|
DOĞU’NUN DEVRİMCİ RUHU: BABEK...-2-
|
Mazdekçiliğin bir devamı olan Hürremizm hareketinin
gücünün zirvesine ulaşması Babek döneminde
gerçekleşmiştir. Babek Zerdüşti bir Kürt olan Abdullah
ile Azeri olan Matar’ın oğludur. Babası köylerde gezerek
kandil yağı satmaktadır. Matar adı Friglerde doğurganlık
ve bereket tanrıçasının adı olup anne anlamına da
gelmektedir. Babek’in anne ve babasına dair bilgiler
onun iddia edildiği gibi ne sadece Kürt, ne Azeri
olduğunu göstermesi açısından bir önem taşımakla
beraber, öncülüğünü yapacağı Hürremi harekette
milliyetlerin fazla bir öneminin olmadığını da belirtmek
gerekir. Azeri halkı daha sonra Babek direnişini kendi
uluslaşmasının temeli yapmışlardır; Kürtler, taşıdığı
Zerdüşti karakter ve direnişçiliğiyle sahiplenmişlerdir.
Bölge halklarının bu tarz sahiplenmeleri ve
kendilerinden saymaları Babek’in taşıdığı toplumcu,
özgürlükçü ruhtan kaynaklanmaktadır.
Babek’in babası Savalan dağında soyguncuların
saldırısında öldürülünce, annesi başkalarına sütanneliği
yaparak geçimlerini sağlar ve Babek’i bu sayede büyütür.
Babek on yaşından sonra annesinden ayrılarak Tebriz
bölgesinde çobanlık yapar ve sekiz yıl sonra köyüne,
annesinin yanına döner. Mimed bölgesindeki Bilalabad
köyünde yaşamaktadırlar. Bu sıralarda Hürremiler tekrar
tarih sahnesine çıkmışlardır. 808 yılında Azerbaycan’ın
Bezz bölgesinde bir isyan başlatmış olan Hürremi
hareketin başında Cavidan bin Sehl bulunmaktadır.
Rivayete göre bir gün yoğun kar yağışı nedeniyle Cavidan
ve adamları bu köye sığınırlar. Köyün ileri
gelenlerinden ilgi ve hürmet görmeyince Matar’ın evine
konuk olurlar. Matar ve oğlu Babek misafirlerini büyük
bir saygıyla karşılar ve gerekli alakayı gösterirler.
Burada Babek’in zekâsı ve İran dilini öğrenmiş olması
Cavidan’ın dikkatini çeker ve neticede kendilerine
katılmasını ister. Böylece Cavidan Babek’i Bezz
dağındaki karargâhına götürür ve hocalığını yaparak
yetiştirir.
Cavidan’ın ölümünden sonra eşi Babek’in Hürremi
hareketin başına geçmesini sağlamıştır. Hürremileri
toplayıp Cavidan’ın vasiyeti olarak şu sözlerle hitap
ettiği kayıtlara geçmiştir:
“Genç Babek, ölen Cavidan’ın kutsal ruhunu taşıyor.
Babek bundan böyle topluluğun önderi olacak… Mazdek’in
dinini yeniden ihya edecek. Babek sayesinde en
düşkünümüz bile azizler gibi olacak, çaresizliğiniz son
bulacak.”
Bunun üzerine Hürremiler Babek’i yeni liderleri olarak
kabul etmiş ve kabul için daha önceki liderlere
yapıldığı gibi geleneksel kabul törenini
gerçekleştirmişlerdir. Topluluğun geleneklerine göre de
Cavidan’ın eşi Babek’le evlenmiştir.
Babek hareketin güçlendirilmesi için gerekli tüm
hazırlıkları yapar ve 816 yılında Bezz bölgesinde
programının tebliğlerine başlar. Programı en sade
haliyle eşitlikçi, ortakçı bir yaşam kurmaktır. Bu
yaşamı korumak için bir nevi kurtarılmış alanlar
yaratmanın mücadelesini başlatmıştır. Bunun üzerine
Halife Memun ordusunu harekete geçirir. Bu ilk saldırıda
Babek güçleri zorlanır ve geri çekilmek zorunda kalır.
Erdebil ve Zencan arasındaki kaleleri ele geçer ve halkı
katliamdan geçirilir. Bundan sonra Halife Memun Bağdat’a
döner. Babek gücünü toplayınca Halifenin Hürremileri
bitirme görevi verdiği Ermeniye ve Azerbaycan valisi
Yahha İbn-Maaz’ı 820’de yenilgiye uğratır. Ardından
gelen vali İsa İbn-Muhammed’de bir yıl sonra yenilince
Ali İbn-Sadaka bu görevi üstlenir. O da yenilince Memun
bu kez Ahmet İbn-Cüneyt’i gönderir. Fakat Babek bu
valiyi yenilgiye uğrattığı gibi esir alınca korkudan bu
bölgeye kimse vali olmak istemez. Halife rüşvet olarak
Musul’u da vererek 826 yılında Muhammed İbn-Tusi’yi
Babek’le savaşmaya ikna edebilmiştir. Ancak Muhammed İbn-Tusi’nin
sonu da farklı olmamış, hatta savaş meydanında canından
olmuştur. Ondan sonra gelen Ali İbn-Hişam ise Babek’le
savaşmayı göze alamayınca Halife ondan şüphelenmiş,
Hürremilere katılabileceği korkusuyla 833’te Hişam’ı
öldürtmüştür.
Aynı yıl Hürremilerin başka bir kolu da Ali Mazdek
öncülüğünde İsfahan’da ayaklanma başlatmış ve Babek’le
birleşmek üzere Azerbaycan’a doğru ilerlemiştir. Bu
sırada Halifenin orduları İshak İbn-İbrahim İbn Museb
komutasında Hürremilere saldırır ve yaşanan çatışmalarda
her iki taraf da ağır kayıplar verip yenişemezler.
Hürremilerin Hamedan kolu zorlandığı için Bizans
topraklarına geçmek durumunda kalır. Ali Mazdek ise on
bin kişilik gücüyle İsfahan’a döner. 833 yılı zorlu
savaşların yılı olsa da Halife Memun bir sonuç elde
edemeden ölür. Yerine Mutasım geçer.
Halifenin görevlendirdiği valiler Hürremilerle savaşta
kaynaklarını kendileri bulmak zorundaydı ve bu nedenle
de valisi oldukları bölge halkını vergilerle eziyor,
talan seferleriyle, katliamlarla halkı canından
bezdiriyorlardı. Halk üzerindeki baskı arttıkça Babek’in
saflarına katılım da artmıştır. Bölgede ezilen birçok
halk bu isyana katılmış ve Halifeliği ciddi olarak
sarsmıştır. Babek genellikle Bezz karargâhından
savaşları yönetse de birçok savaşa bizzat katılmıştır.
Mücadeleyi yürüttüğü coğrafyanın niteliği ve kayıtlara
düşen savaş sahnelerinden anlaşılmaktadır ki, özellikle
dağlık araziyi iyi kullanarak yer yer pusu, sızma,
baskın gibi gerilla tarzları ile başarılar elde
etmiştir. Abbasi zulmünden bıkan Kürtler, Türkmenler,
Farslar, Bedeviler, Ermeniler ve Gürcüler tarafından
desteklenen Babek esas gücünü de buradan alarak
savaşların galibi olmayı başarmıştır.
Mutasım iktidara geldikten sonra 835’te Babek’e karşı
sarayındaki devşirme Türk komutan Afşin’i hazırlar.
Afşin Mısır’daki bir halk ayaklanmasını bastırmıştır.
Halife öncekilerden farklı olarak her türlü maddi
ihtiyacını ve sürekli takviyelerle asker desteğini
karşılayıp Bezz üzerine gönderir.
Savaş birçok cephede yürür ve üç yıl boyunca sürer.
Afşin orduları yenildikçe Halife destek gönderir ve en
son Bezz kalesini kuşatmaya almayı başarırlar. Kuşatma
karşısında Babek kent halkının savaş bölgesi dışına
çıkması için anlaşma önerir. Afşin bunu reddedip üstelik
Halifeden bir af belgesi isteyip ardından teslim olursa
ancak o zaman bağışlanacağını söyler. Babek’in yanıtı
kimsenin affına ihtiyacının olmadığı şeklinde olur ve
bir yarma hareketiyle kuşatmayı aşıp Ermeni topraklarına
doğru yol alır. Kaledeki halk -Müslümanlığı kabul
edenler hariç-kılıçtan geçirilir.
Ermeni emirlerinden Sehl İbn-Sumbat, yanına sığınmış
olan Babek’e ihanet eder. Babek Bizans topraklarına
geçip gücünü toparlamak isterken onu oyalayıp bir
komployla, yanındaki yoldaşlarıyla birlikte Abbasilere
teslim eder.
“Benim Destanım Öyle Bir Destandır ki, Ne Babek'le
Başlamıştır, Ne De Babek'le Bitecektir!”
Babek’in ortaya çıktığı koşullara bakıldığında muhalif
halk kesimlerine zulüm etmede Emevilerden geri kalmayan
Abbasi imparatorluğu başta anılmalıdır. Abbasiler dönemi
İslamiyet’in parlak dönemi olarak anılırken bölge
halklarının neyle karşılaştığının hesabı büyük
korkularla gizlenmekte ve gerçekler çarpıtılmaktadır.
Oysa Abbasi İmparatorluğu İslam’ı değil, İslam’ın doğuş
özüne ters düşerek Emevilere yakın bir konumla
karşı-İslam’ı temsil etmekteydi. Dolayısıyla komünalist,
özgürlükçü direniş hareketlerinin aslında İslamiyet ile
değil, karşı-İslam ile savaştığını önemle belirtmek
gerekir.
Emevilerle başlayan imparatorluk serüveni İslamiyet’in
kullanılarak bir yandan bölgenin Araplaştırılmasını, bir
yandan kadim Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yok
edilmesini, öte yandan da iktidarların saray
yaşamlarının zevk ü sefa içinde sürdürülmesini
hedefliyordu. Emeviler Hz. Ali’nin katli üzerine kanlı
iktidarlarını kurmuş ve Abbasi hanedanlığı bu kan
üzerinden yükselen zenginlikleri ele geçirmişti. Buna
karşı Hürremi isyan ruhu halkların özgürlük ifadesi
olarak karşı-İslam’ı temsil edenlere karşı toplumcu bir
devrimcilik şeklinde kendisini göstermiştir.
Abbasiler 750 yılında Emevileri yenerek Halifeliği ve
iktidarı ele geçirmiş ve 1258’de Cengiz Han’ın torunu
Hülagü tarafından yıkılıncaya kadar da İslam dünyasının
merkezi hâkimi olmuşlardır.
İlk Abbasi Halifesi Ebu’l Abbas dört yıl iktidarda
kaldıktan sonra 754’te kardeşi Mansur tahta geçmiş ve
762’de devletin başkentini Şam’dan Bağdat’a taşımıştır.
Bağdat, Mansur’un torunu Harun Reşid (786–809) döneminde
halkların emeği, kanı, canı üzerinden tarihin en
şatafatlı saltanatlarından birine tanıklık etmiştir.
Öyle ki Sasanilerde olduğu gibi binbir gece masallarının
tekrarı bu dönemde geçmektedir. Harun Reşid’den sonra
sırasıyla oğulları Emin, Memun ve Mutasım iktidarı
devralmış ve bölge halklarına kan kusturmuşlardır.
Emin’in annesi Arap, Memun’un annesi Kürt ve Mutasım’ın
annesi Türk’tü.
Bu dönemde Çin uygarlığı karşısındaki direnişlerine
rağmen tutunamayan Türklerin kimi boyları Ortadoğu’ya
gelmiş ve bir kısmı devletlerin paralı askerliğine
girmiştir. Mutasım’ın annesi de Türk asıllı bir cariye
olduğundan bu kesimlerle kolayca ilişki kurabilmiştir.
833’te tahta oturan Mutasım kendi döneminde Bağdat’ta
Türk kökenlilerin idaresinde maaşlı özel bir askeri
birlik oluşturunca bu durum Araplar arasında
huzursuzluğa yol açmış ve 836’da Samarra adında yeni bir
kent kurarak burayı başkent haline getirmiştir.
Başkentliği tekrar Bağdat’a iade edene kadar 57 yıl
süreyle Abbasilere başkentlik yapan Samarra Babek’in
katledildiği yer olarak anılacaktır.
Bağdat’a yakın bir yerde Dicle Nehri’nin kıyısında
kurulan Samarra 4 Ocak 838 tarihinde büyük bir halk
önderinin katliyle lanetlenecektir.
Bu katl olayında Samarra, tek bir çığlık sesini bile
duymadan, kanlar içinde parçalanmış kolları, baş ve
ayakları şaşkınlıkla seyretmişti. İşte tek bir çığlık
bile atmadan katledilen Samarra’daki direnişin kahramanı
Hürremilerin lideri Babek’di.
Liderlik Cavidan’dan Babek’e geçmiş ve evlendiği kadın
sayesinde taraftarların kabulünü görmüştü. Bu bir
işaretti. Kadının bitmeyen gücünün işaretiydi.
Samarra’da hem halkların hem de kadınların umutları
kırıma uğratılmıştı. Tarihi çarpıtmak isteyenlerin
hiçbir şekilde göstermek istemediği kadın gerçeği ve
rolü Samara’da paramparça edilmek istenmişti. Dönemin
erkek egemenlikli toplumsallığı ve buna karşı dolaylı
olarak kadının oynadığı rol görülmeden Hürremizmin ve
Babek’in hakkı verilemez.
Babek’in annesi Matar’dan başlayarak Babek’in
inançlarının temelini oluşturan kadın aşağılanmak, bir
mal-ortalık malı olarak gösterilmek istenmiştir. Çünkü
tüm Hürremilerin hedeflediği komünal yaşam kadın eksenli
neolitik kültürün izlerini taşımaktadır. Egemenler kadın
şahsında bu kültür ve sisteme saldırmıştır.
Babek kendi döneminde kurduğu toplumsal düzenle
eşitlikçi, ortakçı yaşamı hâkim kılmış ve ezilen bölge
halklarının umudu haline gelerek 20 yıl sürecek olan
isyanlara katılımını sağlamıştır. Fakat kimi yetmezlik
ve hatalar bu büyük mücadeleyi kalıcı kılmanın önüne
geçmiştir.
Birincisi; devlet ve iktidar dışı olan toplumsal alanda
eşitlikçi-ortakçı bir yaşamı savunurken devlet ve
iktidar ilişkilerinden tümden soyutlanamamış olması,
ideolojik ve stratejik olarak sistem karşıtlığını uzun
vadeli başarıya ulaştırma şansının olmadığını
göstermektedir. Taktik olarak ise dağlara dayandıkça
savaşlarda başarılar elde ederken, kaleye girip de
kuşatmada kalınca yenilgi ile karşılaşması neredeyse
kaçınılmaz olmuştur.
İkincisi; diğer bölgelerdeki Hürremi hareket ve
isyanları örgütleme ve birleştirme gücünü gösterebilmiş
olsa Abbasi zulmünü bertaraf etmesi mümkün olabilirdi.
Üçüncüsü; İslam dininin ve feodalitenin yaygınca
geliştiği bir döneme denk gelmiş bir isyan olarak karşı
hamlesi objektif olarak dezavantajlı durumdaydı.
Dördüncüsü; İslam’ın yorumlanması, içtihat dönemi devam
ediyor ve sistem kendini gerektiğinde düşünsel düzeyde
esneterek sürdürme kabiliyetini gösterebiliyordu.
Beşincisi; buna karşı Babek’in toplumsal düzeninin
teorik-felsefik temellerini çok kapsamlı ortaya
koyabilmesi gerekmekteydi. Fakat daha çok eylemsel
yönüyle öne çıkmıştı.
Önder APO Babekiler dâhil dönemin tüm direnişlerinin tam
başarılı olamayışlarını şu şekilde açıklamaktadır:
“Özellikle Hz. Muhammedi’n ölümü, Ehlibeyt’in tasfiyesi
ve ardından Emevi ve Abbasi hanedanlıklarıyla birlikte
giderek katı bir gerici aşamaya gelinmiştir. Halkı
temsil eden çok sayıda Batıni tarikatın ezilmesiyle,
Ortadoğu uygarlığının üzerine tam bir karanlık
çökmüştür. 10.-12. yüzyıllar arasındaki dönem, tüm
tarihi etkileyecek büyük bir ideolojik-politik mücadele
dönemidir. Ezilen ve yoksullaşan kesimlerin hareketi
olarak ortaya çıkan Hariciler, Hürremiler, Babekiler,
Karmatiler, Haşişinler, İsmaililer başta olmak üzere tüm
Batıni hareketler aslında hem ideolojik hem de pratik
olarak büyük bir mücadele vermişler; bir tür ilkel
sosyalizmi temsil edip yaşamışlardır. Fakat üretim
güçleri ve ilişkilerinin yaşanması gereken feodal biçimi
henüz rolünü tam oynamadığından, bu hareketlerin tam
başarısı mümkün olmamıştır. Ama yine de özgürlük ve
eşitlik mücadelesi tarihinde büyük bir yerleri vardır.”
Abbasi orduları zulüm ve vahşette sınır tanımıyordu. Bu
durumda Babek ve halkı seçeneklerini ‘YA ÖZGÜRLÜK YA
ÖLÜM’ biçiminde belirlemişti. Onların ki bir yenilgi
değil tarihe yazılmış bir özgürlük destanıydı.
Sonuçta dost bildiğinden gelen ihanet Babek’i Samarra
meydanına kadar getirmiştir. Samarra’da ölüme giderken
bile Babek’in sergilediği tutum tek başına insanlığa
bahşedilmiş çok büyük bir onur ve direniş mirası
olmuştur. Af dilerse kurtulacağını söyleyen Halifeye
karşı ölürken de diz çökmemiştir. Said Nefisi Babek’i
anlattığı kitabında bu son anları şöyle hicveder:
"Babek, Mutesim'in yanına geldiğinde, Mutesim ona şöyle
demiş: Ey Babek, sen öyle bir şey yaptın ki, hiç kimse
böyle bir şey yapmamıştır. Şimdi de hiç kimsenin
tahammül edemeyeceği kadar tahammül etmelisin. Babek de
'yakında benim tahammülümü görürsün' demiş. Mutesim:
'Bunun iki elini benim gözümün önünde kesin' diye emir
verdi."
"Mutesim onun ellerinin ve ayaklarının kesilmesini
emretti. Onun bir elini kestiklerinde, öteki elini kana
batırıp yüzüne sürdü ve yüzünü gözünü kanlı kıpkırmızı
yaptı. Mutesim, 'ey it bu ne iştir?' diye sordu. Babek
şöyle dedi: '... İnsanların yüzü, bedenlerindeki kan
nedeniyle kırmızı oluyor. Kan bedenden akıp gittiğinde,
yüz sararır. Bedenimden kan akıp gittiği zaman halk,
'yüzünün rengi korkudan sararmıştır' demesin diye yüzümü
kana boyadım."
"Ona acı çektirmek amacıyla Mutesim, cellad kılıcı onun
iki alt kaburgasının arasından yüreğine sokmasını
emretti. Bunu yaptıktan sonra, Mutesim'in emri üzerine
onun dilini kestiler, onun vücudunu darağacına astılar.
Başını Bağdat'a götürüp, köprü üzerinde bir ağaca
taktılar. Sonra aynı başı, Horasan'ın kent ve
kasabalarında dolaştırdılar. Nedeni ise şuydu ki; o,
halkın yüreğinde kök salmış büyük bir nüfuza sahipti."
Ve Son Sözleri…
"... Bütün müstebidler (zalim hükümdarlar) gibi sen de
yanılıyorsun. Çünkü benim destanım öyle bir destandır
ki, ne Babek'le başlamıştır, ne de Babek'le bitecektir.
Ey zavallılar, siz hiçbir zaman özgürlük yangısının ne
demek olduğunu anlamayacaksınız. O dehşetli yangı ki,
yüreği yakıp küle çeviriyor. Özgürlük, o ister tatlı
olsun, isterse acı; yalnız oydu benim secdegâhım! Ve
müstebid ki beni öldürüyor, o da hiçbir zaman
anlamayacak ki, ölümü ile özgürlük fedaisi büsbütün yok
olmuyor..."
İşte bu son sözlerinde de ortaya koyduğu gibi O, dünyayı
verseler de özgürlüğe değişmeyen Kemal Pir olarak
bizlere ulaşmış oluyor. 15 Ağustos dirilişini yaratan
ölümsüz komutanımız Agit olarak özgürlük tutkusuyla
yeniden buluşuyor. Sıkılı yumruklarda saklı öfkemiz ve
yüreklerde sönmeyen isyan ateşimiz olarak özgürlük
mücadelemize ruh katıyor. Bunun için de O’nun ruhu,
başta Kürtler olmak üzere tüm Ortadoğu halklarına
komünalizm özlemini ve onu yaşatmanın iradesini taşıyor.
son