DEĞERLENDİRMELER
Anti-Mayın Mücadele Özünde Ekolojik Mücadeledir

HAW-PAR

İnsanın varlığı ve gelişimi doğaya müdahale, onu değiştirme ve yeniden biçimlendirme temelinde olmuştur.
Bu bir kaçınılmazlıktır. Çünkü insan sadece düşünce üreten değil, kendi yaşamının gereklerini de maddi ve teknik olarak sürekli büyüyen, yenilenen bir biçimde üreten bir canlıdır. Bu yaşamın zorunlu bir sonucu olarak doğa ile ilişkiler, insanın doğayı değiştirme ve dönüştürme temelindeki müdahalesi şeklinde olmaktadır.
Ama bu kaçınılmazlığın tarihsel sonuçlarının doğaya yabancılaşma, doğayı tahrip ve talan şeklinde gelişmesi hiçbir biçimde doğal ve kaçınılmaz olgular olarak görülemezler. Bu günkü durumuyla ciddi ve geleceğe yönelik tehlike çanlarını çaldıran büyük dengesizlik şeklindeki ekolojik bunalım insanın bilinçli, bilinçsiz ama benmerkezci tutumuyla yol açtığı bir sonuçtur.
Anti mayın mücadeleyi de bu çerçevede zihniyet dönüşümünün bir etkeni ve alanı olarak değerlendirmek hedeflenen sonuçlara ulaşmak için önemlidir. Mayın üretimi ve kullanımı da doğada bulunan potansiyelin insan tarafından kazandığı bir biçimdir. Üretiliş ve kullanılış amaçları her ne kadar doğrudan doğaya yönelik olmasa da insanın insan üzerindeki bir etkileme aracı olarak ekolojik çevrimin temel öğelerinden insanın etkilenmesiyle ekolojik dengeyi de etkileyen bir faktör durumundadır.
Mayınların da içinde yer aldığı bütün patlayıcıların insanın doğayı dönüştürme çabasının yöntemi olan bilimsel araştırmaların sonucu olduğu bilinmektedir. Sürekli bir arayışın ve bilinmezlikleri aydınlatma tutkusunun sonucu olan bilimsel buluşların insanlığın gelişmesinin düzeyini gösteren temel ölçülerden biri olduğu da gerçektir. Ancak hem bilimsel araştırmalara yön veren anlayış, hem de buluşların kullanılış tarzı egemenlikçi tutumların elinde doğaya ve dolayısıyla insanın kendisine zarar veren bir duruma gelmiştir. Düşüncenin gelişimi ve insanlaşmanın da temelini oluşturan arayış özelliği komünal topluluklarda ve kadının etkin toplumsal rol oynadığı dönemlerde insanın doğayla uyum içinde yaşamını sürdürmesinde ve refahı geliştirmesinde rol oynamıştır. Bilge kadınların ilaç yapımındaki bilgileri ve hatta simyacıların yeni buluşlar için hayallerini gerçekleştirme çabaları tüm topluluğun yararını gözeten özelliktedir. Ne zaman ki egemenlik dürtüsü şamanlar eliyle erkek egemenliğine dönüştürüldüyse, topluluk içinde bir kesimin çıkarı toplumun çıkarının yerine, topluluklar içinde de birinin çıkarı hepsinin yerine ikame edilmeye başlanmıştır. Çünkü bugüne kadar ulaşılan bulgulara göre kadının etkinliği hilafına kendi etkinliğini kurma çabasıyla Şamanların ilk toplumsal iktidar zihniyetinin taşıyıcıları oldukları anlaşılmaktadır. Muhtemelen tecrübelerini yaşlılığında yaşam güvencesi haline getirme gibi masumane bir niyetle başlamış olan şaman-bilge kadın çekişmesinde erkeğin üstün gelmesi ve devlet kuruluşuna giden bir egemenlik anlayışının gelişme yöntemi haline gelmesi bugünkü hegemonya savaşlarının da kökenini oluşturmaktadır. Bu sonuç bütün evrimci ve egemenlikçi zihniyet çabalarıyla tarihin gerçekleşmiş biçiminin olması gereken tek biçim halinde sunma çabalarına rağmen insanlığın kaçınılmaz kaderi değildi. Bu tanıma ve öğrenme çabası geçmişin geleceğimizi yönlendirme etkisini, yanlışlardan ve yanılgılardan arındırmak için gereklidir. Geçmişini iyi bilen ve doğru yorumlayanlar geleceklerini de kendi amaçlarına göre yönlendirebilirler.
İnsanı ve toplumsal yaşamı tıpkı maddi bir olgunun ele alınışı gibi, bir kurbağanın parçalara ayrılarak yapısının öğrenilmesi gibi ele alan pozitivizm, ya da olguculuk felsefi olarak bilimsel gelişmeyi ve ürünlerini insanin karşısına diken, bilimi canavarlaşan bir niteliğe büründürmüştür. İnsanın düşünce üreten ve bu üretim sürecinde psikolojik formasyonu önemli bir bileşen olarak rol oynayan bir canlı olduğunu gözetmeden, sadece maddi varoluşu ve ihtiyaçlarıyla ele alan olguculuk, bilimsel gelişmelerde olumlu rol oynadığı kadar insanı moral yönüyle dikkate almamıştır. Bilim dallarının da bir birinden tıpkı bir kurbağanın bacağının diğer organlarından koparılarak incelemeye tabi tutulması gibi ele alınışı, ortaya çıkan sonuçların yanılgılı ve insanı da özünden uzaklaştıran bir rol oynamıştır. Sosyoloji ile ekonomi, antropoloji ile coğrafya ve daha pek çok bilim dalı arasındaki ilişkiler böylesi bir niteliğe bürünmüştür. Tıpkı toplumun bütünsel bir olgu olarak ve bütün yönleriyle ele alınması yerine önce cinslere, sonra sınıflara, kuşaklara ve hatta bireylere parçalanarak, birbirleriyle ilişkileri ve etkileşimleri gözetilmeden ele alınışında olduğu gibi olguculuğun bilimsel gelişme yöntemi olarak kullanılışı insanlığın yararına yaptıkları kadar insanlığa zarar veren sonuçları da olmuştur.
Bütünlüklü bakış açısını genellemecilikle özdeş tutmamanın önemi büyüktür. Nasıl ki tek tek ağaçları görerek ormanın genel özelliklerini göz ardı etmek beraberinde yanılgıları getirecekse ormanı bütünlüklü ele almak ve genel özellikleri gözetmek adına tek tek ağaçların özgünlüklerini ve farklılıkların görmezden gelmek de o derece yanılgılıdır. İki bakış açısının, yaklaşımın ve yöntemin en uygun bileşimini yakalamak bir yandan genellemeciliğin olumsuzluklarından, diğer yandan da tekleştirmenin ve benmerkezciliğin yanıltıcılığından kurtulmaya yarar.
Doğayla ilişkilerde de insan merkezcilik doğaya yabancılaşma ve giderek doğa karşıtlığı düzeyine kadar getirilmiştir. Dünyanın ve insanlığın geleceği açısından tehlike çanları çaldıran bu günkü ekolojik bunalımın çıkış ve gelişim zemini de bu olmuştur. Dünyanın merkezine bomba yerleştirme gibi büyük bir tahribatın kaynağı olan egemenlikçi zihniyet insanın insanı avlama mantığı temelinde şekillenen bir savaşma yöntemi ve bütün insani erdemleri yerle bir eden tuzak kurma olan mayının kullanılmasının da temelini oluşturmaktadır. Doğadan alırken yerine bir şey koyma yerine aldıklarının artıklarıyla da doğayı kirleten yaklaşımların bir ucu olan patlayıcıların bugünkü kullanılış zihniyeti bütün olumsuzlukların ve kötülüklerin de kaynağıdır.
Evet, nasıl ki insandan önce doğada iyilik diye bir anlamlandırma ve kavramlaştırma yok idiyse, kötülük de yoktu. Doğada gelişen olaylara ve olgulara anlam yükleme insana özgüdür. Bunun bir insana özgülük olarak ancak olumlulukları ve olumsuzluklarıyla değerlendirilmesi söz konusu olabilir. Düşünce üreten ve bu üretimle yaşamına yön veren insanın anlam yüklemesi doğasının gereğidir. Ancak gelinen aşmada bu anlam yüklemenin içerik ve anlayışının irdelenmesi, gelişme önünde engel olan yanlarının atılması gereklidir. Gelişmeden kasıt da endüstriyel bakış açısıyla ve sadece teknik gelişmeyi ölçü alan değil, insanı maddi ve moral bütünselliği içinde ele alan ve bu çerçevede değerlendiren bir bakış açısı doğru olandır. Bunu gibi yaşamın tüm gelişim boyutlarını iki uç karşıtlık üzerinde değerlendiren bakış açısının da aşılması bir zorunluluktur. İyi ve güzelin bulunduğu yerde mutlaka kötü ve çirkin de bulunacaktır şeklindeki zihniyet değişmeden anti mayın mücadelenin gerçek amacına ulaşması imkânsız denebilecek kadar zordur.
Patlayıcıların insanın insana, toplumun topluma karşı ve doğayı tahrip eden bir biçimde kullanılmasının önlenmesi, savaşların, katliamların, milliyetçi boğazlaşmaların, toplum içi kavgaların da bitmesi anlamına gelmektedir. Bu kadar köklü bir yenilenme anlamına gelecek olan zihniyet değişimi anti mayın mücadelenin temeline oturtulmadan HAWPAR felsefesine uygun bir yaşamın kurulması ve geliştirilmesi mümkün değildir. Çünkü anti-personel ve anti-araç mayınların tahripkârlığı, egemenlikçi zihniyetin ürünü olarak geliştirilen atom ve hidrojen bombalarının tahripkârlığı yanında çok masum kalmaktadır. Dünyada kullanılmak üzere bekletilen veya araziye gömülen iki yüz milyon mayın bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu mayınların tümünün patlamasından doğan çevreye zarar verme büyüklüğü bir tek hidrojen bombasının zararı kadar bile değildir.
Ama bu hiçbir zaman ve kesinlikle hidrojen bombası üretildiği ya da kullanıma hazır bekletildiği sürece mayınların yapımına ve kullanımına sessiz kalınmalı anlamına gelmemekte, tersine her mayının topraktan sökülmesi, bir ülkede mayınların yapımına son verilmesi, hatta üretimin ve kullanımının azaltılması şiddet kültürünü ve savaşları besleyen kaynakların azaltılması demektir.
Anti mayın mücadele günü birlik ve küçük adımların atılmasıyla sürdürülürken diğer yandan şiddet kültürünün de temelini oluşturan egemenlikçi zihniyetin aşılması mücadelesini yürütmek gereklidir kanısındayım. Zira zihniyet ve pratik çaba bir birini bütünleyen ve besleyen özellikte olmadıklarında biri günü birlik bir çaba olarak çevrecilerin kendi niyetlerinden bağımsız olarak kapitalist sistemin kendini sürdürmesinde adeta artıklarını temizleyenler rolünü oynamaları gibi, anti mayın mücadele de işlevini yitirebilir. Yine pratik çabayla bütünleşmeyen bir zihniyet dönüşümü çabası ise anlamsız bir lafazanlığa ve giderek istekli kesimlerin bile inancını yitirmelerine neden olabilir.
Bunun için ekolojik bilinç ve Ekolojik-Demokratik, Cinsiyet Özgürlükçü toplum felsefesinin teorik ve ideolojik geliştirilmesi kadar tek tek mayınları söküp etkisizleştiren bir çabanın bütünselliğini yakalamak ve yürütmek gereklidir.

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır