Hukuk cinsiyetçi bir karaktere sahiptir.
Ataerkil zihniyetin gelişmesi ile birlikte kadın bir
cinsel nesne konumuna indirgenir. Kamusal alandan
dışlanarak özel alana ‘aile’ içine yerleştirilir ve
dondurulur. Böylece insanlar arasındaki biyolojik fark
toplumsal farka dönüştürülür. Günümüzde liberal
kapitalist sistemde kadın, özel yaşam öğretisi
çerçevesinde, kamusal alanda ikincil nesnel konuma
düşer. Hukukta bunun adın “cinsel sözleşme”dir. Kadına
cinsel işlevlerini kullanması yoluyla geçimini sağlama
olanağı sağlanır. Denetimli bir yaşam biçimiyle
oluşturulan ‘toplumsal cinsiyet’ epistemolojik bir
kurama dayanır. Buna göre cinsler doğa tarafından
biyolojik olarak farklı yaratıldı ve bu yüzden farklı
amaçlara uygun şekilde toplum yaşamında farklılaştı.
‘Aile’ bu farklılığın korunağı olarak en önemli
kurumdur. Kadın ve erkeğe dayatılan roller medyatik
örneklerle pekiştirilir. Kafalarda yaratılan bir gerçeğe
dönüştürülür. Artık gerçek başka yerde aranmaz, çünkü
yanlışlar gerçek sayılır.
Cinsiyet sözleşmesi, Kapitalist Modernite hukukunun
temelinde yer alan, ‘toplumsal sözleşmeye’ kadınların
katılmasını engelledi. Toplumun temsili yönetimi için
başvurulan toplumsal sözleşme erkekler arasında yapıldı.
Babanın başka erkekleri ve kadınları yönettiği
ataerkillikten vazgeçildi, erkeklerin özel alanda
kadınları yönetme hakkı saklı tutularak, kamusal alanda
erkekler arası bir kardeşlik sözleşmesi geçerli kılındı.
Toplumun aklı sayılan hukukun temelinde bu sözleşme yer
alır. Yasalardaki eşitlik sözde kadınları kapsar gözükse
de etkisizdir. Kural erkekleri kapsar. Erkekler arası
koşullar birbirinden farklı olsa da, kadınlara egemenlik
taslama açısından benzerlik taşır. Başlangıçta
geleneksel hukuk bireyler arası bağımlılığa dayanır ve
‘ilişkisel’ biçimde kurulur. Bu çerçevede geleneksel
hukuk, kadın erkek arasında toplumsal cinsiyete dayanan
bir rol ayırımını geliştirir. Zamanla gelişen sosyal
hukuk ise ortak kuralları kendiliğinden oluşan bütünlük
hukuku ve bu bütünlük içinde yer alan kişilerin ‘kişilik
kavramıyla’ önemsenir. Kurulan ilişkilerde herkesin
kişilik hakkı korunur. Evlilik ve aile kurumlarını bu
açıdan değerlendirmek gerekse de bu rol ayrımı değişmez,
ikiyüzlü hukuk anlayışı sürer gider.
Doğru bilgi kuramları başka bilgi kuramları ile yer
değiştirebilir. Feminizm toplumda yeni bilgi
kuramlarının varlığını kanıtladı. Cinsiyetçi sömürüyü
ortaya koyarak baskıya karşı çıktı. Çünkü asıl gerçeğin
karşı konulmaz doğası ortaya çıkmaktır. İNSANIN KENDİ
GERÇEĞİNİ ARAMASININ ADI ÖZGÜRLÜKTÜR. Kadınlar
toplumdaki haksızlıklara direnirken kendilerini yeniden
yaratma mücadelesini güçlü verdiler. Kadın hareketi,
erkek egemen toplumun dayattığı bilgilerin yanlışlığını,
özellikle ‘bilinç yükseltme’ çabalarıyla ortaya çıkardı.
On sekizinci yüzyıldan itibaren kadınlar da erkekler
gibi birey ve yurttaş olmayı talep etmeye başladılar.
Tıpkı insan hakları söyleminin yükselmesi gibi, feminist
teorinin de ortaya çıkışının bu yüzyıla denk gelmesi bir
rastlantı değil. Kadınlar heyecanla, erkeklerin
yükselttiği ‘eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ bayrağının
peşine düştüler ama “kardeşliğin” “erkek kardeşliği”
olduğunu hayal kırıklığı içinde anladılar. Ünlü 1789
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ndeki ‘insan’
kavramının aslında ‘erkek’ anlamına geldiğinin farkına
varan kadınlar, bunun kendilerini de kapsaması için
mücadele ettiler. Fransa’da Olympe De Gouges 1791’de
Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayınladı.
Fransız devrimi boyunca hem bireysel hem de dernekleri
aracılığıyla kitlesel olarak mücadele eden kadınlar son
derece aktiftiler. Ancak devrimden kısa bir süre sonra
bilinçli bir biçimde susturuldular. Burjuva devrimi,
henüz kadınlara demokrasi tanıyacak kadar ‘demokrat’
değildi! Nitekim bildirge yayınlandıktan iki yıl sonra
Olympe De Gouges giyotine mahkûm edildiğinde kararı
veren “Devrimci Mahkeme”nin idam gerekçesi başka söze
gerek bırakmayacak kadar açıktı. “Olympe De Gouges kendi
cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği
için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun diye mahkûm
edilmiştir.”
İkinci dalga feministler “ÖZEL OLAN POLİTİKTİR” sloganı
ile hem kamusal hem de özel alan arasındaki
geçirgenliğin çarpıcı bir ifadesi oldular. Bundan
hareketle kamusal-özel ayrımını sorguladılar. Pozitif
bilimi bu temelde pozitif hukuku sert eleştirdiler.
Pozitivizmin ‘erkek akıl’a dayandığını, akıl-duygu,
kültür-doğa, Batı-Doğu, kamusal- özel, erkek-kadın
ikiliklerini, birincileri üstün kılacak bir iktidar
ilişkisi içinde kurduğunu öne sürdüler. Ve tüm bunların
politik sonuçlarına dikkat çektiler. İlk aşamada hukuki
eşitlik peşinde koşan feministler uzun ve zorlu bir
mücadele sonrası siyasal, sosyal ve ekonomik haklar elde
ettiler. Kapitalist modernitenin en sinsi tuzaklarına
kapılan feministler bu tür haklarla görünüşte erkekle
eşit olacakları yanılgısını derin yaşadılar. Görünüşte
bir eşitlik söz konusu olsa da bu resmi modernitenin en
büyük kandırmacası idi. Tüm hiyerarşik ve uygarlık
dönemlerinin toplumsal dokularında zihnen ve bedenen
tutsaklaştırdığı kadın özgürlüğü ve eşitliği çok
kapsamlı ideolojik, felsefik ve toplumsal mücadele ile
mümkündür. Feministler bu bilinç ve örgütlülükten
uzaktılar.
İnsan hakları kavramının ve teorisinin tarihsel bağlamı,
yani bunların klasik liberal teori çerçevesinde ve
Batılı mülk sahibi erkekler tarafından ortaya atılmış
olması, uzun bir süre sivil ve siyasal hakların ön
planda bulunmuş olmasının nedenini açıklar. Tarihsel
olarak burjuvaziye özgü olan soyut hümanizmin
indirgemeci mantığıyla genelleştirilen ve evrensellik
iddiasını üstlenen “insan” soyutlaması, aslında
insanlığın yalnızca bir bölümünü temsil eder ve bu
nedenle de onun “hakları” gerçekten evrensel değil,
kısmi haklardır. “Kadınların insan hakları” kavramının
kendisi, başlı başına bu evrensellik iddiasının
sahteliğine yönetilmiş bir eleştiridir. Elbette burada
sorun insan haklarının evrensel olarak geçerli olup
olmadığının tartışılması değil, cinsler ve sınıflar üstü
soyut ve sahte bir evrensellik anlayışının deşifre
edilmesidir. Nitekim liberal toplumsal sözleşmenin
siyasal hakları doğaya gönderme yapmayan bir eşitlik
anlayışıyla kurgulanmasına rağmen kamusal ve özel
alanları kadın ile erkeğin ‘doğal’ farklılığına
dayandırarak ayırması bu ataerkil yaklaşımın bir
yansımasıdır. İşte bu nedenle feminist hukukçular
liberal devletin ‘hukukun eril’ olduğunu, hukuk ile
toplum arasındaki ilişkide erkek iktidarının bakış
açısını benimsediğini ileri sürerler. Liberal devlet
tarihsel olarak yerleşik hiyerarşileri sorgulayan
demokratik devrimci mücadeleler ile feodal devletin
yerini almış olsa bile, kadınların insan haklarını orta
çağların karanlığında bırakmayı yeğlemiştir.
İçinde yaşadığımız liberal kapitalist düzende, bedenden
sıyrılmış bir akılla hukuk düzeni kuruldu. Çatışan
çıkarlar arasında devlet hakem durumundadır. Liberal
hukuk, güç kullanım alanını saklayan bir örtüdür. Devlet
iktidarını yasalarla yapar. Böylece toplumsal egemenlik
sahibi hukukun uygulanması sırasında görünmez kılınır.
Aile hukuk açısından görünmez kılınmıştır. Ancak yine de
devletin gerçekten müdahale etmediği bazı ‘özel’ sayılan
durumlar vardır. Birçok devlet de aile içinde ‘reisliği’
erkeğin görevi ve hakkı kabul eden medeni kanunu vardır.
Bu kanunlara göre, özel alanda erkeğin ataerkil
iktidarına yasal zemin kazandıran devletin özel alan
müdahalesini, buna karşılık evlilik içi tecavüz
kavramına ceza kanunlarında yer vermemeleri devletin
müdahale ve düzenleme hakkını kullanmasını simgeler. Her
iki yaklaşımın ortak paydası ise erkek iktidarının
korunmasıdır. Kadınlar adalet aramak için yargıç önüne
gelmeden önce toplum, özellikle de en yakın akrabaları,
eşleri tarafından denetlenir ve yargılanır. Bu anlamda
haksız davranışlar karşısında verdikleri 'onama' ve
'affın' gerçek kökenine inmek önemlidir. Örneğin bir
tecavüz eyleminde kadının onayı çok tartışma götürür.
Korku, bilinmezlik, güçsüzlük, çaresizlik varsa 'onay'
hiçbir şey ifade etmez. Kadının aile sorumluluklarının
belirlenmesi de toplumsal cinsiyet vurgusuyla yapılamaz,
ancak hukukun yaptığı budur.
Toplumun neredeyse genlerine kadar işlemiş cinsiyetçi
gelenekler ise kadınlara yönelik şiddet ve katliamların
bir bahanesi haline getirilir. Militarizm, çatışma
ortamı, ekonomik kriz, ataerkil kültür ya da dinsel
tutuculuk gibi etkenler ise bu durumu daha da
ağırlaştırır. Kadınlar özellikle savaş ve çatışma
dönemlerinden en fazla etkilenen kesimdir. Bu tür
dönemlerde ev içi şiddetin düzeyi artar ve kadınlar bu
tür dönemlerin zorluk ve gerilimleri karşısında daha
fazla sorumluluk üstlenmek zorunda kaldıkları gibi
başkalarıyla kıyaslanmayacak oranda şiddetin mağduru
konumuna gelirler. Bu tür dönemlerde daha yaygınca
yaşanan ve 'namus' adı altında gerçekleştirilen
katliamlar, ataerkil kültürün yaygınlık derecesine, bu
kültürü besleyen ideolojik, politik ve sosyo-ekonomik
etkenlere göre ortaya çıkar. Tarihin en sistemli, adı
konulmamış katliamı töre ve namus adıyla kadına
yaşattırılmaktadır. “Namus ve töre” gerekçeleriyle
katledilen kadınlar sorunu dünya genelinde kanayan bir
yaradır. Birçok ülkede kadınlar “namus” ya da “töre” adı
altında öldürülürken bu olayların yaşandığı
coğrafyalarda ise toplumlar sessiz kalmakta. Tepki
gösteren sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşlar
soruna çözüm konusunda yeterli değil. Devlet yasaları
cinsiyetçi karakterleri gereği bu katliamları destekler
nitelikte işlemeye devam ediyor. Kadın katliamlarının
görünür kılınmasında ve dünya genelinde tartışılıyor
olmasında kadın hareketlerinin mücadelesi önemli bir rol
oynasa da soruna çözüm olacak alternatifleri yaratmada
yetersizdir.
Tüm bu gerçeklikler bize şunu yakıcı bir biçimde
gösteriyor ki ahlakın toplum hayatından
uzaklaştırılmasıyla, toplum üzerinde sermaye tekelinin
artışı yaşanmıştır. Son dört yüz yıllık moderniteye
baktığımızda görünen tek gerçeklik azami sermaye
birikimi ve iktidar çoğaltımıdır. Tüm bu eril kazançlar
ahlakın kaybı üzerine gerçekleştirilmiştir. Hukukta bu
kazanç önemli bir yapılanmayı oluşturmuştur. Toplum
elbette hukuk ve yasalarla güçlendirilebilir,
yürütülebilir ve bu anlamda topluma biçim de
verilebilir. Ama toplumun var oluşunda belirleyici olan
ahlak yasalarıdır. Bu ahlak yasalarını ortadan
kaldırdıktan sonra pozitif hukuk ve onun yasalarıyla
toplumu yürütmeye çalışmak, toplumsallığı parçalamak
demektir. Toplum, toplumsallığın özü olan ahlaki ilkeye
dayandırılmadıkça yaşanan hep bir toplumsal yabancılaşma
olacaktır. Toplumsallığın gelişimi toplumsal ilişkilerin
düzeni, disiplini bakımından ahlakın güçlü
yapılandırılmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılandırma
geliştirilirken, buna dayalı hukukun da, hukuk
kurallarıyla yaşamın da düzenlenmesi gerekliliği söz
konusudur. Yeniden bir ahlaki yapılanma ile toplumun öz
güç ve iradeye kavuşacağı, öz savunma araçlarını güçlü
yaratacağı, bu temelde hukuk kurallarının da daha güçlü
bir biçime kavuşacağı kesindir.
Demokratik bir toplum yapılanmasında ahlak kalıcı, hukuk
ise geçicidir. Yine ahlak belirleyici hukuk ise
etkileyicidir. Ahlakın toplumsal bir sisteme
kavuşturulabilmesinin yol, yöntem ve araçlarından biri
de hukuktur. Bu temelde hukuku demokratik zihniyet
esasında bir tanımlama ve yaklaşımla ele almak
önemlidir. Bu tanım çerçevesinde hukuk ahlakı yadsıyan,
dıştalayan, daraltan olmayacaktır. Hukuk iktidarın değil
ahlaki toplumun hizmetinde olacaktır. Asıl sorun hukuk
ve ahlak arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmektir. Bu
doğru ilişki de ancak hukukun ahlaki toplumun hizmetine
girmesi, kurumsallaşmasıyla sağlanacaktır.