|
Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi partiler
seçim propagandalarına hız vermiş durumda. Seçim
mitinglerinden çok net anlaşılmaktadır ki, AKP, CHP,
MHP, BBP geçmişi tekrara düşmektedir. Karşılıklı
birbirini karalama üslubuna hız vererek, sözde halk
için yerel seçim siyaseti yaptıklarını farz ederek
halkın oylarını lehlerine çevirmeye çalışıyorlar.
Ama hiçbir partinin, bu kadar yoksulluk, açlık,
sosyal bunalım, toplumsal sosyal şiddet, savaş,
çevre kirliliğine ilişkin çözüm projeleri yok
ortada. AKP’nin kömür, beyaz eşya dağıtarak yaptığı
şarlatanlık halka nasıl yaklaştığını ortaya
koymaktadır. AKP de dâhil CHP, MHP, BBP de ezbere
gelen Kürt inkarına oturtulan milliyetçi
propagandanın ötesine geçmemekte. Yurt sevgilerinden
olsa gerek bu kadar doğal zenginlik kaynaklarına
sahip iken ve her zaman dem vurulan stratejik
coğrafik konumu Türkiye’ye yetebilecek bir ekonomi
sağlayamıyor. Hakikaten bu kadar güzelim coğrafya ve
bu coğrafya da yaşayan güzelim halkı neden IMF’ye el
açar duruma getirdiklerini izah etmeleri gerekir. 3
aylık, 1 yıllık IMF programlarına esiri olan
işçiler, memurlar maaşlarını, mutfak giderlerini
esnaf ve herkes hesap eder durumda. Bunun sorumlusu
milliyetçilikte yarışa giren öte taraftan Türk
ulusunu bu kadar dış sermayeye muhtaç duruma
getiren, alçaltan, Türk milliyetçiliği yapanlar
esasta yurda ihanet gerçeğini yaşayan siyasi
partilerdir. Bu 1923’ten bu yana Türk Devlet
zihniyetidir. Esasta, bu partiler ve sahip oldukları
zihniyet halkına ve ülkesine her gün ihanet eder
pozisyondadır. Siyasetin merkezine parti çıkarları,
elit oligarşik yapının, sermayedar kesimin çıkarları
oturtulduğundan, halkı dâhil etmek de bu çıkar
çerçevesinde lazım olduğu kadar gerçekleşir.
Başbakan Erdoğan’ın halka yaklaşım felsefesinde, bir
gerçeği çıplak görmek mümkündür. Zaten geçen yıl 1
Mayıs mitingleri için sarf ettiği sözü hatırlanacak
olursa; ‘ayaklar baş olursa kıyamet kopar’ cümlesi,
halkı ayak takımından gördüğüne kuşku yok. Halkı
sürü yerine koyan Erdoğan, bu sürüye çobanlık yapan
sıfatıyla nasıl otarırsan otarırsın zihniyetiyle
düşünme gücü olmayan, iradesi olmayan, kişiliği,
onuru olmayan yığın olarak yaklaşıp halkın gözünün
içine baka baka sadaka dağıtarak alçalmışlığı halka
layık görmektedir. Böyle başa böyle tarak
demeyeceğiz. Bunu halk hak etmiyor. Böyle başa böyle
tarak deyimi Kürt halkı, demokratik bilinç kazanmış
halklar için geçerli değildir. Halkın durumu bunu
ifade etmiyor, Erdoğan’ın tarağını kime uygun
gördüğü ise tartışmalıktır.
Herkes halk adına konuşmakta. Halkın neyi
konuştuğuna, nasıl konuştuğuna kimse bakmak
istemiyor. Kürt halkı, ne istediğini en azından
yüksek sesle alanlarda haykırmakta. Bu halk başat
sorun olarak savaşın durmasını, çift taraflı
ateşkesin başlatılmasını, Önderliğin özgürlüğünü
istemektedir. Karşılığında ise, yürütülen imha
siyasetiyle, halkın iradesi Önder Abdullah Öcalan’a
her türlü zulmü, işkenceyi reva görürken, öte
taraftan Kürt açılımı adı altında yeni inkâr-imha
planlarını TV–6, Abant toplantılarıyla devrede
tutmaktadır. Bu kendi Kürdü’nü yaratmayı içeren
tasfiye konseptinden başka bir şey değildir. Kürt
halkı otuz yıldır bu konseptlerin tanığıdır.
Herkesin da pek haklı olarak sorduğu TV’6’i Kürtçe
kanal açılıyor da Ahmet Türk’ün ya da herhangi bir
Kürt siyasetçisinin mecliste ya da herhangi bir
yerde siyaseti kendi anadiliyle yapması halinde
neden hainlikle suçlanıyor, davalar açılıyor?
Anlaşılan, Kürdün kendi halkına ihanet etmesine
alışmış olsalar ki, Devlet Bahçeli sırf Kürtçe
konuşulmasını ‘ihanet’ olarak nitelendirmektedir.
Kürtçe konuşmak Kürt diline, kültürüne, kendi öz
benliğine sahip çıkmak olduğu gibi, Türkiye de
ihanet değildir. Bir Türk, Türkçe konuşunca Kürt
halkına, başka halka ihanet mi etmiş oluyor. İhanet
diye nitelendiren zihniyet milliyetçi, ırkçı tek
dil, tek bayrak, tek ulus deyip teklikte direten
katı ulus-devletçilerin düşünce mantığıdır. Zaten bu
zihniyet her yerde olduğu gibi Türkiye’de de otuz
yıldır çatışmalara, savaşa neden olmaktadır. Ancak
bu halk Önder Abdullah Öcalan’la PKK’nin çıkışıyla
birlikte İdrisi Bitlisi, Seyit Rıza’ının yeğeni olan
Reber kişilikleri, Abdulkadir Aksuları, Kutbettin
Arzuları hem tarihsel hem siyasi olarak
işbirlikçilik, ihanetle nitelendirmektedir. Kürt
halkının şanlı özgürlük tarihi, bu kişilikleri
deşifre ettikçe, haklarında özgürlük tutumunu
geliştirdikçe Kürt halkının özgürlük bilinci yavaş
yavaş serpilip kitleselleşti. Bugün görüldüğü gibi
Kürt halkının örgütlü, siyasi iradi tutumuna
dönüşmüştür. Özgürlük direnişi her gün 8
Martlaşmakta, Nevrozlaşmakta. Her gün bir mücadele
ve direniş günü olarak karşılanmakta. Zaten başka
bir yaşam şansı da yoktur. Düşman gerçeğinin
yarattığı ‘en iyi Kürt ölü Kürt’, ‘Kürt Mehmet
nöbete’ ‘Kürt ne bilir bayramı hor hor içer ayranı’
bitik Kürt felsefesi artık çoktan değişmiştir. Kürt
halkı yaşam felsefesini Direnmek Yaşamaktır! Ya
Özgür Yaşam Ya Asla! Şiarı çerçevesinde bu uğurda
her şeyini feda ederek ölümde yaşamı yaratmaya
dönüştürmüştür. Kürde ait, Kürtlüğe ait her şeyi
ayaklar altına alan, hiçleştiren, küçümseyen,
‘kuyruklu Kürtler’, ‘kıro Kürtler’ 1970’ler
öncesinde kaldı. Bilinmesi gereken bir gerçek vardır
ki, Kürt halkı her zaman onuru ve özgürlüğü için
direnmiştir. Onurlu yaşam uğruna nice bedeller
ödemiştir.
Kürt halkına sadaka uzatan, Kürt halkının onuruna
saldırmaktadır. Bilinçli yürütülen siyasetin gereği
olarak Türkiye halkının geneli ve özelde de Kürt
halkının her gün giderek yoksulluk oranı
düşmektedir. Alım gücü azalmaktadır. Halk açlık
sınırında tutulmakta. İşsizlik oranı çığ gibi
büyümektedir. Bunun sorumlusu kimdir? Devletin
kendisidir, hükümetin kendisidir. Hem halkı bu
duruma getirecekler hem de sebebi hükümet değilmiş
devlet değilmiş gibi AKP pişkince seçim sürecinde
malzeme dağıtacak. Halkın ihtiyacı yok mu? Elbette
var. Açlık sınırında yaşamaya mahkûm bırakılan
halkın elbette ekonomik-sosyal yaşam düzeyi çok
gerilerdedir. Acaba bu halkın vergileri, bu ülkenin
gelirleri, kaynakları nereye akmaktadır? Savaşa ve
kişisel yatırımlara. Devlet, Kürt halkını
Türkiye’nin güvenliğini tehdit unsuru olarak
nitelendirdiği sürece Kürt halkının özgür-siyasi
iradesine karşılık hep kendisini silahlandıracağı
sürece sosyal-ekonomik düzelmenin gerçekleşmesi
mümkün değildir. Yıllık bütçeden silahlanmaya
ayrılan pay ne kadardır? Bütçe görüşmelerinde bu
yılda orduya ayrılan miktar ve alınacak askeri
malzemeler bilânçosu açıkça meclise sunulmamıştır.
Örtülü ödenekleri ise kimse bilmemektedir. Genel
askeri harcamaları bir tarafa bırakırsak, insansız
keşif uçaklarının maliyeti ne kadardır diye sormak
gerekir. Bu maliyetle sosyo-ekonomik yatırımların
kaçta kaçı yerine getirilir? Ekonomik kaynakların
toplumsal kalkınmaya aktarılması için öncelikle
savaşın durdurulması ve yeni bir ekonomi politikaya
ihtiyaç vardır. Komünal ekonomik işletmeciliğin
toplumsal üretim tarzı olarak işlerlik
kazandırılması gerekmektedir.
Halk, her gün meydanlarda Kürt sorunun çözümüyle
birlikte demokratik yeniden yapılanma amacıyla darbe
anayasanın değiştirilmesi yeni demokratik bir
anayasanın hazırlanmasını, Kürt halkına da
demokratik eşitliğe uygun olarak yer verilmesini,
ekonomik sorunların seçim süreçlerinde sadaka
dağıtılarak dilenci konuma düşürülmesini esefle
karşıladığı gibi köklü yatırımların yapılmasını,
kültürel asimilasyon, kültürel soykırım ve işgalin
projesi olan GAP projesinin devlet bürolarının tozlu
raflarına kaldırılmasını, belediyelerin
siyasi-ekonomik rant araçları, merkezi ANKARA
iktidarını güçlendiren taşeroncu anlayışının
değiştirilmesini, halk için, halkla birlikte, halk
tarafından yönetim anlayışıyla özgür belediyeciliğin
esas alınmasını, merkezi idarenin baskı ve tahhakümü
altına alan, belediyelerin inisiyatifini sınırlayan,
gerektiğinde çalışmaz duruma getiren siyasi
yaklaşıma yol veren kanunların, yeniden hukuki
düzenlemeyle aşılmasını istemektedir.
Tüm bu siyasi talepler ortadayken, hiç oralı olmayan
siyasi partiler elbette Kürt halkından bir tek oy
alamaz. Üstelik Kürt halkı adına siyaset yapmanın
bedeli hep ağır olmuştur. Vedat Aydınlar, Musa
Anterler, Mehmet Sincarlar, Mehmet Denizler ve daha
niceleri devlet terörüne kurban gitmedi mi? Kürtler
adına aday olabilmenin yolu halkın siyasi
kriterlerini, ilkelerini bilmek ve benimsemekten
geçer. Bu bilinmiyorsa, görülmüyorsa ya da hesap
edilmiyorsa demek ki ortada kol gezen kara
cahilliktir. Elbette halk DTP adaylarına oylarını
verecektir. DTP Kürt halkının demokrasi
mücadelesinin geleneğine, özgür iradesine,
yurtseverlik değerlerine, ulusal değerlere sahip
çıktığı gibi, Türkiye’nin demokratikleşmesini, halk
cumhuriyetinin kurulmasını hedeflemektedir. DTP de
halkın demokratik özgürlükçü çizgisi temelinde
siyaset yapmazsa halk DTP’yi de diğer partilerin
sınıfında ele alıp gerekli notu vereceğinden
kimsenin kuşkusu olmasın. Bir siyasi partinin halka,
hitap ettiği kitleye ters düşmesi beklenebilir mi?
Ters düşerse sonunu getirmiş olacaktır. Kürt halkı
alanlarda siyasetin ölçülerini yükseltmiştir,
ilkelerini netçe ortaya koymuştur. DTP bu ölçülerin
altına düşemez. Nedir bunlar? Önder Abdullah
Öcalan’ı özgürlük iradesi olarak özgürlüğünü
yaşamının gayesi haline getirmek ve her şart ve
koşul altında kararlılıkla savunmaktır. Kürt sorunun
demokratik siyasi çözümü sağlanarak onurlu barışın
gerçekleşmesidir. Ailesel, çevresel hiçbir kişisel,
grupsal çıkar gözetmeden halkın demokratik özgür
geleceği için çalışmak, ahlaklı olmanın biricik yolu
ise özgürlük ve eşitlik temelinde kadını
özgürleştirmek, ekolojik demokratik toplumun
kurulmasını sağlamak olarak bir kaçı sıralanabilir.
Yüreği olan, cesareti olan, düşünce gücü olan
herkese Kürt ve demokratik Türkiyeli halkların
kapısı açıktır. Ancak işaret ettiğimiz gibi bu
avluya döşenen taşlar sağlamdır, sağlam basmak için
sağlam olmak gerekli. Fikir-ruh sağlamlığı, kalben
sağlam olmak gerekli. Riyakarlıklar, sahtelikler
geçemez. Kürt halkına hitap eden siyasetçilerin bunu
kulağına küpe etmesinde fayda var. Erdoğan’ın seçim
çerçevesinde Kürdistan gezileri bu nedenle boşa
çıkmıştır.
Halkın DTP’yi tercih etmesinde siyasi tutarlı
nedenlerin yanı sıra özgür belediyecilik
projesindeki tutarlı olmasını da görmek gereklidir.
Bu beş yıllık Kürdistan belediyecilik pratiğini
tümden model olarak elbette göremeyiz. Ancak hiç
adım atılmadığı da söylenemez. Özgür yurttaşla özgür
belediyeciliğe şiarı salt bir seçim pankartı
olmayacağı anlaşılmaktadır. Özgür belediyecilik
modelinden en azından kendimizin ne anladığını
belirtecek olursak; yüz yüze doğrudan demokrasinin
geliştiği yerlerdir. Demokratik toplum kendi kendine
gerçekleşmeyeceğinden en önemli ayaklarından biri
olan belediyeler, o yörede yaşayan halkın
karşılaştığı siyasi, sosyal, ekonomik tüm sorunlara
ilişkin tartışma ve karar alma yerleridir. Şimdiye
kadar alışılagelen yol, su, elektrik, çevre
temizliği vb salt bu işlerden ibaret görülen
belediyecilik anlayışı aşılarak devlet ve egemen
kesimlerin siyasetine karşılık demokratik siyasetin
üretildiği ve pratikleşmesini sağladığı halkın iradi
gücüdür. Bugün sermaye rekabeti, hiyerarşik
ilişkiler toplumu nefes alamaz duruma getirmiş,
çürümeye bırakmıştır. Bundan kurtulmanın yolu
herkesin katılımıyla insana yaraşır olan demokratik
özgür toplumu yaratmaktan geçmektedir. Ortak komünal
bir duyarlılığa ve örgütlülüğe ihtiyaç vardır.
Belediyeler bu ortaklığı sağlamada birincil derece
görevlidir. Halkın yönetime katıldığı hatta bir
yerlere katıldığı değil de bizzat kendisinden oluşan
yürütme gücüdür. Tahakküm ve sömürüden arınmış bir
toplum için kuşkusuz ekonomik alanda gelişme
düzeyinin yakalanması gerekmektedir.
Kapitalist bir dünya gerçeği her gün insanların
direnme gücüne, maneviyatına, toplumsallığına,
ahlakına saldırırken, buna karşı koymak bireysel,
grupsal birlikteliklerle başa çıkılamayacağından
toplumsal olarak örgütlenmek gereklidir. Belediyeler
toplumsal örgütlenmenin hepsidir, tek biçimidir
demiyoruz ama belirleyici rolü olan komünal bir
model olabilir. Aynı zamanda ekolojik sorunlarla
ilkeli yaklaşım gerekir. Bu öyle yüzeysel çevre
sorunlarıyla, bir-iki park yapılarak hal olacak
türden sorunlar değildir. Özgür –ekolojik yönelimli
toplum yaratmak için cinsiyet özgürlüğüne dayalı,
ekolojik bilinç kazanmak ve bu bilincin
yükseltilmesi gerekmektedir. Günümüz dünyasının
ekolojik krizini çözebilmek için yeni bir siyasi
kültürün yaratılması kaçınılmazdır. Eleştirdiğimiz
sistem zihniyeti ve uygulamaları kadar alternatif
olabilecek, aşacak ve gerçek özlemlerimizi yerine
getirebilecek kadar toplumsal özgürlük bilinciyle
alternatifini yaratmak gereklidir. Belediyeler bunu
gerçekleştirmenin, başarmanın biricik araçlarıdır.
DTP adaylarının özgür belediyecilik projesi
yüzyılımız ve yaşadığımız toplumsal sorunlar
açısından hayli heyecan ve umut verici görünmekte.
Ekolojik- özgür bir toplum için tercihini demokrasi
ve özgürlükten yana yapan herkes, geleceğini,
kaderini artık bundan sonra başkasına bırakmayacak
kadar irade sahibidir. Geleceğimizi, bugünden,
şimdiden yaratabilme inancıyla! |