DEĞERLENDİRMELER
Yeni anayasa demokratik olacak mı?

Ronahi Serhat

AKP hükümeti genel seçimlerden önce yeni bir anayasa hazırlığını gündemine almıştı. Ancak genel seçimlerin erkene alınmasıyla -az çok seçim sonuçları tahmin ediliyordu- sonrasına bırakıldı. Seçim sürecinde yeni bir anayasa tartışmaları daha çok cumhurbaşkanlığı yetkilerinin sınırlandırılması ve hükümet modeli olarak başkanlık sistemi etrafında yapılıyordu. Kamuoyuna sunulan ve gündemdeki tartışma biçimiyle şimdi ifade edilenler daha çok anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi biçiminde değil, komple bir yeniliği öngörmesidir. Sivil bir anayasaya, demokratik bir anayasaya elbette ihtiyaç var. 82 anayasası darbe anayasası olup, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınarak olağanüstü bir ortamda askeri iktidarın zihniyetiyle hazırlanmıştı. Türkiye’de Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye toplumu sıkça mevcut anayasaya çok sert eleştirilerini her zaman hem yapmıştır hem de eleştirisini meşru demokratik örgütlenme ve eylem düzeyinde sürekli yürütmüştür.
Sivil-demokratik bir anayasa toplumun temel bir talebidir. Yeni anayasanın ne kadar bu kapsamı ve biçimi içerdiğine ilişkin ciddi endişeler ve eleştiriler gelişmektedir. Türkiye zaten bu askeri 82 anayasasıyla AB’ye üye olamaz. Her şeyden önce AB’nin kriterlerine aykırıdır. Yeni bir anayasayı AB’nin bir talebi olarak ele almak kadar, devlet sistemsel açıdan ciddi bir tıkanmayı yaşamaktadır. Bu tıkanıklık ancak Türkiye cumhuriyetinin demokratikleştirilmesiyle aşılabilir.
Cumhuriyetin demokratikleştirilmesinin önündeki en büyük engel, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümlenmemesinde yatmaktadır. Sorun çözümlenmek istenmediği gibi askeri imhayla ve anti-demokratik yöntemlerle bastırılmaya çalışılmaktadır. Bir yandan demokrasiden, hukuk devletinden söz edilirken diğer bir yandan da kirli savaşa, silahlanmaya yatırım yapılarak tüm ordu gücüyle ve paramiliter güçler örgütlendirilerek Kürt halkı tarihiyle, sosyal yapısıyla, kültürüyle tahribata uğratılmakta, fiziki imhaya tabii tutulmaktadır. Devlet, imhayı süreklileştirmek için güvenlik gerekçesini önemli ve birincil sorun olarak gündemde tutarak toplumu buna inandırmaya çalışmaktadırlar. Mevcut durumda toplumun bilinçli bir kesimi buna inanmamakta, kışkırtılmış milliyetçi kesim dışında Kürt halkıyla yaşama birlikteliğini korumaktadır. Kürt halkı da özgürlük mücadelesini sürdürmektedir. İnkar ve imhada ısrar edildikçe savaş da sürmektedir. Gizli ya da bir süreliğine değil de, açıktan süreklileşen bir savaş halinin yaşandığı bir ülkede anayasa nasıl demokratik oluşacak?
Demokratik-sivil bir anayasanın otoriter olacağı bir ülkede tüm sorunlar demokratik kültür çerçevesinde ve demokratik yöntemlerle çözümlenebilir. Anlaşma ya da uzlaşmanın sağlanamaması halinde durum yargı kurumlarına havale olur. Tüm anlaşmazlıklarda son sözü demokratik içerikle formülleştirilmiş kanunlar çerçevesinde işleyen yargı çözümler. Ancak şimdi ilk sözü de son sözü de hatta hiç karşılıklı diyaloga fırsat vermeden sürekli Kürt halkı ve onun iradesi, kurumları, siyasi temsilcileri hedef gösterilerek asker zihniyetini taşıyan siyasetçiler ve esasta asker söylemektedir. Savaşın dolu dizgin yaşandığı, her gün cenazelerin kaldırıldığı bir ortamda demokrasiden zaten söz edilemez. Toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek üzerinden bireyin toplumla, devletle ilişkisini ve sistemin temel organlarının yetkilerini, görevlerini belirleyen toplumsal sistemi hukuki olarak ifadeye kavuşturan anayasa, taşınan zihniyetin en güçlü tasarımıdır. Anayasayı yeterli oluşturabilmek için tartışma sürecine demokratik katılma imkanı tanınmamaktadır. Kürt halkı açısından yaşanan sadece uygulanan yoğun askeri, siyasi, ideolojik saldırı şiddetine karşılık, direniştir. Kürt halkı bu durumu yaşarken yeni anayasa tartışmalarından bir beklentisi olabilir mi? Her şeye rağmen Kürt halkı da diğer toplumsal kesimler gibi savaşın şiddetine doğrudan maruz kalan bir halk olarak yaşadıkları üzerinden, sahip olması gereken haklar üzerinden taleplerini dile getirmektedir. Ancak her hak talebi devletin güvenliği açısından sakıncalı gösterilip bölücülük, terörizm kavramıyla mahkum edilmektedir.
Oysaki her anayasa tarihsel gerçekliğe, toplumsal kültüre ve zihniyete göre şekillenir. Türkiye’de en genel ortalama istatistiki veri olarak 20 milyonluk nüfusa sahip bir halk yaşıyorsa bu etnik azınlık olarak ifade edilemeyeceği gibi anayasa bunu kapsayan içerikte olmalıdır. Türkiye için demokratik bir anayasa demek katı merkeziyetçi üniter yapısını değiştirmesi demektir. Yoksa bazı yetki sınırlandırmalarıyla, görevlerin kurumsal olarak el değiştirmesiyle ifade edilemez. Bu reform bile sayılamayacak düzeyde rötuş olur. Hazırlanan anayasa taslağındaki değişikleri ele aldığımızda bunlar rahatlıkla görülmektedir. Kadının toplumsal statüsünü değiştirmekten ziyade, türban etrafında dönen tartışmalar, gerçeği saptırma olduğu gibi siyasallaştırılması bir kandırmadır. Kadının toplumsal yaşama katılımı ve sosyal alanın yeniden demokratik ve özgürlükçü düzenlenmesi gerekmektedir. Öte taraftan Kürt sorununun demokratik çerçevede çözümünü öngören bir yaklaşım olmadığı gibi MGK kurumu korunmakta ve yapılan değişiklikte ‘Jandarma Genel Komutanlığının MGK’ye katılmaması öngörülmektedir. Oysa demokratik örgütlenmeyi ve yönetilmeyi esas alan bir ülkede asker-hükümet bileşiminden oluşan Milli Güvenlik Kurulu gibi üst bir yönetim ve karar organına yer yoktur. Ordu, meclisin kararlarına göre hareket eder. Meclisin üstünde olamaz. TBMM toplanmasına rağmen esas kararlar MGK toplantılarında ele alınır. Ve ordu baskın bir güç olarak siyaseti, siyasi kurumları yönlendirir. Diğer değişiklikler de özce şöyle ifade edilmektedir: Genelkurmay Başkanı ve TBMM Başkanı Yüce Divan’da yargılanabilecek. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Yüksek Askeri Şura kararları yargı denetimine açılacak. Din dersi zorunlu dersler arasında olacak. Ancak isteyen bir dilekçe vererek bu dersten muaf olabilecek. Din ve vicdan hürriyeti önceden yazıldığı gibidir. Cumhurbaşkanlığı yetkileri sınırlandırılıyor. Dile ilişkin olarak, “Eğitim ve öğretim dili Türkçe’dir, Türkçe’den başka dillerde eğitim ve öğretim yapılması ile ilgili esaslar demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kanunla düzenlenir” biçiminde geçmektedir. Böylece Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulmasının önü açılacak mı bunu zaman gösterecek. Vatandaşlık tanımı Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denecek. Kürt halkının kimliksel inkarı sürmektedir. Dikkat edilirse bu değişikliklerin hiçbiri demokratikleşmenin esasını teşkil eden konulara ilişkin değildir. Bu haliyle ‘yeni, sivil, demokratik’ kavramlarını kullanmak yerinde olmayacaktır.
Anayasa hazırlığında esas problemler Türkiye’nin katı üniter devlette ısrarından kaynaklanmaktadır. Merkezi üniter devlet modeline sahip olan birçok Avrupa devleti bile süreçle bundan vazgeçmektedir ve evrilmektedir. Üniter devlet yapısını korumanın tek biçimi katı merkeziyetçilik biçiminde şekillenmemektedir. Ha keza ademi merkeziyetçi üniter devlet modelleri de söz konusudur. Katı merkeziyetçiliğin değiştirilmesi ulus devlet modelinin ortadan kaldırılması anlamına gelmemektedir. Bu nedenle başından itibaren Türkiye’nin üniter devlet yapısına karşı olmadığımızı ancak üniter yapı içinde çözüm önerdiğimizi hep belirttik. Bunu biraz açmak gerekirse; Kürt halkı için demokratik ulus modeli Kürt halkının varlığını korumasında ve geliştirmesinde halkları birbirinden ayıran değil, aksine siyasal, ulusal kimliğiyle topluma katılması, devletle ilişkilenmesidir. Halkların külkürel kimliğinin tanınması ve bunun gerekleri çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde toplumsal örgütlenmesini siyasi, sosyal, ekonomik anlamda gerçekleştirmesi, demokratik özerkliğin tanınması Türkiye toplumunu güçlendirecektir. Kürt halkının Türk halkıyla ilişkileri tarihten gelir. Zoraki, geçici, dönemsel ve bazı gereklilikler üzerinden bir ilişki değil, kökü güçlü olan toplumsal bir birlikteliktir.
Hazırlanan taslak Kürtler için vatandaşlık anlayışında bir yenilik öngörmemektedir. Demokratik özerklik çerçevesinde hakların anayasal güvenceye kavuşması gerekmektedir. Önder Abdullah Öcalan özelikle Kürt sorunun demokratik barışçıl çözümü için uygulanabilir formülü şöyle sunmuştur: ‘Kürtler yaşadıkları ülkelerin sınırlarına dokunmadan bütünlük içerisinde kültürel haklarına sahip olacaklardır. Kendi kültür ve dillerine göre kendilerini ifade edebileceklerdir. Siyasal olarak örgütlenmelerinin önündeki engeller kaldırılacaktır. Bu sadece Kürtler için öngördüğüm bir model değildir. Tüm Ortadoğu’ya, Balkanlara uygulanabilecek bir modeldir.’ Anayasa hazırlık komisyonu, hukukçuların, aydınların, Kürt halkının ve tüm kesimlerin ve muhatapların görüşlerini titizlikle incelemeleri ve yer vermeleri Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemlidir.
Önderliğimizin somut olarak ifade ettiği “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder.” gibi bir ibarenin anayasada yer alması başlangıç açısından Kürt halkının taleplerine genel olarak cevap olmaya yetecektir. Böyle bir içeriğin bile tehlikeli görülmesi halinde ise, sistemsel ve siyasal kriz ve beraberinde savaş daha da derinleşecektir. Türkiye’yi yönetenler aslında gerçeği iyi bilmektedir ancak siyasal çıkarları nedeniyle toplumsal değil, iktidarcı yaklaşmaktadırlar. Anayasa taslağı üzerinde çalışma yürüten ve komisyonunun başkanlığını yapan Prof. Ergun Özbudun’un 1921 anayasasına ilişkin yorumu demokratik olduğuna ilişkindir. Ancak Özbudun yeni anayasayı hükümetin ve ordunun taleplerini, beklentilerini dengeleyecek tarzda değil de bu konuda uzman bir hukukçu olarak demokrasinin kurumsallaşması ve işler kılınması bakımından 1921 anayasasını daha güçlü yorumlayabilirdi. Yeni tasarıda 82 anayasasının ilk dört maddesi olduğu gibi bırakılmıştır. Yani ‘Devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurlarından oluştuğuna göre, üniter devlette, tek ülke, tek millet ve tek egemenlik vardır. Diğer bir ifadeyle üniter devlet, tek bir ülke üzerinde, tek bir milletin, tek bir egemenliğe tâbi olduğu devlet şeklidir. Bu nedenle, üniter devlette, devleti oluşturan unsurlar tek ve bölünmez bir bütündür. Oysaki bu topraklarda bir tek Türk yoktur. Türkiye’de yaşayan her kesimin ve 20 milyonla ifade edilecek kadar bir nüfus yoğunluğuna sahip olan Kürt halkına hiç yer verilmemesi tek kelimeyle inkar zihniyetidir. Bu yaklaşım 21. yüzyıl gelişmelerine tamamen terstir ve aşılması gerekmektedir. 1921 anayasasında Türk Devleti değil, Türkiye Devleti, Türkler değil, Türkiye, Türkiye halkı tanımı kullanılmaktadır. Bu Türk olma kimliğini tek kurucu unsur olarak ele almayan başta Kürt halkı olmak üzere diğer halkların varlığına da hukuksal anlamda yer veren ve kapsayan niteliktedir. Oysa şimdi bunları belirtenler, devlet tarafından, ordu tarafından bölme fobisiyle karşılanmaktadır. DTP’yi meclisten düşürmek için her gün binbir gerekçe aranmakta, her sözleri siyasi teşhirle karşılanmakta ve saldırı yöneltilmektedir. Bu zihniyet ve uygulama sahipleri gösterildiği gibi bir Türk yurtseveri değildir. Türkiye’yi hızla iflasın eşiğine taşıyan kör bir milliyetçiliktir. Türkiye’nin demokratik kesimleri ve Kürt halkı demokratik direnişinden ve özgürlük mücadelesinden taviz vermeden yarattığı değerleri daha güçlü sahiplenmeye kararlıdır.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır