DEĞERLENDİRMELER
HAKİKATE ULAŞMAK SONBAHARIN İLK YAĞMURUYLA TOPRAĞA KÖK SALMAKTIR...
Newroz Cizire

Evrenden doğaya, ilk yosunlardan tek hücrelilere ve çok hücreli canlının oluşumuna kadar, milyonlarca canlı çeşitlenerek çoğaldı, çoğullaşarak kendi farkını tüm görkemi ile gerçekleştirdi. Doğadaki her canlı evrensel tarihin milyonlarca evrim sürecinin çeşitlenerek çoğullaşması ve kendini oluşturan farklılaşma anıyla var olmuştur. Bu var oluş anı aynı zamanda doğanın özgürlük anını ifade etmektir. Özgürlük genel olduğu kadar, anda özgürce var olabilme eylemidir. Oysa bizler uygarlık sistemin yarattığı bakış açısı ile tarihin bu özgürlük an’ından bihaber olduğumuz kadar, tarih, toplum ve evreni de bu anlamda kavramaktan uzaktık. İnsanlık tarihini yaratan, insanı insan kılan ve hakikatin kendisini oluşturan doğal toplum değerlerini çalan, gasp eden ve çarpıtan bir anlayış ile büyütüldük. Bu anlamda hakikati bulmak için atılması gereken ilk adım doğru tarih bilincidir ve bu temelde özgürlük felsefesine sahip olmaktır. Bunu sağladığımız oranda hakikate daha çok yakınlaşır, kendi tarihimizi seçme ve yeniden geliştirme bilincine de sahip oluruz. Bu açıdan resmi uygarlık sisteminin benmerkezci tarih anlayışını ret etmek kadar bunun yarattığı tüm yanlışlıklardan dönmek, hakikati örten, çarpıtan tüm zihniyet kalıplarını aşmakla, bilincimiz ve duygularımız üzerine kurulan tüm uygarlık kalelerini yıkmakla gerçekleşecektir. İktidarcı zihniyet ve ona dayalı yapılanmalar, bize doğru bir yaşam kadar kendi tarihimizi seçebilme imkânı ve şansı tanımadı. Uygarlık tanrıları her şeyin yaratanı olarak kendilerini lanse ederken, asıl yaratıcı olan kutsal ana tanrıçaya büyük ve çirkin müdahale içinde oldu. Yaşam bu anlamda adeta şah damarından vurularak dumura uğratıldı. Kadın şahsında hakikat görünmez kılınarak çarpıtıldı. Bu anlamda yazılı, resmi tarihi tersinden okumak bizleri daha çok aydınlatacak, doğru tarih bilincine daha çok yakınlaştıracaktır.
İktidarcı-devletçi zihniyetle tarihi bir bütünlük içinde kavramak yerine yaratılan determinist anlayışlar sonucu olan zıtların birbirini yok etme diyalektiği bu gün özgürlük diyalektiği ile çürütülmüştür. Önderliğimiz zihniyet anlamında yarattığı çığır açıcı değerlendirme ve yorumlarıyla bir kez daha başta tarih olmak üzere tüm gerçekliklere hak ettiği tanımı ve anlamı vermiştir. Kuantumik bakış açısı ile miskali zerrecikte bile kendini değiştirebilme gücünün olduğunu, yine atom altı dünyada tüm olasılıkların ve devinimin sürekli olduğunu ortaya koymuş, farklılıkların birbirini yok etmediğini, birbirini güçlendirdiğini ve tamamlandığını yakıcı bir biçimde açığa çıkarmıştır. Bu açıdan kapitalist modernitenin en büyük meşrulaştırma araçlarından olan pozitif bilimlerin parçalı yapılarını aşmıştır. Günümüzün bilinç yapılarını oluşturan pozitif bilimlerin en büyük tahribatı, yaşamın doğal akışı içinde büyük bir kutsallığa sahip olan kadın-erkek arasındaki ilişki yerine köle-egemen ilişkisini yaratarak özgürlüğün emsali olan toplumsallığın öz değerlerine ihanet etmek olmuştur. Bu aynı zamanda ilk yıkımın, savaşın, sömürünün ve tekelin gelişimidir. Oysa yaşam ve ilişki alanında yaratılan her ahlaki ve politik ilke, özgür akışın bir sonucu idi. Tekelci zihniyet bu bilgiyi kirleterek, bilgiyi kendi amacından da saptırarak, iyi, güzel ve doğru yaşam adına yaratılan tüm değerleri anlamsız kılmak istedi. Ahlaki ve politik değerleri bu temelde kemirmeye başladı.
Kadının duygu yüklü zekâsıyla analitik zekâ arasında yaratılan denge erkek aklının gelişimi ile bozulmuş, bir dengesizlik ortaya çıkmıştır. Erkek aklının gelişimiyle artık tarih karanlığa yol almaya başlamıştır. Tarih bir anlamda erkek olarak yürüyüşe devam etse de toplumsal vicdanın ve aklın gücüne sahip olanların direnişleri tarih boyunca hep süregelmiştir. Tarihin karanlıkları arasında süzülüp gelen bir ışık, fırtına ve kasırgaları arasında esip gelen bir esinti olmuştur. Bu anlamda hakikatin arayışçıları, ahlaki ve politik toplumu geliştiren güçler başta kadın şahsında klan, etnisite, aşiret, ulus ve sistem karşıtı güçler bu güne değin kendisini taşımıştır. Gerçeğin eylemcileri olarak tarihin her akışında birer direniş gücü haline gelerek tarihe hak ettiği anlamı vermeye çalışmışlardır. Tarihin seyrini değiştiren, tarihi ahlaki ve politik değerler ile gelişmesini sağlayan bu güçlerdir. Bu hakikatten uzak ya da bu hakikati çarpıtan egemen güçler kendilerini tarih yaratıcı olarak değerlendirirken, geliştirdikleri tüm maskeler ile kendi sahteliklerini hakikat diye sunmaya çalıştılar. Onlar her şeyin merkezine kendilerini koyarken, diğer tüm canlı-cansız yaratımları nesneleştirdiler. Özne-nesne anlayışı ile egemenlik zinciri güçlendirilerek, toplum da kadavralara ayrıldı. Bu özne-nesne anlayışıyla akıl ve duygu arasındaki optimal denge de bozdurularak insanların düşünce ve duygularını binlerce yıldır anlamsız çatıştırıldı. Bu çatışma insanın kendisiyle, yaşamla ve doğayla olan ilişkisini etkilediği gibi en fazla iktidarcı zihniyeti güçlendirdi. Erkeğin kendini özne, kadını da nesne kılmasıyla başlayan bu dengesizlik insan yaşamında hiyerarşiyi, sınıfsallığı ve iktidarcılığı güçlendirmiştir. Kadının tüm özgürlük değerleri, ataerkil sistemle birlikte içeriği boşaltılarak egemenliğin kullanımına hazır hale getirilmiştir. Oysa evrende her oluşum kendi öznelliği içinde büyük bir anlama sahiptir. Doğadaki tüm canlılar arasında kurulan bağ, doğada var olan her şeyin önemini, rolünü ve işlevini de ortaya koymaktadır. Oysa yeri geldiğinde özne, yeri geldiğinde nesne olmak yaşamın doğal akışının bir sonucudur. Ancak özneyi üstün kılarak mutlaklaştırmak ve nesneyi de önemsiz kılarak edilgenleştirmek, önemsiz kılmak egemen zihniyetin bir sonucudur. Bu anlayış sonucu toplum da bir kategoriye tabi tutularak kendi özsel değerlerinden uzaklaştırmaya çalışılmıştır. Erkek kadına, patron işçiye, devlet topluma, toplum da doğaya bu yönlü bir yaklaşım ve ilişki içerisine girerek iktidarı açısından kullanıma uygun alanlar yaratmak istemiştir.
Ancak bizler yaşamın, kadının öncülüğünde özgürce yaratıldığını biliyoruz. Kadın ve erkeğin bu anlamda özgür ve eşit bir paylaşımı ile toplumun ahlaki-politik bir güç ve örgütlülüğe sahip olduğunu da biliyoruz. Toplum eğer tarihte yüzde doksan sekiz ahlaki ve politik bir yaşama sahip olmuşsa, bu da hakikatin kendisini oluşturmuştur. Bu açıdan uygarlık sistemi hakikat adı altında yarattığı tüm sahteliklerle başta halklar arasına nifak tohumları ekerek kardeşlik ve eşitlik yaklaşımına dayalı ilişki ve dayanışmaları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Oysa tarih, bir anlamda tüm halkların, kültürlerin, renklerin eşsiz güzel birleşimi ile asıl anlamını bulmuştur. Kadının nesnelleştirilmesiyle başlayan baş aşağı gidiş halkların tarihinde bir baş aşağı gidişe neden olmuştur. Bu aynı zamanda insan ilişkilerinde ahlaki anlamda bir aşınmaya yol açmıştır. İktidar şerbetinden içenler kendilerini her şeyin merkezine koyarak ve karşıdakini ötekileştirerek anlamsızlaştırmıştır. İnsan ahlaki değerlerden uzaklaştırılıp güçsüzleştirilerek esir alınmak istenmiştir. İnsanın kendisine yabancılaşmasıyla doğaya yabancılaşma da başlamıştır. Yaşamın ve doğanın dilinden anlayan ve onun bir parçası olan insan, tanrılar katına yükselmeyi esas aldıkça kendi varlığını oluşturan özsel değerlerine de ihanet etmiştir.
Günümüz açısından da insanların en fazla zorlandıkları alan, yaşam ve ilişki alanı olmaktadır. Empati gücünün zayıflaması ile insanların birbirini hissetmesi de zayıflamıştır. Bu açıdan herkes kendi acılarında ve zorluklarında yalnızlığa mahkûm olmuştur. Sezgi, insanı var eden en temel enerji olurken sezgi gücünün zayıflaması insanlığı her geçen gün girdaba sürüklemektedir. Önderliğimiz “yaşam adına ne varsa sezgilerde gizlidir” sözü ile bir kez daha hayatın gerçek anlamını ortaya koymuştur. Bu sözün yakıcı gerçekliği ışığında beyin ve yüreklerimizdeki tüm anlamsız sınırları, duvarları yıkmaya, bu temelde yeniden hayatı sezginin gücü ile sarmaya çalışmalıyız. Bunu yarattığımız oranda insandan insana, insandan doğaya hep özgürce bir akışı da gerçekleştireceğimiz kesindir. Önemli olan beyin ve yürek kilitlerimizi açacak bilince ve iradeye sahip olabilmemizdir. Hakikati geliştirme yolunda ilerlerken sezgilerin gücü ile ilerlemek bizleri hakikate daha çok yakınlaştıracaktır. Bu bir anlamda gözü kapalı bir insanın kendi yolunu görmesi ve ona yönelmesi demektir. Sezgi öyle bir şey ki tarihin derinliklerinde var olan tanrıça analarımızın sesini duyumsama ve ona yönelmeye yol açar. Bu anlamda tarih ve an arasında kurulan en sağlam köprüdür. İnsanın kendisiyle kurduğu en güzel-en derin ilişkidir. Bu güç kapitalist modernitenin hiçbir laboratuarında yaratılmaz, bilim adına sunulan hiçbir dalda yer almaz. Bu öyle bir güç ki, insanın ancak kendi içine doğru koyulacağı seferlerle yaratılır. İnsanın kendi hakikatini, yaşamın ve doğanın hakikatini anlaması ve hissetmesi ile yaratılır. Bunu gerçekleştirebilmek için de kendini bil ilkesi ile yol almak önemlidir. Bu ilkenin aydınlatıcı gerçeği ile ancak tüm maskeleri düşürebilir, tüm sis perdelerini aralayabilir, bu anlamda gerçeğe daha yakın olabiliriz. Bunu gerçekleştirebilmek için ilk başta yapılması gereken uygarlık güçlerinin gerçeğini bilmek, deşifre etmek ve bu temelde mücadele etmektir. “Hazineler kaybedildiği yerde aranır” sözünden hareketle nerde, nasıl kaybettiğimiz bilmek, nasıl bulacağımızı ve yeniden yaratacağımızı bilmede yol gösterici olacaktır. İnsanın kaybettiği yerde yeniden kazanmasını bilmesi onu bu karanlıklar dünyasında tekrardan aydınlığa kavuşturacaktır. Bunu gerçekleştirdiğimiz oranda yaşam adına sunulan tüm sahtelikler aşılacak ve hakikat tüm görkemi ile açığa çıkacaktır. Tıpkı güneş her doğuşunda olduğu gibi dünyamızı sıcak ve aydınlık kılacaktır.
Aydınlık dolu bir gelecek için atılması gereken ilk adım nasıl yaşadığımız sorusunu kendimize sormaktır. Bu soruya yanıt bulabilmek için, ataerkil sistem ve ona dayalı tüm yapılanmaları güçlü bir sorgulamadan geçirmek gerekmektedir. Her gün modernite adı altında yaşamımıza hükmeden egemen kültür, yaşamı olduğu kadar ilişkilerimizi de alabora etmektedir. Nasıl yaşanacağını bilmemek modernite adına sunulan cinsiyetçi, milliyetçi, dinci ve bilimci tüm tuzaklara düşmek demektir. Tüm bu çirkin ve sinsi tuzaklar insanı anlamlı ve özgür bir yaşamdan alıkoymakta ve devletçi sistemi güçlendirmektedir. Bu tuzakları boşa çıkarmak ancak ne olduğumuzu, niçin var olduğumuzu ve nasıl yaşacağımızı bilmekten geçer. Tarihin her sürecinde bu soruların yakıcı gerçeğinde yola çıkarak hakikati yaratma çabası ve mücadelesiyle yol alanlar oldu. İştar’dan Ayşe’ye, Zerdüşt’ten Hallac’a, Mani’den Şeyh Bedrettin’e, Cadılardan Rozalara kadar her zaman süre gelen bir direniş halkası olmuştur.
Özgürlük hareketimiz bu eşsiz direniş mirası üzerinden kendisini yapılandırırken bir kez daha Önder Apo şahsında hakikati oluşturma gücüne ve iradesine sahip olmanın derin-yakıcı ihtiyacını yaşıyoruz. Hakikate yol alanlar ancak hakikat yolunda büyük bir aşk ile ilerlemeyi bilenlerdir. Tarihin hakikat arayışçılarını ve eylemcilerini de hissederek bir kez daha İmralı Hakikatinin izinde ilerlemek anlamlı bir yaşam için şarttır. Bunu gerçekleştirme çabasıyla yol alırken bir kez daha sonbahar yağmurları ile susuzluğunu gideren toprağın ihtiyacı kadar, var olma sebebimizi anlayarak ilerleyelim. Güneş ışınları ve suyla kendi varlığını anlamlandıran toprak gibi, kendi yaşamımızı hakikatin gücü ile anlamlandıralım. Bu anlamda insanlığın özgürce akışlarda olduğu kök hücre ile yeniden güçlü bulaşabilmeliyiz. Gün tarihle özgürce buluşma günüdür. Gün bu anlamda tam tanrılardan hesap sorma günüdür. Gün özgürlük bilinci temelinde hakikat peşinde güçlü yol alma günüdür. Gün aynı zamanda yaşamın hakikati olan kadının hakikatini tanıma, bulma ve onunla buluşma günüdür. Jin-Jiyan gerçeğiyle bir kez daha, zamana özgür bir akış ile ilerleme günüdür. Şimdi, hemen yola düşme zamanıdır.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır