adetlerle cendere altına almışsa, kapitalist modernite de tersinden açılıp saçılmayı dayatmıştır. Özünde ise ne evlilik dışında cinsel ilişkiye girmemek namusluluktur ne de cinselliğini dilediği gibi yaşayabilmek özgürlüktür. Kapitalist modernite de bu ataerkil kültür çok derin ve daha görünmez biçimlere dönüştürülmüştür. Çelişki yokmuş gibi gösterilerek kadın sisteme daha fazla entegre edilmiş, iktidar mekanizmalarına çekilmiş ve benzeştirilmiştir. Kapitalist modernitenin yarattığı kadın belki daha açıktır, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde daha çok söz sahibi gibi görünür. Ancak bu da köleleşmenin başka bir yüzüdür. Yapılan araştırmalar ve istatistikler kadına yönelik şiddet ve katliamların sözde uygarlaşma denilen aydınlanma çağında çok daha yoğun yaşandığını göstermektedir. İlişkilerdeki mutsuzluk, yalnızlık, parçalanmışlık daha belirgindir.
Kısacası şunu diyebiliriz iktidarlaşan zihniyet nerede olursa ne zamanda olursa olsun erkeksi, tekçi, baskıcı ve gücü yettiğince yok edicidir. Bu zihniyetten en olumsuz biçimde zarar görenler, kadınlar, gençler ve çocuklardır. Dikkat edersek her üçü de yaşamın temel dinamik güçleridir, her boyutta doğurgan ve gelişmeyi yaratan öğelerdir. Bunların maddi ve manevi olarak öldürülmesi, yaşamın öldürülmesi ve tek renklileştirilmesidir. Oysa yaşam çeşitlilikleri ile güzel ve yaşanılasıdır. Bu nedenle erkek egemenlikli zihniyete karşı mücadele etmek kutsal ve soylu bir görev ve sorumluluktur. Genç kadınlar yaşamın yeniden ve güzel, özgürce yeşermesinde böylesi anlamlı ve kutsal bir görevi yerine getirmekten sorumludurlar.
Şunu asla unutulmayalım ki kadını köleleştirmek için erkek egemen sistemin geliştirdiği teslim alma üzerinden geliştirilen politikalar salt fiziki değil ideolojiktir. Bunun içinde kadının geliştirdiği mücadelenin de daha geniş bir yelpazeye yayılması ve derinleşmesi gerekliliği vardır. Bu köleliği ve egemenliği aşmak için her an, her gün zihnimizi zorlamalı, sınırları aşmalı ideolojik çözümler oluşturmalıyız. Aynı zamanda bu yolda mücadele eden herkesle, küçük veya büyük, önemli ya da önemsiz ayrımları yapmadan hepsine bir değer biçerek ortaklaşmalıyız. Bir genç kadının kendi yaşamıyla ilgili kararlarını, töreler adına, namus adına ezip geçmek en nihayetinde o toplumu ezip geçmektir.
Binlerce olasılık içerisinden sıyrılarak yaşama şansını yakalayan bizler bu şansı en doğru, en onurlu ve en soylu bir biçimde gerçekleştirelim. Biz kadınlar bu zorlu işi yüreklerimize taşırmadıkça, bedenlerimize yüklemedikçe, birbirimizde örgütlemedikçe erkek egemenlikli sistemin yüreklerimizi, bedenlerimizi, yaşamlarımızı bizden an be an çalmasını, gün be gün öldürmesini engelleyemeyeceğimiz çok açık. Böyle bir sistem gerçekliğini kabul etmekle, ruhsal-manevi yanı bir yana bırakalım, fiziken bile yaşama olasılığımız her geçen gün düşüyor. Kadın katliamları, duygu, düşünce ve fiziki tecavüzler almış başını gidiyor. İntihar, öldürülme, tecavüz, iradesizce yaşama mahkûm edilme, erken evlendirilme, okumasına, çalışmasına izin vermeme ülkemizin en başta gelen sorunlarındandır. Yaşamı bizlere çekilmez kılan, zehir eden günlük örnekler ile karşı karşıyayız. Hem fiziki ve hem de ruhsal, karaktersel olarak direnmek, yaşam gücünü gösterebilmek için genç kadınlar olarak kendimize mutlaka bir yaşam alanı yaratmak zorundayız. Bu yaşam alanını yaratmak ise özgür yaşam bilincini, aşkını geliştirmek ve bunu kadın yaratıcılığında radikal eyleme dönüştürmekten geçmektedir. Genç kadınların sistem karşısındaki örgütsüzlüğü ya da örgütlenmedeki zayıflığı biçimi ne olursa olsun ölümdür. Örgütlülüğü ise yaşamdır, coşkudur, mücadeledir, güzelliktir, gerçek değişim ve yenilenmedir. Artık genç kızlar kendilerine yaraşan bir biçimde rüzgârlar gibi esmeli, sular gibi akmalı, toprak gibi yaratıcılaşmalıdırlar. Kendilerine dayatılanlara karşı hayır diyebilmelidirler. Yaşamı özgürce solumak istiyorum diyerek bunun mücadelesinde bulunabilmeyi, kadın kimliğinin mücadeleci onuruyla yaşayabilmeyi, bunun getireceği tüm zorluklara karşı birlikte göğüs gerebilmeyi öğrenmeliler. Öğrenmeliler ki bu katliamlara dur diyebilsinler. Kadınların katledilmesi, tecavüze uğraması yaşamın en temel renginin soldurulması, öldürülmesidir. Yaşamak bu kadar güzel ve anlamlı iken neden ömrünün baharında yaşam dolu gencecik kızlar intihara sürükleniyor, neden hiç istemediği yaşama ömür boyu hapsediliyor, neden tecavüze uğruyor, istemediklerini yapmaya zorlanıyorlar, neden belirlenmişlikler içinde boğuluyorlar? Nedenleri çoğaltabiliriz. Bunun kadınlar açısından bir cins kırımı olduğunu bilmeli ve kadının özgür ve yaratıcı değerlerine sahip çıkmalıyız. Kadının emeğine sahip çıkması yaşamın yüceltilmesini de getirecektir.
Özellikle de genç kadınlar hem namusumuz özgürlüğümüzdür hamlesine tüm güçleriyle katılmalı hem de bunu salt eylemliliklerle sınırlı ele almayıp darlaştırmadan bir yaşam tarzı durumuna getirmelidir. Taşı delen damlaların büyüklüğü değil sürekliliğidir denilir. Bu nedenle gerçekleştirilen eylemlerin süreklilik kazanması salt önemli günlere 8 Mart, 21 Mart v.b. günlere indirgenmemesi gereken önemdedir. Genç dediğin sürekli aktif, deli dolu, canlı, dinamik ve öncüdür. Gençler ateş gibidir, hem dokunduğu yeri hem kendisine dokunanı yakar. Bu topraklarda kendimize genciz ve namusluyuz diyorsak
Erkek bir millet içinde yokluğumuzu an be an hissediyorsak, fuhuşun, tacizin, ucuz emekçi, erkek yedeği ve kadın katledilişinin baş öznesi haline getiriliyorsak,
Bedenimizin her bir parçası küfre dönüştürülüyorsa,
Bizi ilgilendiren her şey namussuzluk ve öldürülme gerekçesi haline getiriliyorsa
En büyük hırsızlıklar, yalancılıklar, dolandırıcılıkların bir erdem ve yücelik haline getirildiği bir namus dünyasında yaşıyorsak,
Bilim adına yüreğimiz küçümseniyor ve susturuluyorsa, beynimiz ise kalıplaşmış dogmalarla zehirleniyorsa,
Çocukluğumuz, gençliğimiz tüm yaşamımız bir ezbere, belirlenmişliklere dönüştürülmüşse özgür ve mutlu yaşayabilir miyiz?
Devletli toplumlarda namuslu olabilir miyiz?
İşte tüm bu iktidarcı erkek egemen sistem karşısında kadınca direnişin akış yatağını genişletmek ve bu akışı süreklileştirmek genç kadınların temel görevidir. Gençlik Kürdistan’da yaşam oldu, özgürlük aşkı oldu kendi yatağını oluşturdu. Bu akış yatağını binlerce gencin kanıyla genişletti, süreklileştirdi. Ve bunlar sistem içinde sistemin belirlediği kalıplar dışına çıkan suçlular oldular. Şimdi bu gençler gibi kendi değerlerimize sahip çıkma, namuslu ve onurlu yaşama suç işleme zamanı.
Namussuzluklara karşı suç işleyelim ki kadınlar katledilmesin
Suç işleyelim ki maddi ve manevi olarak bizi tüketmesinler, suç işleyelim ki kadınlar tecavüze uğramasın…
Ve genç kadınlar olarak bu 8 Martı ve baharı Önderliğimizin özgürlük baharına dönüştürelim. Ve genç kadınlar olarak Önderliğimizin rüyalarını gerçekleştirelim. Önümüzdeki günlerde tüm şarkıları ve türküleri Önderliğimiz için dinleyelim. Ve Amed’in surlarına yalınayak çıkalım hepimizin rüyası gerçek olsun…

                                                                             
Geri Dön

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır