|
HAKİKATE ULAŞMAK SONBAHARIN İLK YAĞMURUYLA TOPRAĞA
KÖK SALMAKTIR...
|
Evrenden doğaya, ilk yosunlardan tek hücrelilere ve çok
hücreli canlının oluşumuna kadar, milyonlarca canlı
çeşitlenerek çoğaldı, çoğullaşarak kendi farkını tüm
görkemi ile gerçekleştirdi. Doğadaki her canlı evrensel
tarihin milyonlarca evrim sürecinin çeşitlenerek
çoğullaşması ve kendini oluşturan farklılaşma anıyla var
olmuştur. Bu var oluş anı aynı zamanda doğanın özgürlük
anını ifade etmektir. Özgürlük genel olduğu kadar, anda
özgürce var olabilme eylemidir. Oysa bizler uygarlık
sistemin yarattığı bakış açısı ile tarihin bu özgürlük
an’ından bihaber olduğumuz kadar, tarih, toplum ve
evreni de bu anlamda kavramaktan uzaktık. İnsanlık
tarihini yaratan, insanı insan kılan ve hakikatin
kendisini oluşturan doğal toplum değerlerini çalan, gasp
eden ve çarpıtan bir anlayış ile büyütüldük. Bu anlamda
hakikati bulmak için atılması gereken ilk adım doğru
tarih bilincidir ve bu temelde özgürlük felsefesine
sahip olmaktır. Bunu sağladığımız oranda hakikate daha
çok yakınlaşır, kendi tarihimizi seçme ve yeniden
geliştirme bilincine de sahip oluruz. Bu açıdan resmi
uygarlık sisteminin benmerkezci tarih anlayışını ret
etmek kadar bunun yarattığı tüm yanlışlıklardan dönmek,
hakikati örten, çarpıtan tüm zihniyet kalıplarını
aşmakla, bilincimiz ve duygularımız üzerine kurulan tüm
uygarlık kalelerini yıkmakla gerçekleşecektir. İktidarcı
zihniyet ve ona dayalı yapılanmalar, bize doğru bir
yaşam kadar kendi tarihimizi seçebilme imkânı ve şansı
tanımadı. Uygarlık tanrıları her şeyin yaratanı olarak
kendilerini lanse ederken, asıl yaratıcı olan kutsal ana
tanrıçaya büyük ve çirkin müdahale içinde oldu. Yaşam bu
anlamda adeta şah damarından vurularak dumura uğratıldı.
Kadın şahsında hakikat görünmez kılınarak çarpıtıldı. Bu
anlamda yazılı, resmi tarihi tersinden okumak bizleri
daha çok aydınlatacak, doğru tarih bilincine daha çok
yakınlaştıracaktır.
İktidarcı-devletçi zihniyetle tarihi bir bütünlük içinde
kavramak yerine yaratılan determinist anlayışlar sonucu
olan zıtların birbirini yok etme diyalektiği bu gün
özgürlük diyalektiği ile çürütülmüştür. Önderliğimiz
zihniyet anlamında yarattığı çığır açıcı değerlendirme
ve yorumlarıyla bir kez daha başta tarih olmak üzere tüm
gerçekliklere hak ettiği tanımı ve anlamı vermiştir.
Kuantumik bakış açısı ile miskali zerrecikte bile
kendini değiştirebilme gücünün olduğunu, yine atom altı
dünyada tüm olasılıkların ve devinimin sürekli olduğunu
ortaya koymuş, farklılıkların birbirini yok etmediğini,
birbirini güçlendirdiğini ve tamamlandığını yakıcı bir
biçimde açığa çıkarmıştır. Bu açıdan kapitalist
modernitenin en büyük meşrulaştırma araçlarından olan
pozitif bilimlerin parçalı yapılarını aşmıştır.
Günümüzün bilinç yapılarını oluşturan pozitif bilimlerin
en büyük tahribatı, yaşamın doğal akışı içinde büyük bir
kutsallığa sahip olan kadın-erkek arasındaki ilişki
yerine köle-egemen ilişkisini yaratarak özgürlüğün
emsali olan toplumsallığın öz değerlerine ihanet etmek
olmuştur. Bu aynı zamanda ilk yıkımın, savaşın,
sömürünün ve tekelin gelişimidir. Oysa yaşam ve ilişki
alanında yaratılan her ahlaki ve politik ilke, özgür
akışın bir sonucu idi. Tekelci zihniyet bu bilgiyi
kirleterek, bilgiyi kendi amacından da saptırarak, iyi,
güzel ve doğru yaşam adına yaratılan tüm değerleri
anlamsız kılmak istedi. Ahlaki ve politik değerleri bu
temelde kemirmeye başladı.
Kadının duygu yüklü zekâsıyla analitik zekâ arasında
yaratılan denge erkek aklının gelişimi ile bozulmuş, bir
dengesizlik ortaya çıkmıştır. Erkek aklının gelişimiyle
artık tarih karanlığa yol almaya başlamıştır. Tarih bir
anlamda erkek olarak yürüyüşe devam etse de toplumsal
vicdanın ve aklın gücüne sahip olanların direnişleri
tarih boyunca hep süregelmiştir. Tarihin karanlıkları
arasında süzülüp gelen bir ışık, fırtına ve kasırgaları
arasında esip gelen bir esinti olmuştur. Bu anlamda
hakikatin arayışçıları, ahlaki ve politik toplumu
geliştiren güçler başta kadın şahsında klan, etnisite,
aşiret, ulus ve sistem karşıtı güçler bu güne değin
kendisini taşımıştır. Gerçeğin eylemcileri olarak
tarihin her akışında birer direniş gücü haline gelerek
tarihe hak ettiği anlamı vermeye çalışmışlardır. Tarihin
seyrini değiştiren, tarihi ahlaki ve politik değerler
ile gelişmesini sağlayan bu güçlerdir. Bu hakikatten
uzak ya da bu hakikati çarpıtan egemen güçler
kendilerini tarih yaratıcı olarak değerlendirirken,
geliştirdikleri tüm maskeler ile kendi sahteliklerini
hakikat diye sunmaya çalıştılar. Onlar her şeyin
merkezine kendilerini koyarken, diğer tüm canlı-cansız
yaratımları nesneleştirdiler. Özne-nesne anlayışı ile
egemenlik zinciri güçlendirilerek, toplum da kadavralara
ayrıldı. Bu özne-nesne anlayışıyla akıl ve duygu
arasındaki optimal denge de bozdurularak insanların
düşünce ve duygularını binlerce yıldır anlamsız
çatıştırıldı. Bu çatışma insanın kendisiyle, yaşamla ve
doğayla olan ilişkisini etkilediği gibi en fazla
iktidarcı zihniyeti güçlendirdi. Erkeğin kendini özne,
kadını da nesne kılmasıyla başlayan bu dengesizlik insan
yaşamında hiyerarşiyi, sınıfsallığı ve iktidarcılığı
güçlendirmiştir. Kadının tüm özgürlük değerleri,
ataerkil sistemle birlikte içeriği boşaltılarak
egemenliğin kullanımına hazır hale getirilmiştir. Oysa
evrende her oluşum kendi öznelliği içinde büyük bir
anlama sahiptir. Doğadaki tüm canlılar arasında kurulan
bağ, doğada var olan her şeyin önemini, rolünü ve
işlevini de ortaya koymaktadır. Oysa yeri geldiğinde
özne, yeri geldiğinde nesne olmak yaşamın doğal akışının
bir sonucudur. Ancak özneyi üstün kılarak
mutlaklaştırmak ve nesneyi de önemsiz kılarak
edilgenleştirmek, önemsiz kılmak egemen zihniyetin bir
sonucudur. Bu anlayış sonucu toplum da bir kategoriye
tabi tutularak kendi özsel değerlerinden uzaklaştırmaya
çalışılmıştır. Erkek kadına, patron işçiye, devlet
topluma, toplum da doğaya bu yönlü bir yaklaşım ve
ilişki içerisine girerek iktidarı açısından kullanıma
uygun alanlar yaratmak istemiştir.
Ancak bizler yaşamın, kadının öncülüğünde özgürce
yaratıldığını biliyoruz. Kadın ve erkeğin bu anlamda
özgür ve eşit bir paylaşımı ile toplumun ahlaki-politik
bir güç ve örgütlülüğe sahip olduğunu da biliyoruz.
Toplum eğer tarihte yüzde doksan sekiz ahlaki ve politik
bir yaşama sahip olmuşsa, bu da hakikatin kendisini
oluşturmuştur. Bu açıdan uygarlık sistemi hakikat adı
altında yarattığı tüm sahteliklerle başta halklar
arasına nifak tohumları ekerek kardeşlik ve eşitlik
yaklaşımına dayalı ilişki ve dayanışmaları ortadan
kaldırmaya çalışmıştır. Oysa tarih, bir anlamda tüm
halkların, kültürlerin, renklerin eşsiz güzel birleşimi
ile asıl anlamını bulmuştur. Kadının
nesnelleştirilmesiyle başlayan baş aşağı gidiş halkların
tarihinde bir baş aşağı gidişe neden olmuştur. Bu aynı
zamanda insan ilişkilerinde ahlaki anlamda bir aşınmaya
yol açmıştır. İktidar şerbetinden içenler kendilerini
her şeyin merkezine koyarak ve karşıdakini
ötekileştirerek anlamsızlaştırmıştır. İnsan ahlaki
değerlerden uzaklaştırılıp güçsüzleştirilerek esir
alınmak istenmiştir. İnsanın kendisine yabancılaşmasıyla
doğaya yabancılaşma da başlamıştır. Yaşamın ve doğanın
dilinden anlayan ve onun bir parçası olan insan,
tanrılar katına yükselmeyi esas aldıkça kendi varlığını
oluşturan özsel değerlerine de ihanet etmiştir.
Günümüz açısından da insanların en fazla zorlandıkları
alan, yaşam ve ilişki alanı olmaktadır. Empati gücünün
zayıflaması ile insanların birbirini hissetmesi de
zayıflamıştır. Bu açıdan herkes kendi acılarında ve
zorluklarında yalnızlığa mahkûm olmuştur. Sezgi, insanı
var eden en temel enerji olurken sezgi gücünün
zayıflaması insanlığı her geçen gün girdaba
sürüklemektedir. Önderliğimiz “yaşam adına ne varsa
sezgilerde gizlidir” sözü ile bir kez daha hayatın
gerçek anlamını ortaya koymuştur. Bu sözün yakıcı
gerçekliği ışığında beyin ve yüreklerimizdeki tüm
anlamsız sınırları, duvarları yıkmaya, bu temelde
yeniden hayatı sezginin gücü ile sarmaya çalışmalıyız.
Bunu yarattığımız oranda insandan insana, insandan
doğaya hep özgürce bir akışı da gerçekleştireceğimiz
kesindir. Önemli olan beyin ve yürek kilitlerimizi
açacak bilince ve iradeye sahip olabilmemizdir. Hakikati
geliştirme yolunda ilerlerken sezgilerin gücü ile
ilerlemek bizleri hakikate daha çok yakınlaştıracaktır.
Bu bir anlamda gözü kapalı bir insanın kendi yolunu
görmesi ve ona yönelmesi demektir. Sezgi öyle bir şey ki
tarihin derinliklerinde var olan tanrıça analarımızın
sesini duyumsama ve ona yönelmeye yol açar. Bu anlamda
tarih ve an arasında kurulan en sağlam köprüdür. İnsanın
kendisiyle kurduğu en güzel-en derin ilişkidir. Bu güç
kapitalist modernitenin hiçbir laboratuarında
yaratılmaz, bilim adına sunulan hiçbir dalda yer almaz.
Bu öyle bir güç ki, insanın ancak kendi içine doğru
koyulacağı seferlerle yaratılır. İnsanın kendi
hakikatini, yaşamın ve doğanın hakikatini anlaması ve
hissetmesi ile yaratılır. Bunu gerçekleştirebilmek için
de kendini bil ilkesi ile yol almak önemlidir. Bu
ilkenin aydınlatıcı gerçeği ile ancak tüm maskeleri
düşürebilir, tüm sis perdelerini aralayabilir, bu
anlamda gerçeğe daha yakın olabiliriz. Bunu
gerçekleştirebilmek için ilk başta yapılması gereken
uygarlık güçlerinin gerçeğini bilmek, deşifre etmek ve
bu temelde mücadele etmektir. “Hazineler kaybedildiği
yerde aranır” sözünden hareketle nerde, nasıl
kaybettiğimiz bilmek, nasıl bulacağımızı ve yeniden
yaratacağımızı bilmede yol gösterici olacaktır. İnsanın
kaybettiği yerde yeniden kazanmasını bilmesi onu bu
karanlıklar dünyasında tekrardan aydınlığa
kavuşturacaktır. Bunu gerçekleştirdiğimiz oranda yaşam
adına sunulan tüm sahtelikler aşılacak ve hakikat tüm
görkemi ile açığa çıkacaktır. Tıpkı güneş her doğuşunda
olduğu gibi dünyamızı sıcak ve aydınlık kılacaktır.
Aydınlık dolu bir gelecek için atılması gereken ilk adım
nasıl yaşadığımız sorusunu kendimize sormaktır. Bu
soruya yanıt bulabilmek için, ataerkil sistem ve ona
dayalı tüm yapılanmaları güçlü bir sorgulamadan geçirmek
gerekmektedir. Her gün modernite adı altında yaşamımıza
hükmeden egemen kültür, yaşamı olduğu kadar
ilişkilerimizi de alabora etmektedir. Nasıl yaşanacağını
bilmemek modernite adına sunulan cinsiyetçi, milliyetçi,
dinci ve bilimci tüm tuzaklara düşmek demektir. Tüm bu
çirkin ve sinsi tuzaklar insanı anlamlı ve özgür bir
yaşamdan alıkoymakta ve devletçi sistemi
güçlendirmektedir. Bu tuzakları boşa çıkarmak ancak ne
olduğumuzu, niçin var olduğumuzu ve nasıl yaşacağımızı
bilmekten geçer. Tarihin her sürecinde bu soruların
yakıcı gerçeğinde yola çıkarak hakikati yaratma çabası
ve mücadelesiyle yol alanlar oldu. İştar’dan Ayşe’ye,
Zerdüşt’ten Hallac’a, Mani’den Şeyh Bedrettin’e,
Cadılardan Rozalara kadar her zaman süre gelen bir
direniş halkası olmuştur.
Özgürlük hareketimiz bu eşsiz direniş mirası üzerinden
kendisini yapılandırırken bir kez daha Önder Apo
şahsında hakikati oluşturma gücüne ve iradesine sahip
olmanın derin-yakıcı ihtiyacını yaşıyoruz. Hakikate yol
alanlar ancak hakikat yolunda büyük bir aşk ile
ilerlemeyi bilenlerdir. Tarihin hakikat arayışçılarını
ve eylemcilerini de hissederek bir kez daha İmralı
Hakikatinin izinde ilerlemek anlamlı bir yaşam için
şarttır. Bunu gerçekleştirme çabasıyla yol alırken bir
kez daha sonbahar yağmurları ile susuzluğunu gideren
toprağın ihtiyacı kadar, var olma sebebimizi anlayarak
ilerleyelim. Güneş ışınları ve suyla kendi varlığını
anlamlandıran toprak gibi, kendi yaşamımızı hakikatin
gücü ile anlamlandıralım. Bu anlamda insanlığın özgürce
akışlarda olduğu kök hücre ile yeniden güçlü
bulaşabilmeliyiz. Gün tarihle özgürce buluşma günüdür.
Gün bu anlamda tam tanrılardan hesap sorma günüdür. Gün
özgürlük bilinci temelinde hakikat peşinde güçlü yol
alma günüdür. Gün aynı zamanda yaşamın hakikati olan
kadının hakikatini tanıma, bulma ve onunla buluşma
günüdür. Jin-Jiyan gerçeğiyle bir kez daha, zamana özgür
bir akış ile ilerleme günüdür. Şimdi, hemen yola düşme
zamanıdır.