DEĞERLENDİRMELER
Cinsiyetçilik Nasıl Bir Milliyetçiliktir?

Ronahi Serhat

Toplumsal cinsiyetçilik öylesine tehlikeli bir aşamaya gelmiştir ki, milliyetçilik olarak belirlemek yerinde olacaktır. Toplumları, halkları, toplumsal kesimleri, bireyleri birbirine karşı zehirleyen, savaşların öz suyu olan milliyetçiliği salt politikanın kendisi olarak tanımlamak yetersiz olacaktır. Politik sahada milliyetçilikle mücadele etmek kadar milliyetçi karakter alan diğer toplumsal olguları da günümüzün tehlikeli gelişmeleri olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Toplumsal cinsiyetçiliğin bir tür milliyetçilik olarak tanımlanması aslında net bir tanımlama olarak çok fazla dilimize ve gündemimize yerleşmiş değildir. Cinsiyetçilik ve milliyetçilik ilişkisi ve neden böyle tanımlandığı yeterince anlaşılmazsa ideolojik karşı koyuş ya da red ediş de yeterince gelişmez. Konuya geçmeden önce bilinen ancak tekrar belirtilmesinde faydalı olabilecek tanımları hatırlatmak iddialı olan bu tespitin anlaşılmasına kolaylık sağlayacaktır.
Cinsiyetçiliğin milliyetçilikle ilişkisine geçmeden önce cinsiyet, cinsellik, toplumsal cinsiyet, cins kimliğini ele almakta faydalı olacaktır. Bu kavramların tanımlamalarına ilişkin hem kadın hareketlerinin hem de sosyal bilimcilerin hem hemfikir olduğu hem de bazı noktalarda ayrıştığı yanlarının olduğunu söylemek gerekir. Biyolojik tanımlamalar da sorun çıkmamasına rağmen, biyolojik varlığın toplumsal yaşamdaki tanımlanmasında yani sosyal bilimin alanına giren konularda ideolojik bakış açılarından kaynaklı farklı tanımlamalar yapılmaktadır. Bu yazının amacı tanımlara getirilen farklılıkların kaynağına inmek, eleştirisini ortaya koymak değil, daha çok ne olduğunu anlaşılır kılmaktır. Elbette bizim de tanımlamamız ideolojik bakış açımıza göredir. Ancak benimsediğimiz bir bakış açısının olması demek, tespitlere baştan kuşkuyla yaklaşım gibi bir önyargıyı da doğurmaz. Sosyal bilim alanına giren her konu tartışıldıkça, farklı yönleri ortaya konuldukça güçlenir, derinleşir, doğruluğunu ise hayatın kendisi, insanlığın geçmiş tarihi, günümüz ve geleceğe ilişkin amaçlarımızla gerçekleşme uyumu test eder, ortaya koyar. Sosyal bilimin laburatuvarı toplumun kendisidir. O halde sosyal bilime ait olan tüm olgulara ilişkin getirilen tanımlamaları kuru ve tercih üzerinden gelişen ideolojik tanımlamalar olarak algılamaktan çok, bize fazlasıyla veri olabilecek kadar insanlık tarihi var. İdeolojik dayanaklarımız insanlığın tüm tarihsel mirasına dayanmakta ve günümüzdeki sorunlar öyle anlaşılır kılındığında ise, hem tarihsel süreç içinde katlanarak günümüze kadar gelen problemleri çözümlenmesini hem de gelecekte bizi neyin beklediğinin de ihtimallerini daha fazla güçlendirmektedir. Nasıl bir toplumsal yaşam istiyoruz ütopyasını anlaşılır kılar.
Cinsiyeti, kişinin biyolojik farklılığını hormonal, kromozomlar, cinsel salgı, iç ve dış cinsel organları belirler. Cins kimliği ya da cinsiyet kimliği ise, kişinin kadın ya da erkek olarak toplumsal gerçeklikle kazanılan edinimleri, rolleri, davranışları, psikolojik duyumsamaları, karakteri, bilinç öğesiyle bağlantılı, sosyal bir olgu olarak karşımıza çıkar. Cinsiyet kimliği tek başına biyolojik farklılıkla açıklanamaz. Cins olarak kadın ve erkek olmak, birbirinden farklı olmak toplumsal eşitsizliğin, birinin diğerine göre daha fazla değerli, özgür, hak sahibi, rol sahibi olmasına, ayırımcılığa neden olamaz. Burada sorgulanması gereken konu; cinsiyet kimliğinin nasıl oluştuğu, niteliğinin neden toplumsal cinsiyetçiliğe yol açtığıdır. O halde cinsiyet kimliğinin niteliğinin neye göre biçim ve içerik kazandığı ve nasıl olur da sömürü, ezen düzenine yol açtığını aydınlatmak önem kazanmaktadır.
Cinsiyet kimliğine etkide bulunan başta ideolojik kimliklerdir. İdeolojik kimliklerin oluşum süreçlerini çok geniş ele almak bu yazının konusu olmasa da ancak yine de özce ideolojik kimliklerin yaratımlarına ilişkin bazı vurgular yapmak yerinde olacaktır. İdeolojik kimlik, toplumsal yaşamın her şeyini belirler. Düşünce ve zihniyet yapılanmasıdır. ‘İnsan ve toplum yaşamında belirleyici önemde bulunan ideolojik kimlikler iyi çözümlenmeden çelişkilerin çözümü zorlaşır. Her ideolojik kimlik toplumla bireyin kendi dönemine ait tanımını ele verir.’ İnsanın tarihsel yaratımları, onun ideolojik kimliğinde birikmiştir. Şöyle ki;
Neolitik dönemde doğa canlıdır, kutsaldır ve saygı duyulur. İnsan canlı doğanın bir parçası, uzantısıdır. İnsan doğayla uyumludur. Doğa ana koruyan, besleyen vb’dir. Doğanın karakteri kadında somutlaştığı için, kadın tanrıca ana kültüyle ifade edilir ve kutsanır. Tanrıca ana etrafında yararlı doğal hiyerarşi şekillenir, paylaşımcı, adil, eşitlikçi ve her şey klan yararı içindir. Ve bireyler ihtiyaçlarını klan yararına olacak çerçevede karşılar. Toplumsal yaşamın şekillenmesinde belirleyici olan kadın, elbette toplumu kendi karakterinde, niteliğinde şekillendirmiştir. İdeolojik kimliği insanın kendisini, doğayı tanımlamasında yatar. Köleci toplumla birlikte başlayan ilk sınıflaşma süreci (iktidar, hiyerarşi, devlet, hükmetme, egemenlik, insanın, kadının metalaşması) ise, günümüze kadar katlanarak, büyüyerek gelmiştir. Kadın ilk cinsel kırılmayı, köleciliğe geçişle birlikte yaşar. Tanrıça İnana, İştar şahsında yaşananlar, dönemi yeterince özetlemektedir. Her şey köleci zihniyet paradigmasına göre yürür. Efendi, erkek cinsidir, rahipler yönetim sınıfıdır. Erkek tanrılar karşısında ancak kul-köle olunarak yaşamda var olunabilir. Erkek, kaba gücüyle bir üretim aracıdır, köledir. Köle pazarlarında efendi erkek tarafından alınıp satılır. Kadın ise zaten alınıp satıldığı gibi, ruhu, bedeni her şeyiyle köledir. Ortaçağ’da ise kadın, ikinci büyük cinsel kırılmayı yaşar. Kadının en ufak bir itirazı tek tanrı olan Allah’a karşı çıkmak olarak hüküm sürer. Kadın, erkeği baştan çıkaran, ruhunu şeytana satan olarak tarif edilir.–Ezidi kesimin inancına saygı duyduğumu belirterek, o dönemin siyasal, sosyal, ahlaki anlamda kötü bir kavram olarak şeytan kelimesi kullanıldığı için burada da o manada kullanılmıştır- Kadın cayır cayır yanandır. Dilsiz, ruhsuz bir nesne muamelesi yapılır. Doğal toplumun tanrıçalığından eser kalmamıştır. Toplum ruhen, fikren silinmiştir. Savaşlar, Allah adına yapılır. Kadına yönelik uygulamalar tanrının kutsal emrine bağlanır. Tanrı buyruğu olarak yerine getirilir. Kadın silindiği için toplum da silinmiştir.
Kadının, bu cinsel kırılma süreci kapitalizimle birlikte daha fazla derinleşir, biçimler kazanır. Kapitalist sistem, medya aracılığıyla bilinç çarpıtmasını öyle gelişmişir ki, yanlışlar doğruların yerini almıştır. Kadını en çok alçaltan örneğin pornografi bile özgürlükle özdeşleşebilir olmuştur. Ataerkil sistemin bir sonucu olarak, kadın kendi bedenini pazarlayacak duruma gelmiştir. Feodal dönemde eve kapatılarak sömürüyü yaşayan kadın, kapitalist dönemde evden çıkartılarak, kapitalizimle birlikte toplumun sömürüsüne açık hale getirilmiştir. İki cins arasında çelişki, her şeyin kadın aleyhine olduğu toplumsal sistem fiziksel, ruhsal, düşünsel olarak kadın katliamlarına sebep olmaktadır.
Kadın ve erkek arasındaki toplumsal dengesizlik, eşitsizlik iki cinsin biyolojik doğallıkların bir gereği değildir. Bunu şiddetle redetmek gereklidir. Ancak kadının davranışına, ruhuna, fiziğine, düşüncesine içertilmiş kölelik binyıllardır süre geldiği için sanki kadının yapılanması olarak normal algılanır. Kadının kendisi de bu duruma alıştırılmıştır. Böylesine derin köleliğe kaynaklık eden esas musibet, iktidarın kendisidir. Çünkü iktidarın doğası kölelik ister. İktidarın kendisi, bir erkek egemen kültürün yaratımı olduğundan erkek, ilişki ve çelişkide olduğu kadın cinsini muazzam sömürmekte, iktidarına göre şekillendirmektedir. Zaten evdeki kadın, erkek için kanıksanmış eski bir mülküdür, sınırsız bir şekilde kendisine ait gördüğü bir nesne gibidir, kadın üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Erkek, kendisini kadının sahibi olarak görür. Şimdi kısaca yukarıda ifade edilen bu toplumsal evrelerde de açıkça görüldüğü gibi, toplumsal cinsiyetçilik kaynağını ideolojik kimlikten almaktadır. Kimlik en genel olarak, toplumsal yaşamda duruş yerimizi bildiren niteliklerin bir toplamı olarak ifade edilebilir. İçinde kendimizi tanımlama, özlemlerimiz, amaçlarımız vardır. Bunun yanı sıra yetenek ve mesleki uzmanlıkla, toplumsal üretime katılım biçimi ve onun ilişki düzeneği de kimlik içinde yer alır. Bireyler toplumsal hayata kimlikleriyle katılırlar. Kimliğimizin sadece bizim tarafımızdan ifade edilmesi yetmez, ancak başkaları tarafından da kabullenilmesiyle bir kimlik halini alır. Öyleyse kadın ve erkek topluma nasıl bir kimlikle katıldıklarına bakmak gerekir. Karşımıza eşitsizliğe, tahhaküme dayalı toplumsal cinsiyetçi kimlik çıkar. Yaşama gözlerini yeni açan her iki cins toplumun hakim ideolojik kimliğine göre şekillenir. Bilinçle kazanılan irade, verili kimliği değiştirmeyi-dönüştürmeyi kimlik kazanmayı sağlar. Ancak bireysel bir sorun olmadığı için, kadınlar doğru kadın kimliği için yani kendisini özgür kılmak için, özgür kadın kimliğiyle toplumsal yaşama katılmak için cins bilinciyle örgütlenerek, kadın hareketleri oluşturarak, egemen sisteme karşı ideolojik, siyasi, meşru müdafaa mücadelesi vererek kimlik kazanmaya çalışmaktadır.
Toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesi, demokratikleşmenin özünü teşkil etmekle birlikte, kendi başına ele alınması gereken olguların başında kadın ve etrafında oluşan ilişki ve çelişkiler düzenin anlaşılması, bilince çıkarılması gereği gün gibi açıktır. Sorunu başka türlü tahlil etmek, ciddi yanlışlara götürecektir ki zaten çözümü getirmeyecektir.
KCK Önderliği Abdullah Öcalan kadının durumunu şöyle ifade etmektedir. ‘Ataerkil toplum, kaskatı egemenliğini getirerek kadını dışlamakla muazzam bir yaşam fakirleşmesine yol açmıştır. Çift sesli toplum yerine, tek sesli erkek toplumuna yol açmıştır. Ortadoğu uygarlığındaki bu kırılma belki de baş aşağı gidişin ilk adımıdır. Sonuçları her geçen dönem daha da karartıcı olmuştur. Tek boyutlu aşırı erkeksi toplum kültürüne geçilmiştir. Kadının bir dönemler harikalar yaratan ve son derece insancıl, canlı duygusal zekâsı kaybolurken; dogmatizme teslim olmuş, doğadan kopmuş, savaşı en yüce erdem sayan, oluk oluk insan kanı dökmekten zevk alan, kadına ve köleleştirilmiş erkeğe her keyfi muameleyi hak sayan zalim bir kültürün lanet -kendileri tersini söyler- analitik zekâsı doğmuştur. Bu zekâ veya düşünce türünün canlı doğa, insancıl üretime odaklı eşitlikçi kadın zekâsının tersi bir yapısı vardır.’
Kadın cinsi somutunda gelişen kölelik ve mülkiyet ilişkisi, peyderpey tüm toplumsal ilişkilerde yerini almış ve toplumsal bir düzeye ulaşmış durumdadır. Burada devletçi, hiyerarşik toplumun nasıl şekillendiğinde dair işin püf, kritik noktasını kadın cinsinin köleleştirilmesi, düşürülmesi üzerinden geliştirilmesi oluşturmaktadır. Bu anlamda şu tespit layıkıyla yerini bulmaktadır: Kadın özgürlük sorunu çözümlenmeden demokratikleşme ve özgürleşmenin toplumsal olarak sağlanamayacağıdır. Kadının özgürlük/ kölelik düzeyi toplumun özgürlük/kölelik düzeyinin belirlenmesinde mihenk noktası olmasıdır.
Neolotik toplumdan sonra gelişen sınıflı toplumdan bu yana, erkek egemenliği, erkeğe dayalı olarak sürekli geliştirilen egemenliğe dayalı iktidarlaşma, sınıflaşma, askerleşme ve dinleşme olgularının içinde baskı ve sömürü hep kendisini var etmiştir. Hatta şiddet öylesine yükselmiştir ki, 20. yüzyıl en fazla kanlı geçen bir yüzyıl olmuştur. Bu tablo erkek cins egemenliğinin bir yaratımıdır.
Tekrar konunun başına dönecek olursak, cinsiyetçilik bir tür milliyetçilik midir? Sorusuna verilecek cevap milliyetçiliktir. KCK Önderliği toplumu tehdit eden dört ideolojinin varlığına önemle şöyle işaret etmektedir:
‘Dört ideoloji var; milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik ve bilimcilik. Bu dört ideoloji de tehlikelidir. Bu dört ideolojide iktidar hırsı var, dördü de iktidarı amaçlamaktadır. İktidarı ele geçirince her şeye sahip olacağını düşünürler. Milliyetçilik adına halklar birbirini boğazlıyor. Filistin İsrail çatışması bir türlü sona ermiyor. Yine Yugoslavya ve Irak örnekleri yaşandı, yaşanıyor. Menfaatleri uğruna halkları çatıştırıyorlar. Din adına mezhep çatışmaları yaşanıyor. İşte Şia ve Sünnilerin her gün Irak’ta ve diğer yerlerde birbirlerini vahşice boğazlıyorlar. Dincilikle ilgili olarak, bizim dindarlarla bir sorunumuz yok. Din olgusunun tarihi gelişimini biliyoruz. Ama din üzerine siyaset yapanlara karşı uyanık olunması gerekiyor.
Cinsiyetçilik adına kadın zorla bağımlı hale getiriliyor. Kadına zorla sahip olmakla iktidar olunmaya çalışılıyor. Cinsiyetçilik bir çeşit milliyetçiliktir ve en az milliyetçilik kadar tehlikelidir. Kadın iktidarın nesnesi haline getiriliyor, bir et parçası gibi sunuluyor topluma. Cinsiyetçilik ideolojisi ile kadın tamamen tahakküm altına alınıyor. Cinsel güdüler doğaldır, her insanda bulunur. Tehlikeli olan cinselliğin iktidarın objesi haline gelmesidir. Cinsellik ve iktidar arasında çok yakın bir ilişki vardır. Mevcut cinsellik bir iktidardır, şaha kalkmış erkekliktir. Hatta erkeği vahşileştiren bir hale getirmiştir. Sonuçta mevcut cinsellik ilişkisi erkek egemen topluma hizmet ediyor. Kaba, vahşileştiren, yok edici bir iktidar anlayışı ortaya çıkarmıştır. Hepsinin temelinde bu anlayış vardır. Namus cinayetleri, tecavüz kültürünün altında bu anlayış vardır ve bu anlayış değişmeden ne demokrasi ne de özgürlük sorunu çözümlenemez. Cumhuriyetin kuruluşundaki eksik kalan ayaklardan biri de budur, kadın sorunu çözülmemiş, dondurulmuştur. Saddam’ın ipe giderken bile “erkeklik öldü mü” demesi bu vahşileşmiş erkek anlayışıdır, biz bu anlayışa karşıyız. Biz hep bu anlayışı aşmak için mücadele verdik.’
Kadın ve cinsiyet özgürlüğü konusunda felsefi olarak çok önemli bir yerdeyim. Bütün kadınlara şunu söylemek istiyorum. Kadının beş bin yıllık boyunduruk altından kurtuluşu yönünde çok önemli çalışmalar yapmalı, kendilerini çok geliştirmeliler. Çok çalışmalı ve çok örgütlenmeliler. Kadın özgürlüğü konusunda cinsiyetçilik yapılmamalı. Cinsiyetçilik en az milliyetçilik ve diğer bazı fikirler kadar tehlikelidir.’
Biz konumuz gereği, yazının başından itibaren incelemeye çalıştığımız cinsiyetçiliğin milliyetçilikle nasıl bağdaştığını ortaya koymaya çalışmaktayız. Bu nedenle diğer ideolojilerin incelenmesine yer vermeyeceğiz. Aslında toplumsal cinsiyetçilik genel olarak iktidarlaşan dincilik, bilimcilik ve milliyetçiliği de kapsamaktadır. Cinsiyetçiliğin aydınlanması diğer olguların da anlaşılmasına cinsiyetçilik olgusunun oluşum diyalektiği gereği bir pencere sunmaktadır.
Bilinmesine rağmen bir kez daha milliyetçilik tanımını verirsek; milliyetçilik,
İktidarı ele geçirmede etkin bir ideolojik araç olarak kullanılır. Dikkat edilirse, seçim sürecinde iktidara gelmek için Türkiye’deki devletin uzantısı olan partiler sağıyla, soluyla milliyetçilikte birbiriyle yarışır haldeler. Toplumda milliyetçilik duygusu iyice şahlandırılmaya çalışılmakta.
Milliyetçilik kapitalizmin ideolojisidir. Tıpkı, Ortaçağın ideolojisi olan dinin yerini bu kez milliyetçilik almıştır. Kendini diğerine göre üstün, öncelikli, ayrıcalıklı, değerli, her şeyin esas sahibi gören, ötekileştiren, dıştalayan, küçümseyen, horlayan, aşağılayan, aslında yaşam hakkı tanımayan, hizmetine koşturma silikleştirme, asimile etme, özde inkar, gerektiğinde imhayı göze alacak, bu sözde ‘yüce amaçlar’ uğruna savaşacak kadar, tek kimlik, tek renklilik, tek dil, tek tip düşünceyi savunan ulusların var olması milliyetçilik ideolojisiyle gelişmiştir. Rönesans ve reformasyonla bilimsel düşünceyle aydınlanan toplum, milliyetçilikle tekrar düşüncesi ve ruhu böylelikle karartılmıştır. Burjuvazi ulus kavramından milliyetçiliği üretmiştir. Milliyetçilik ideolojisiyle aslında halk ve toplum, ulusun kendisi iktidarın tüm imkanlarına sahipmiş gibi algılatılır. Bu yüzden milliyetçilik vatanseverlik olarak benimsetilir. Ve eşitsizliğin, özgürlüksüzlüğün, fakirliğin, ezilmişliğin, adaletsizliğin, savaşların kaynağı olan devlet; sadece üst toplum, egemen toplumsal kesim tarafından savunulmaz, tüm toplum tarafından savunulur bir hal alır. Ve kendi celladını savunmak uğruna ölüme gidilir. Milli, ulusal çıkarlar denilerek savaş tırmandırılır. Günümüzde Kürt sorununu çözümsüz tutma, inkar-imha uygulamaları, Kürt halkına karşı yürütülen savaşın özü, bir avuç egemen, elit, toplumun üst yapısını oluşturan, iktidarı ve iktidarın nimetlerine sahip olan bunu elinde bırakmak istemeyen kesimlerin çıkarlarını koruma gayesidir. Halkın yaşamını ve çıkarlarını korumak değildir. Milliyetçilikle şahlandırılan kesimler, diğerine düşmanlaştırılır. Toplumdaki farklılıklar, çeşitlilikler birbirine karşıtlaştırılır. Birinin varlığı diğerinin yok sayılmasının nedeni sayılır. Bu yüzden kin, öfke, nefret, şiddet baskın bir ruh hali olarak şekillenir. Toplum psikolojik olarak hastalıklı duruma getirilir. Milliyetçilik toplumun ruhsal sağlığını bozar, düşünme yetisini erozyona uğratır, kontrolsüzlüğü geliştirir, saygı ve sevgiden uzak davranış biçimleri giderek linç, katliam kültürünü geliştirir. Tek çözüm şiddette aranır. Nasıl ki, Roma arenalarında aslanlara parçalatılan insanlar can pazarında ölüm-kalım savaşı verirken, etrafındakiler öldür öldür naraları atıyorduysa, günümüzde de halkları, kadını, farklı etniseteleri, mezhepleri ve dini azınlıkları devlet parçalayıp dev midesine atmak için; iktidarın gücüyle yönettiği, etkisi altına aldığı, kimliksizleştirdiği, kişiliksizleştirdiği kesimleri, bireyleri, grupları, bazen de bir kitlesel güce, bir ulus tavrına dönüştürecek düzeye vardırır. Toplumda gelişen şiddet vatanseverlik adına ‘en yüce, en büyük, en üstün’ bütün en’leri kendi hanesinde toplayarak savaş naraları atılarak yapılır. Katliam dayatılır. Halkların kültürüne, diline, tarihine tecavüz edilir. O da yetmezse yok edilir. Milliyetçiliğin son evresi faşizimdir. Üstün ırk, üstün kimlik, üstün ulus savunusu toplumu telafisi mümkün olmayan felaketlere götürür. Hitler faşizmi, Musolini faşizminin örnekleri dünyada iyi bilinir. Ulus-devlet olan her yerde bu şeylerin yaşanması her zaman beklenilir bir durumdur. Saddam rejimi de buna örnektir. Vb.
Milliyetçiliğin esası kutsal vatan anlayışına dayanmaz. Yoğun propaganda araçlarıyla böyle gösterilir, vatan öne çıkarılır ancak nerede kar varsa esas vatan orasıdır ve çoktan coğrafik bir algılama dışındadır. Amaç sermayeyi korumak ve büyütmektir. Bunun için de silahlı güç dahil güce ihtiyaç duyulur. O da iktidarda vardır. Milliyetçilik merkeziyetçiliği güçlendirdiği gibi milli değerlere aşırı bir kutsanmışlık atfeder, bunun yanı sıra bireyin vatanseverliği ve topluma katılımı bu değerleri her zaman yüceltmek olarak benimsetilir. Bu yüceltmenin tersine düşen herkes ihanetle suçlanır. Devlet milliyetçiliği aşırılaştığı zaman karşıtını doğurur bu da tersinden etnik milliyetçiliktir. Böylelikle doğal bir arada yaşanılabilir kültürel, etnik, mezhepsel, ulusal farklılıklar şiddete sürükleyen temel çelişkiler ve nedenler olarak gösterilir. Devletler, iktidarlar bu gerçeği ters yüz ederler.
KCK Önderliği bu şiddet sarmalına çözüm olarak şunu ortaya koymaktadır: ‘Demokratik, komünal ve sivil toplum etrafında bir Kürt uluslaşması en sağlıklı ve çağdaş yöntemlerden biri olabilir. Klasik devlet odaklı ulusal hareketten farklı olması, uzun vadeli ulusal kurtuluş savaşı yöntemlerine dayanma yerine, işlevsel sivil toplum ve demokratikleşme faaliyetlerine öncelik vermesi demokratik ulusal şekillenmeyi sağlayabilir. Özellikle kadının özgürlük temelinde katılımı önemini daha da artırmaktadır. Milliyetçilikten arınmış, din radikalizmine yer vermeyen, yerel kültürün özgür ifadesine, toplumsal cinsiyet özgürlüğüne ve çevreci ekolojik çalışmaya dayanan bu tür uluslaşma, ayrılıkçılık ve şiddet içermeyen yöntemleriyle demokrat ulus olmanın en sağlıklı yoludur. Kürt uluslaşması bu yöntemle Ortadoğu gibi etnik, dini, mezhebi, milliyetçi boğazlaşmanın en yoğun yaşandığı bölgede çözümleyici değeri yüksek bir örnek olabilir.
.Kürt statüsünü yasal tanımaya dayalı, kendine özgü kültürel özgürlük ve demokratikleşmeye içten bağlı bir çözüm tarzı, milliyetçilik dışı yeni bir çözüm modeli olarak gündemleşebilir. Bunun hem barışla, hem de ülkelerin devlet ve ulus bütünlükleri içinde gerçekleşme potansiyeli taşıması, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerle daha çok bağdaşmaktadır. Bu her iki çözüm tarzına ilişkin dayanakları ve sonuçları kapsamlıca ortaya koymak, önümüzdeki dönemde olası gelişmeleri daha iyi görmemize katkı sağlayacaktır.’ Gerçekten demokratikleşmenin gerçekleşeceği toplumlarda ulusal birlik ve bütünlüğü sağlayan ideoloji milliyetçilik olmaktan çıkar, demokratik birliktelik sağlanır. Toplum ve birey çıkarları, ilişkisi birbirinin aleyhine gelişmez, birbirini bütünleyerek güçlenir.
Erkek egemen kültürün, kadın cinsine yaklaşımı nasıl bir tür milliyetçilikse Devletin halk karşısında duruşu, egemen ulus şovenizminin ezilen ulasa yaklaşımı da aynıdır. O nedenle kadın halka benzetilir. Erkek egemen kültür de kadını hiçleştirir, aşağılar, horlar, yaşam imkanı tanımaz, mülkü yapar, istediği gibi kullanmak ister, en ufak bir karşı çıkışını ölümle cezalandırır. Kadın geleneksel toplum gerçeğinde yaşayan bir ölü gibidir. Geleneksel toplumun değer yargılarına ve yazısız hukukuna (berdel, küçük yaşta evlendirme, başlık parası, zorla evlendirme, recm, çok eşlilik, namusu kadının bedeninde ele alan ve bunun için işlenen namus cinayetleri vb ) bireysel karşı çıkan kadınlar bunun bedelini katledilmekle, öldürülmekle öder. Toplumu, devleti, ataerkil zihniyetin tüm biçimlenişlerinin değişip dönüşmesi için bilinçle örgütlenerek eyleme geçen ve bir ideolojik-siyasal-sosyal nitelik taşıyan kadın hareketleri ise başta devletin şiddetiyle karşılaşır. ‘Kadın özgür doğmuştur’ diyen, cinsler arasındaki ayırımcılığa karşı çıkan Olympe de Gouges gibi nice kadın, idam sehpalarını boylamıştır, işkencelerden geçirilmiş, sürgüne gönderilmişlerdir.
Ortadoğu’da kadın sorunu çözümlenmeden demokratikleşmenin sağlanamayacağı doğru olsa da bunu doğru olarak sahiplenme bu eksende kadın örgütlenmesine, eğitimine, eylemine önem verme henüz zayıftır. KCK Önderliği Abdullah Öcalan Önderliğinde Kürt kadını şahsında gelişen Kürt kadının özgürlük hareketi ve şimdiki ismiyle Koma Jına Bılınd (KJB) kadın hareketinden başka ciddi anlamda toplumsal bir güç, kimlik haline gelmiş bir kadın hareketinin varlığından bahsetmek abartılı olacaktır.
Ortadoğunun demokratik devrimi kadın olgusunun ne kadar gündemleşeceğine ve çözüme kavuşacağıyla yakından bağlantılıdır. Dinciliğin, milliyetçiliğin güçlü olduğu Ortadoğu’da toplumsal cinsiyetliği aşmak hayli yüksek bir çabayı ve hassasiyeti gerektirir. Ulus devletlerin yıkılıp yerine yeni markajla kurulan ulus devletler, demokrasiyi özgürlüğü getiremez. Demokratikleşmenin esası kadın özgürlüğüne dayanır. Kadın özgürlüğünü hedeflemeyen ve adı demokratik ya da sosyalizm de olsa hiçbir ideolojik, politik gücün veya örgütlerin halka vaad ettikleri demokrasi, barışı tesis edemeyeceği gerçeğidir. Bu temenni olmanın ötesine taşmayacaktır. Toplumsallaşmayı ve toplumsal özgürlüğü hedeflemeyen, cins sorunun diğer toplumsal sorunlarla (ulus, sınıf, ekoloji, demokrasi, yoksulluk vb) bağını bilimsel kuramayan kadın örgütlenmeleri de marjinal kalmaktan kendisini kurtaramayacağı gibi toplumu da değiştiremeyeceğinden özgürlük hep bir güzel hayal olmaya devam edecektir. Ya da başka bir deyişle salt tek bir cinse indirgenmiş bir cins örgütünün ideolojik, politik duruşu bir tür milliyetçilik olarak gelişebilir. Tabiki hala toplumda kadının ezici çoğunluğu cins bilincinden habersizdir. Ve örgütlenme düzeyi zayıftır. Ağır, derin bir köleliği yaşamaktadır. Bu durumdayken, en ezilen konumdayken milliyetçiliğe kayması şu aşamada beklenilir bir durum değildir. Şuna da özenle vurgu yapmakta fayda vardır. Sümer rahiplerinin kurnazlığını toplumsal gen olarak taşıyan erkekler; cinsiyetçilikle ifade edilen milliyetçiliği daha çok kadında mahkum etme eğilimini sergileyebilir. Kadın haklarını savunmak, erkekliğin eleştirilmesini ters yüz ederek tersinden kadını susturmanın, ideolojik çarpıtmalarla itham etmek için de kullanalabilir. Hatta kadını politik alanda zayıf düşürmenin bir argümanı olarak kullanabilir. Oysa yapılması gereken erkeklik gerçeğinin her an sorgulanması, demokratik, özgür kişilik kazanması için erkeğin kendisiyle mücadele içinde olmasıdır. KCK Önderliği bunu erkeğin öldürülmesi olarak tanımlıyor. Kastedilen fiziki ölüm değildir
Kadını önce mallaştıran, günümüzde ise her şeyiyle korkunç metalaştıran sistemin en zayıf yanı kadın sorunudur. Erkek egemen ideolojiye, ahlaka ve toplumsal güç ve bireylere karşı başta güçlü bir ideolojik savaşım savaşım vermek gereklidir. Bu da kadına toplumsal özgürlüğü sağlayacak kadın kurtuluş ideolojisidir. 20. yüzyılın son çeyreğinde Kürt kadınında şekillenen, pratikleşen bu yeni ideolojik kimlik, toplumsal cinsiyetçi ideolojilere karşı halkların tercihini ekolojik demokratik ve cinsiyet özgürlüklü bir toplumu kurma amacını ve kurulabilirliğinden yana yapmaktadır. Kürt halkı KCK Önderi Öcalan önderliğinde demokratik komünal sisteme Koma Civaken Kurdistan KCK’ye adım atarak ve bu sistemin inşaasında öncü ve belirleyen role sahip olan kadın da demokratik konfederal sistemini KJB’le gerçekleştirmeye çalışarak böyle bir sürece giriş yapmıştır.
Sümerlerden bu yana başlayan sınıflı toplumu ve kadının köleleştirilmesini aşmak kadar, halkların bin yıllık özlemi olan barış ve demokratikleşmeyi sağlamak için çalışmak en temel görev olarak başta kadınlar olmak üzere herkesi beklemektedir.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır