“Uygarlık tarihi, kadının kaybedişi ve kayboluşu
tarihidir. Bu tarih tanrı ve kullarıyla, hükümdar ve
tebaalarıyla, ekonomi, bilim ve sanatıyla erkek egemen
kişiliğin pekiştiği tarihtir. Dolayısıyla kadının
kaybedişi ve kayboluşu, toplum adına büyük düşüş ve
kaybediştir. Cinsiyetçi toplum, bu düşüşün ve kaybedişin
sonucudur. Cinsiyetçi erkek, kadın üzerinde sosyal
hâkimiyetini inşa ettiğinde o kadar iştahlıdır ki, doğal
her türlü teması bir egemenlik gösterisi haline
getirir.”
İçerisinde bulunduğumuz çağda insanlık kendi tarihinin
sözde en gelişkin, en üst düzeyini yaşarken, insanlığın
ve doğanın korkunç bir girdap içerisinde boğulmasının en
önemli nedenlerinden birisi, kadın sorununun doğru ele
alınıp, doğru çözümler üretilememesidir. Tarih boyunca
kadın sorunu tek taraflı olarak ele alınmıştır. Kutsal
kitaplar eril bakış açıyla yazılmış, yaşam bu bakış
açısıyla şekillenmiş, yaşam tek renge büründürülmüştür.
Bu sorun tek taraflı ele alındıkça, cinsiyetçi bakış
açısı ve zihniyet yapılanması toplumları çıkmaza
sürüklemiştir. Tarihte kadın sorununa doğru yaklaşmama,
toplumların düşüşünü de beraberinde getirmiştir.
Doğal toplumun tanrıça anası yaşanan tarihi sapmayla
tapınak fahişesine dönüştürülmüş ve pazarlarda satılır
hale getirilmiştir. Birçok filozof ve önder, kadın
sorununu ele alır ya da değerlendirirken, kadını eksik
bir cins olarak tanımlamış ve insan olarak ele
almamıştır. Burada temel çelişki, toplumu oluşturan her
iki cinsin aynı ve eşit koşullarda yaşamın sahibi ve
örgütleyeni olmamasıdır. Kadın; ezilen, sömürülen, baskı
altına alınan ve erkeğin zevk nesnesi haline
getirilendir. Bu zihniyet yapılanması, kendini farklı
renklere büründürerek bu günlere kadar getirmiştir.
Gelişen bu zihniyet yapılanması kırılmak zorundadır.
Adaletsizliğin ve eşitsizliğin olduğu koşullarda
ezilenlerin kendisini örgütleyerek, verili düzenin ve
sistemin zihniyet yapılanması karşısında, doğru yaşam
arayışlarını geliştirmesi ve özgürlük arayışlarını
derinleştirmesi kaçınılmazdır. Kadın, erkek egemenlikli
sisteme karşı bu mücadeleyi geliştirecektir. Bunun
oluşabilmesi için, düşünce ve duygu dünyasının çok güçlü
temellerde yeniden yapılandırılması gerekecektir. Kadın
ve erkek ilişkileri doğru düzenlenmedikçe, doğru bir
toplumsal yapılanmaya ulaşılamaz.
Mevcut haliyle, topluma rengini verenin erkek olduğu
görülmektedir. Erkek egemenlikli sistem bu sorunu çözme
arayışı içerisinde değildir. Sistem açısından kadın hep
birileri için yaşar ve birilerine ait olmak zorundadır.
Buna karşılık kadın açısından, ideolojik bir mücadele
verilmek zorundadır. Sistemler arası mücadelede
ideolojik bakış açıları ve güç kaynakları oldukça
önemlidir. Eğer sorun doğru temellerde ele alınıp
çözümlenebilirse, kadın yaşadığı sisteme daha fazla
rengini katabilecektir.
Fakat egemen ve ezilen ideolojiler, tarihin bu
kördüğümüne çare üretememiş, çare üretmediği gibi de
düğümün üzerine düğüm atan bir durumu ortaya
çıkarmışlardır.
Kadın kurtuluşuna, daha gerçekçi ve özgürlükçü bir bakış
açısıyla yaklaşmayan her ideoloji, aslında toplumu yok
oluşa ve bitişe sürüklemektedir. “Nasıl yaşamalı” sorusu
karşısında da doğru yanıtlar veremeyip çaresiz ve yok
edici yanıtlar verirler ki; bu da insan yaşamında en
önemli yeri teşkil eden kadının hak ettiği bir konumda
yaşamını sürdürememesine neden olur. Böylesi bir sonuç,
yaşam içerisinde bir dengesizliği yaratır. Bu aşamadan
itibaren, yaşam kadına zehir edilmiştir. Yaşanan bu
dengesizlik karşısında kadın ise, tarihin ona yüklediği
misyonu tam olarak yerine getiremeyecektir.
Önderliğimiz, toplumsal anlamda kadının yaşadığı
trajediyi görerek “nasıl yaşamalı” sorusuna çok güçlü
cevaplar vermiştir. Bu deneyimi çok güçlü eleştirisel
yoruma tabi tutarak, kadın konusunda çocukluğundan
bugüne, kadının yaşamış olduğu çelişkileri
gözlemleyerek, kadına olan yaklaşımların farkına varmış
ve yaşanan haksızlıkları kabul etmemiştir. Kadının
durumunu, Kürdistan’ın durumuna benzeterek sorunu
bilimsel temellerde ele alıp çözmeye çalışmıştır. Genel
hareket içerisinde kadın örgütlenmesini ve özgünlüğünü
büyük önem vererek geliştirmiş, mücadelemiz içerisinde
ortaya çıkan kadın kahramanlığının derin analizi
sonucunda, Kadın Kurtuluş İdeolojisi’nin gerekliliğini
görerek kadın kurtuluş ideolojisini kadınlara hediye
etmiştir.
Erkek egemenlikli sistemin, kadını en acımasızca vurduğu
bir dönemde kadında iradeli, cesaretli bir çıkışı
gerçekleştirmiştir. Kadının içerisinde bulunduğu
köleleştirilmeyi en derinden kadına hissettirmiş, kendi
özüne dönüşü gerçekleştirerek, düşünsel gelişimi ile
özgürlükçü bir bilinç ve toplumsal özgürlüğü
yaratabilecek cesareti vermiştir.
Özgürlük mücadelesini geliştirirken de, ideolojik ve
felsefik bir bakış açısıyla, “PKK’nin de bir kadın
partisi” olduğunu ve kadının da bu özgürlük mücadelesi
içerisinde yer alabileceğini kanıtlamıştır. Özgürlük
ortamına kadının katılımı önemli bir başlangıcı ifade
ederken, verilen yoğun eğitimler ve tartışmalar
sonucunda da kadın kendi özüyle buluşturulmak
istenmektedir. Bu sisteme karşı açılan bir savaştır.
Kadının da ideolojisinin olması gerektiğini ve ideolojik
bir mücadele yürütebileceği gerçeğinden hareketle “Kadın
Kurtuluş İdeolojisi” kavramını geliştirerek, aslında
yaşamın en temel sorununa çözüm getirmek istemiştir.
“Kadın Kurtuluş İdeolojisi” salt bir cins ideolojisi
olarak değil sosyal bir ideoloji olarak ele alınmıştır.
Kadın Kurtuluş İdeolojisi temelde yurtseverlik, özgür
düşünme, özgür irade, örgütlülük, mücadele bilincinin
geliştirilmesidir. Kadının kendini tanıyabilmesi, erkek
ve erkek egemenlikli sistemden kopuşta Kadın Kurtuluş
İdeolojisi, temel bir yaşam duruşu olarak ele alınır. Bu
ideoloji, özgürleşen kadın, özgürleşen toplum anlayışı
temelinde geliştirilmek istenmiştir.
Önderliğimizin kadın sorununa yaklaşımı, zihniyet
açısından bir devrimi ifade etmektedir. Çağa damgasını
vuracak olan Önderliğimizin, Demokratik- Ekolojik-
Cinsiyet Özgürlükçü paradigmasıdır. Çağın temel
sorununun kadın sorunu olduğunu belirtirken, aslında
sorunun çözümünde ideolojik ve felsefik olarak toplumsal
cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesinin zorunluluğunu dile
getirmiştir. Kadınla kurulan dostluk ve kadına duyulan
büyük sevgi, aslında Önderliğimizin kadını yeniden
yaratma arayışları sonucunda ortaya çıkmıştır. Kadına
uygulanan genel anlamda şiddet ve baskı bir
adaletsizliktir, kadın köleliğinin derinleştirilmesidir.
Toplumsal anlamda yaşanan bu adaletsizlikler ve baskılar
giderilmeden, hiçbir özgürleşmeden ve adaletten söz
edemeyiz. Önderliğimizin felsefesinin özünü, bu bakış
açısı oluşturmaktadır. Bu felsefe PKK hareketini
oluşturan temel öğeleri oluşturmaktadır.
Kadında PKK ve Önderlik ideolojisine olan güven, PKK
tarihinde kadının kahramanlıklara adını yazması ve bunun
Zilan’larda, Beritan’larda, Sema’larda, Viyan’larda
somutlaşması, bu ideolojiye olan sonsuz bağlılıklarını
göstermektedir.