Kadın ve
namus olgusu, yine bunun etrafında gelişen yaşamsal,
ilişkisel, politik, ideolojik, sosyolojik olgular oldukça
girift bir hal almıştır. Kadın bedeni üzerinden başlayarak
geliştirilen bu olgunun en büyük tecavüzleri ve zulümleri
içinde taşımasına rağmen, binlerce yıl kendisini
yaşatabilmesi de bu karmaşık iç içeliğinden ileri gelir. Bu
iç içelik kadar namus olgusunun uzun süredir gündemimizde
olmasına rağmen doğru tanımlanamamasından kaynaklı
çözümsüzlük derinleşmektedir. Namus olgusunun doğru
tanımlanıp buna yönelik derinlikli bir mücadelenin
geliştirilmesinin arayışları olsa da bunlar yetersizdir.
Namus kavramından konuya giriş yaparsak bu kavram kadın ve
onun cinselliğine indirgenen bir olgu olarak ele
alınmaktadır. Önderliğimiz özünde bu kavramı şöyle
tanımlamaktadır “Namus kavramını bilmiyorlar. Namus’u
tanımlayamıyorlar. Namus, Eko-nomos’tan geliyor. Eko-nomos,
ev yasası, kadının yaptığı işler, ev işleri, kadına ait
işler anlamına geliyor. Ekonomos, ekonomi, kadın işidir,
üretime dayalıdır, ekonomist de bu işi yapandır, ekonomist
kadındır. Yanlış yorumlanan bir namus kavramı var.”
Bu kavram egemenlikçi kültürlere has bir kavram olduğu ve
yine egemenlikli kültürde erkek cinsinin hâkimiyeti ile
birlikte ortaya çıktığı için, egemen bir öze sahiptir. Her
olgu kendi karşıtıyla birlikte var olur. Karanlık olmadan
aydınlık olmaz, doğru olmadan yanlış olmaz, eşitsizlik yoksa
özgürlüğe ihtiyaç yoktur. Namussuzluk yaşanmıyorsa namus
diye bir olgunun geliştirilmesine de ihtiyaç olmaz. Devletçi
sistemlere geçişle birlikte iyinin, doğrunun, güzelin yerini
kötü, yalan ve çirkin almıştır ki böylesi bir kavramda
ortaya çıkmıştır. Erkek egemenliği ilk olarak kadın emeği
üzerinde iktidarını kurmuş ve bunu derinleştirmek için
çeşitli yöntemler kullanmıştır. Erkek, ana kültürünün maddi
ve manevi anlamda henüz güçlü olduğu geçiş dönemlerinde
kurnazca yaklaşarak gücü erkek elinde toplamanın
girişimlerinde bulundu. Maddi yaşamın üretilmesini, fiziki
gücün kullanımında erkeği daha ön plana çıkartan ve kadını
ikinci plana iten giderek de dıştalayan bir yaklaşım
içerisine girdi. Bununla birlikte toplumun manevi yaşam
kültüründe de kadını aynı biçimde dıştalamaya başladı.
Aslında kadının soyu sürdürme ve erkeğin cinsel
ihtiyaçlarını giderme gibi bir işlevi olmasaydı, belki de
kadın cinsini tümden katliama da tabi tutabilirdi. Ancak
erkek akıl kadının bu rolünü görünce kadını salt bu
ihtiyaçların karşılanmasının nesnesi durumuna getirdi.
Kadının aleyhine gelişen bu sistem kadın olanın büyük
dezavantajlarla, erkek olanın ise avantajlarla –
kandırmacadan ibaret olan- büyütüldüğü bir sistem oldu.
Kadına öncelikle bedeninden utanması, erkeğe ise gurur
duyması binbir türden ince yöntemle öğretildi. Kadını kölece
terbiye etmek öncelikle bedeninden başlar. Yaşamı en zengin
ve çeşitlilik biçimlerinde kendinde barındıran kadın bedeni,
lanetli, tahrik edici kılındı. Kadının fiziksel güzelliği ve
zenginliği başına bela oldu. Kadınlar erkek ve toplum
karşısında sürekli olarak kendini belirlenmişliklere
büründürmek zorunda kaldı. Aksi takdirde başına
geleceklerden kadının kendisi sorumlu oldu.
Elbette ki namus adı altında kadına getirilen
sınırlandırmalar salt bedeninde ve cinselliğinde sınırlı
kalmadı. Aynı zamanda kadının yüreği çoraklaştırılmaya,
beyni donuklaştırılmaya çalışıldı. Kadındaki özgürlüğe yakın
özü tümden yok etmek mümkün olmaz. Ancak düşüncede ve
duyguda yaşanan bastırılmışlık, belirlenmişlik köleliği
besler. Daha da fazla içerilmesine, ona kendi öz kimliği
gibi yaklaşılmasına neden olur. Özcesi namussuz sistem
kadını bastırır, sınırlandırır ve edilgen bir nesne konumuna
getirir. Diğer yandan ekonomik olarak muhtaç hale getirilme,
düşünsel gelişimin önünün kapatılması, sosyal
sınırlandırılmışlık, politikadan ve toplumun stratejik tüm
çalışmalarından uzaklaştırılmışlık, yer verilmişse de
kuyrukçuluk, yardımcılık erkeğe muhtaç bir kadın gerçeğini
açığa çıkarmıştır. Bu nedenle ekonomostan gelen namus
kavramının yeniden doğru anlamıyla buluşması kadının kendi
değerlerine sahip çıkarak erkeğin bunları gasp etmesine izin
vermemesi demektir. Demek ki şunu mutlaka anlamalıyız
namussuzluk salt kadının cinselliğine indirgenemez. Kadının
ev yasasının dışına çıkmak, bunun dışında yaşamak
namussuzluktur. Yani paylaşımdan çok birikime değer vermek,
zorla gaspetmek, sömürmek, emek harcamadan yaşamak,
başkalarının sırtında yaşamak namussuzluktur. Yoksul ve
erkeğe muhtaç kadınlar yaratılmak istenmektedir. Dünyada en
çok çalışan kadınlar olmasına rağmen, istatistiklere göre en
fakir olanlar kadınlardır. Kadının emeği aşağılandıkça yaşam
çirkinleşmiştir. Kadın kendini var edebilmek ve yaşamını
sürdürebilmek için erkeğe muhtaç kılınmıştır. Bu nedenle
geleneksel kadın kimliği kendini erkeğe sığınarak ifade
eder. Ataerkil devletçi sistem içerisinde erkeksiz bir yaşam
kurmak yani baba, koca, sevgili olmadan yaşamak çok ama çok
zordur. Kurma şansını bulan kadınlar ise salt erkekler
tarafından değil kendi cinsleri tarafından da öyle çok ve
gurur kıran engellerle karşı karşıya gelirler ki adeta
bağımsız yaşamayı istediklerine pişman ettirilirler.
Yine fahişeleştirme ve tecavüz de hem kadına yönelik hem de
genel topluma yönelik olarak sadece cinsel içerik taşımaz.
Ve devletler tarafından özellikle geliştirilmektedir.
Kadınların para için kendi bedenlerini satışa sunmaları
kadınların ayıbı değil o toplumun ayıbıdır. Cinsellik
üzerinden erkeği kendi sistemine bağlama ve kadını küçültme
bir iktidar oyunudur. Fuhuşun sektör durumuna gelmesi bunun
en somut ifadesidir. Toplumun namus bekçisi olan devlet
fahişeleştirmeyi bir sektör olarak görmektedir. İktidar
güçlerinin fuhuşa karşı söylemleri, namuslarını kurtarma
yaklaşımından ve ‘takkenin düşmesi kelin görünmesinden’
korkmalarından başka bir şey değildir. Kadın üzerinde
mülkiyet sağlama ve özelleştirme yine fahişeleştirme erkek
iktidarının şifresidir. Erkek iktidar cinsel kimliğine
bürünerek nesneleşmiş kadın köleliğine dayanmak
durumundadır. Bu onun için olmazsa olmaz kabilindendir.
Çünkü sistemini bu zihniyet üzerinden inşa etmiştir. Kadının
başta cinsel kimliği olmak üzere kadına ait hangi değeri
varsa sömürü konusu durumuna getirilmiştir. Tarihin en büyük
ve en çirkin sömürüsü kadın üzerinde gerçekleşmiştir. Ve
birçok kadın bu gerçekliğe kurban edilmiştir. Kimi zaman
cadı denilerek yakılmış, kimi zamanda kadınlık erdemlerini
yerine getirmediği, devletin belirlediği kadınlık
kalıplarının dışına çıktığı için giyotine gönderilmiştir.
Şimdilerde ise feodalizmin kapalı gelenekleriyle kapitalist
modernitenin çarpık özgürlük anlayışı arasında kadın korkunç
bir cendere altına sokulmuştur. İki kültür çarpıştıkça
kurban olan kadındır. Ya fuhuşa sürüklenir, ya bir yakını
tarafından öldürülür, ya tecavüze uğrar ya da dövülür.
Aslında devlet tam bir el birliğiyle bu katliamları organize
eder. Medya bu işi gayet çekici bir duruma getirir.
Şarkılarda, dizilerde, filmlerde namus için kadın katletmek
yiğitlik olarak, erkek adamlık olarak topluma benimsetilir.
Ve namus adına işlenen cinayetler erkek katilin
böbürleneceği bir durum olarak ele alınır. Özünde her
öldürülen, tecavüze uğrayan, dövülen kadınla toplumunda
katledildiği bilinmelidir. Makro iktidar güç olan devlet
kadın katliamlarının durmasını istemez. Çünkü ilişkilerde
birbirine girmiş, yaşamı kararmış, her anı acıyla dolu olan
insan-toplum gerçekliği çözümü daha fazla devlete
bağlanmakta görür ve sistemin çarklarının bir dişlisi olarak
bu çarkı döndürmeye devam eder. Bu nedenle devletler,
savaş-iktidar odakları hiçbir zaman toplumsal
cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesini, kadın katliamlarının
son bulmasını istemez. Belki zevahiri kurtarmak için bir
takım girişimlerde bulunurlar ama hep bir şekilde erkeği
korurlar, göz yumarlar.
Kadının yarattığı değerleri kurnaz erkeğin gasp etmesi
üzerinden kendini yapılandıran sistem binyılları alan bir
gerçeklikle, bilim ve tekniğin gelişimi ile birlikte
günümüzde daha da inceltilmiş mikrolaştırılmıştır. Tabi ki
bu yöntemlerin mikrolaşması tahakkümünde mikrolaştığı
anlamını içermez. Aksine yöntemler mikro alanlara, yaşamın
tüm ayrıntılarına girdikçe baskı, tahakküm ve egemenlik
makrolaşmıştır. Kapitalist moderniteyle yaşanan gelişme ve
bilimsel atılıma rağmen insanın duygu ve güdüleri büyük bir
çelişki olarak geri kalmıştır. En gelişkin görünen erkekte
veya kadında dahi bu geriliğin izlerini, karakterini
görebilmek mümkündür. Feodalite nasıl kadını geleneksel örf
ve adetlerle cendere altına almışsa, kapitalist modernite de
tersinden açılıp saçılmayı dayatmıştır. Özünde ise ne
evlilik dışında cinsel ilişkiye girmemek namusluluktur ne de
cinselliğini dilediği gibi yaşayabilmek özgürlüktür.
Kapitalist modernite de bu ataerkil kültür çok derin ve daha
görünmez biçimlere dönüştürülmüştür. Çelişki yokmuş gibi
gösterilerek kadın sisteme daha fazla entegre edilmiş,
iktidar mekanizmalarına çekilmiş ve benzeştirilmiştir.
Kapitalist modernitenin yarattığı kadın belki daha açıktır,
kendi bedeni ve yaşamı üzerinde daha çok söz sahibi gibi
görünür. Ancak bu da köleleşmenin başka bir yüzüdür. Yapılan
araştırmalar ve istatistikler kadına yönelik şiddet ve
katliamların sözde uygarlaşma denilen aydınlanma çağında çok
daha yoğun yaşandığını göstermektedir. İlişkilerdeki
mutsuzluk, yalnızlık, parçalanmışlık daha belirgindir.
Kısacası şunu diyebiliriz iktidarlaşan zihniyet nerede
olursa ne zamanda olursa olsun erkeksi, tekçi, baskıcı ve
gücü yettiğince yok edicidir. Bu zihniyetten en olumsuz
biçimde zarar görenler, kadınlar, gençler ve çocuklardır.
Dikkat edersek her üçü de yaşamın temel dinamik güçleridir,
her boyutta doğurgan ve gelişmeyi yaratan öğelerdir.
Bunların maddi ve manevi olarak öldürülmesi, yaşamın
öldürülmesi ve tek renklileştirilmesidir. Oysa yaşam
çeşitlilikleri ile güzel ve yaşanılasıdır. Bu nedenle erkek
egemenlikli zihniyete karşı mücadele etmek kutsal ve soylu
bir görev ve sorumluluktur. Genç kadınlar yaşamın yeniden ve
güzel, özgürce yeşermesinde böylesi anlamlı ve kutsal bir
görevi yerine getirmekten sorumludurlar.
Şunu asla unutulmayalım ki kadını köleleştirmek için erkek
egemen sistemin geliştirdiği teslim alma üzerinden
geliştirilen politikalar salt fiziki değil ideolojiktir.
Bunun içinde kadının geliştirdiği mücadelenin de daha geniş
bir yelpazeye yayılması ve derinleşmesi gerekliliği vardır.
Bu köleliği ve egemenliği aşmak için her an, her gün
zihnimizi zorlamalı, sınırları aşmalı ideolojik çözümler
oluşturmalıyız. Aynı zamanda bu yolda mücadele eden
herkesle, küçük veya büyük, önemli ya da önemsiz ayrımları
yapmadan hepsine bir değer biçerek ortaklaşmalıyız. Bir genç
kadının kendi yaşamıyla ilgili kararlarını, töreler adına,
namus adına ezip geçmek en nihayetinde o toplumu ezip
geçmektir.
Binlerce olasılık içerisinden sıyrılarak yaşama şansını
yakalayan bizler bu şansı en doğru, en onurlu ve en soylu
bir biçimde gerçekleştirelim. Biz kadınlar bu zorlu işi
yüreklerimize taşırmadıkça, bedenlerimize yüklemedikçe,
birbirimizde örgütlemedikçe erkek egemenlikli sistemin
yüreklerimizi, bedenlerimizi, yaşamlarımızı bizden an be an
çalmasını, gün be gün öldürmesini engelleyemeyeceğimiz çok
açık. Böyle bir sistem gerçekliğini kabul etmekle,
ruhsal-manevi yanı bir yana bırakalım, fiziken bile yaşama
olasılığımız her geçen gün düşüyor. Kadın katliamları,
duygu, düşünce ve fiziki tecavüzler almış başını gidiyor.
İntihar, öldürülme, tecavüz, iradesizce yaşama mahkûm
edilme, erken evlendirilme, okumasına, çalışmasına izin
vermeme ülkemizin en başta gelen sorunlarındandır. Yaşamı
bizlere çekilmez kılan, zehir eden günlük örnekler ile karşı
karşıyayız. Hem fiziki ve hem de ruhsal, karaktersel olarak
direnmek, yaşam gücünü gösterebilmek için genç kadınlar
olarak kendimize mutlaka bir yaşam alanı yaratmak
zorundayız. Bu yaşam alanını yaratmak ise özgür yaşam
bilincini, aşkını geliştirmek ve bunu kadın yaratıcılığında
radikal eyleme dönüştürmekten geçmektedir. Genç kadınların
sistem karşısındaki örgütsüzlüğü ya da örgütlenmedeki
zayıflığı biçimi ne olursa olsun ölümdür. Örgütlülüğü ise
yaşamdır, coşkudur, mücadeledir, güzelliktir, gerçek değişim
ve yenilenmedir. Artık genç kızlar kendilerine yaraşan bir
biçimde rüzgârlar gibi esmeli, sular gibi akmalı, toprak
gibi yaratıcılaşmalıdırlar. Kendilerine dayatılanlara karşı
hayır diyebilmelidirler. Yaşamı özgürce solumak istiyorum
diyerek bunun mücadelesinde bulunabilmeyi, kadın kimliğinin
mücadeleci onuruyla yaşayabilmeyi, bunun getireceği tüm
zorluklara karşı birlikte göğüs gerebilmeyi öğrenmeliler.
Öğrenmeliler ki bu katliamlara dur diyebilsinler. Kadınların
katledilmesi, tecavüze uğraması yaşamın en temel renginin
soldurulması, öldürülmesidir. Yaşamak bu kadar güzel ve
anlamlı iken neden ömrünün baharında yaşam dolu gencecik
kızlar intihara sürükleniyor, neden hiç istemediği yaşama
ömür boyu hapsediliyor, neden tecavüze uğruyor,
istemediklerini yapmaya zorlanıyorlar, neden
belirlenmişlikler içinde boğuluyorlar? Nedenleri
çoğaltabiliriz. Bunun kadınlar açısından bir cins kırımı
olduğunu bilmeli ve kadının özgür ve yaratıcı değerlerine
sahip çıkmalıyız. Kadının emeğine sahip çıkması yaşamın
yüceltilmesini de getirecektir.
Özellikle de genç kadınlar hem namusumuz özgürlüğümüzdür
hamlesine tüm güçleriyle katılmalı hem de bunu salt
eylemliliklerle sınırlı ele almayıp darlaştırmadan bir yaşam
tarzı durumuna getirmelidir. Taşı delen damlaların büyüklüğü
değil sürekliliğidir denilir. Bu nedenle gerçekleştirilen
eylemlerin süreklilik kazanması salt önemli günlere 8 Mart,
21 Mart v.b. günlere indirgenmemesi gereken önemdedir. Genç
dediğin sürekli aktif, deli dolu, canlı, dinamik ve öncüdür.
Gençler ateş gibidir, hem dokunduğu yeri hem kendisine
dokunanı yakar. Bu topraklarda kendimize genciz ve
namusluyuz diyorsak
Erkek bir millet içinde yokluğumuzu an be an hissediyorsak,
fuhuşun, tacizin, ucuz emekçi, erkek yedeği ve kadın
katledilişinin baş öznesi haline getiriliyorsak,
Bedenimizin her bir parçası küfre dönüştürülüyorsa,
Bizi ilgilendiren her şey namussuzluk ve öldürülme gerekçesi
haline getiriliyorsa
En büyük hırsızlıklar, yalancılıklar, dolandırıcılıkların
bir erdem ve yücelik haline getirildiği bir namus dünyasında
yaşıyorsak,
Bilim adına yüreğimiz küçümseniyor ve susturuluyorsa,
beynimiz ise kalıplaşmış dogmalarla zehirleniyorsa,
Çocukluğumuz, gençliğimiz tüm yaşamımız bir ezbere,
belirlenmişliklere dönüştürülmüşse özgür ve mutlu
yaşayabilir miyiz?
Devletli toplumlarda namuslu olabilir miyiz?
İşte tüm bu iktidarcı erkek egemen sistem karşısında kadınca
direnişin akış yatağını genişletmek ve bu akışı
süreklileştirmek genç kadınların temel görevidir. Gençlik
Kürdistan’da yaşam oldu, özgürlük aşkı oldu kendi yatağını
oluşturdu. Bu akış yatağını binlerce gencin kanıyla
genişletti, süreklileştirdi. Ve bunlar sistem içinde
sistemin belirlediği kalıplar dışına çıkan suçlular oldular.
Şimdi bu gençler gibi kendi değerlerimize sahip çıkma,
namuslu ve onurlu yaşama suç işleme zamanı.
Namussuzluklara karşı suç işleyelim ki kadınlar
katledilmesin
Suç işleyelim ki maddi ve manevi olarak bizi tüketmesinler,
suç işleyelim ki kadınlar tecavüze uğramasın…
Ve genç kadınlar olarak bu 8 Martı ve baharı Önderliğimizin
özgürlük baharına dönüştürelim. Ve genç kadınlar olarak
Önderliğimizin rüyalarını gerçekleştirelim. Önümüzdeki
günlerde tüm şarkıları ve türküleri Önderliğimiz için
dinleyelim. Ve Amed’in surlarına yalınayak çıkalım hepimizin
rüyası gerçek olsun…
Geri
Dön