DEĞERLENDİRMELER
KURULMUŞ MUTLAK "HAKİKAT"... -II-
Ruşen Bezar



Toplumsal temellerinden kopartılan sadece insan varoluşu değil, aynı zamanda her türlü mücadele formu ve anlayışıdır. Mücadele ettikçe, karşıtına benzeşen, karşıtını içselleştiren; direndikçe kendisi olmaktan çıkan, karşısında mücadele ettiği iktidar-egemenlik biçimlerini yöntem ve ölçüleriyle birlikte üreten, dolayısıyla kendi iradesini, bilincini ve birliğini parçalayan bir makineye dönüştürmektedir. Kapsamlı analiz ve çözümlemeler, iktidar eleştirileri ve tanımları; negatifini yansıtmaktan öteye gidememektedir. Hakikat adeta iktidarın kendisi haline gelmektedir. Hakikati arama iktidarın öznesi veya nesnesi haline gelmekten öteye gitmemektedir. Hakikat ezici, baskıcı ve iradesizleştirici bir şeye dönüşmektedir. Aklın bu kadar kendisine dönüp kendisini vurması akıldışı delirtici bir şeye dönüşmesi tamamen onun kendi iradesinin dışında –farkında olmamak anlamında- bir iktidar aracına dönüşmesinden kaynaklıdır. Akıl, akılla birlikte analiz ve çözümleme ne kadar çok gelişiyorsa, kendisini o kadar güçsüzleştiriyor, çözümsüzleştiriyor ve parçalıyor. Nesnelleşen akıl mükemmel bir iktidar aracı-üreticisi konumuna düşüyor. Her şey adeta toplumsal temellerinden koparılmış metafizik bir dünyada, insan aklında cereyan ediyor; gelişiyor, büyüyor, bitiyor ve bitiriyor. Tıpkı serada yetişen hormonlu gıdalar gibi, parlak, ayartıcı, çekici, ama zehirleyici ve kanserojen. Hemen “yetişen”, hemen “özgürleşen”, “yaşayan”, bir çırpıda “mutlu olan” ve sönen yaşamlar. Gençliğin bu kadar yaşama yabancılaşmasını, hemen yaşam mücadelesinin henüz baharındayken “Sönmesi”ni nasıl açıklayacağız başka?
Kadın bütün bu gerçeklerin neresindedir? Neden tanımlanamıyor? Bütün çarpık kurulmuş diyalektik ikilemlerin ana hücresi ve kökeni olarak kadın-erkek ikilemini ele aldığımızda, sorunun kaynağına daha yakınlaşmış oluyoruz. Bu diyalektik ikilemin yanlış bir şekilde bir felsefeye dönüştürülerek köklü bir zihniyet ve paradigma haline gelişi herhalde Grek uygarlığının sentez gücündedir. Özellikle kadın söz konusu olduğunda kapsamlı kötü bir metafiziğin konusudur artık. “Kadın ruh ilkesinden yoksundur.”, “tek üreme ilkesinin erkek olduğu”, yine “türden ilk sapmanın, erkek yerine bir dişinin doğması” olduğu hatta kadınların “sosyal homojenlik ilkesine tehdit” oluşturdukları, “erkeğin erkeği meydana getirdiği” gibi kapsamlı teorikleştirmeler bu sürecin Aristo ve Platon gibi büyük filozoflarına aittir. Kapitalist modernitenin ve onunla seyreden batı eksenli pozitivist paradigmanın kendisini Grek uygarlığına dayandırması boşuna değildir. Elbette Doğuda kadın-erkek ikilemi iktidar konusu yapılmamış değildir. İktidarın erkek egemenlikli gelişiminin ilk örnekleri ve ana şekli Sümerlerde bütün çıplaklığıyla okunabilmektedir. Burada erkek egemenlikli sistemle ana kadın eksenli toplumsal boğuşmanın da, trajik yenilgilerin de izlerini sürmek, tüyler ürpertici kadın köleliğinin ve düşmanlığının toplumsal sonuçlarını görmek mümkündür. Fakat burada vurgulamak istenilen şey şu; erkek egemenlikli iktidarcı uygarlık Batıya kaydıkça insan bilincine ve ruhuna biraz daha derine kazınan köleliğin kadın-erkek ikilemi etrafında nasıl toplumu yutacak denli bir örgüye, felsefe ve bilim adına nasıl sistemleştirilerek adeta bir hakikate dönüştürüldüğüdür. Kendisini tek hakikat ve mutlak yerine koyacak denli büyümüş, kişilik ve sistem kazanmıştır egemen erkek ve aklı. Artık kendisini evrenselleştirmiştir. Kadının, kadın şahsında yaşamın ve yaşamla birlikte toplumun sadece teslim alınması değil, parçalanarak, lime-lime edilip bütünselliğinden, anlam ve hakikat kurma gücünden yoksunlaştırılarak, her bir zerresi donanımsız bir şekilde yutulabilecek hale getirilmesidir. Her şey, herkes birbiriyle ve kendi kendisiyle çatıştırılır, savaştırılır hale getirilmektedir. En temelde de kadının yaşamla savaştırılmasıdır. Yaşam bütünüyle egemen erkeğin ben-merkezci, kurnaz hileleriyle tepeden-tırnağa savaş tarzında kadına-topluma karşı kurulmuştur. Diyalektik ikilem ve çelişki özünde varoluşun bir kaynağı, kanunu veya doğasıdır. Fakat kapitalizmde pozitivist modernist paradigma ile birlikte bütün diyalektik ikilemler, başta da kadın-erkek ikilemi cehennemsi, mahşeri anlamsız bir savaş ve çatışma içerisinde boğdurulur. Yaşam tam bir savaş haline dönüşür. Özellikle kadın için yaşam donanımsız, savunmasız, yitik ve bütün yaşam değerleri gasp edilerek içerisine çekildiği bir savaş alanına dönüşmüştür.
Kadının bu erkek egemenlikli akıl ve sistem içerisindeki konumu daha trajiktir. Erkek egemenliğinin sınırsız kar aracı, metası ve olumlayıcısıdır. Kadın en fazla onun karşısında direniş halindeyken, onunla en fazla boğuşurken, aslında kendi hakikatini karşıdakinin yöntemleri ve araçlarıyla vurmaktadır. En fazla özgürleştiğini düşündüğü nokta; aslında kendi doğasından, varoluş diyalektiğinden en fazla uzaklaştığı nokta olmaktadır. Yanılsamanın en büyüğünü kadın yaşamaktadır. En fazla erkeği reddettiği yerde, en fazla onu içselleştirme ve yaşatma; ondan en fazla koptuğunu düşündüğü yerde, ona en fazla benzeşme olmaktadır. Kadın bu durumda en fazla kendisini vuran, kendisini ezen ve güçsüzleştiren bir gerçekliğe dönüşmektedir. Erkekle yaşamasına, ilişkilenmesine de gerek yoktur; kendi kendisinin egemen erkeğidir zaten artık. Bunun ne kadar ezici, saptırıcı ve güçsüzleştirici bir şey olduğunu anlamak, fark etmek bile çok zor. Adorno bunu çarpıcı bir şekilde tespit etmektedir; diyor ki, “Dişil kişilik, tahakkümün bir negatif kopyasıdır. Ama bu yüzden de aynı ölçüde kötüdür. Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için kendini bir çiçek olarak gören kadından daha çok şey biliyordur kendi hakkında.” Erkeğin ve kadının konumu kapitalist modernitede en çirkin, en vahşi ve çaplık dev bir buzdağını andırıyor. Toplumsal kuruluş kendisini iktidarcı ve cinsiyetçi biçimlerde gün-gün bu ilişki ve çelişkinin gelişiminde yeniden gerçekleştiriyor. “Kadınlaştırma” politikasının bütün topluma yaygınlaştırılması ataerkil sistemin temelini oluşturmaktadır.
Kadın gerçekliğinin kapitalizmde kendisini varetme ve yaşam tarzı kapsamlı çözümlemelere ihtiyaç duymaktadır. Önderlik “Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum doğası aydınlanmamış olarak kalacaktır” diyor. Önderliğin “toplumsal doğanın hem fizik hem de anlam olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği”ni söylediği kadını bütün doğası, toplumsallığı ve tarihselliği içerisinde aydınlatılması başlı başına güçlü sosyal-bilimsel çalışmalarını, kapsamlı mücadele perspektifini ve kadının toplumsallığının yapısallık kazanmasını gerektiriyor. Bunun kadın özgürlük mücadelesi açısından yeni bir eşiği ve aşamayı teşkil ettiği ortada. Pozitivizmin bu anlamda kadın bilincinde, yaşam felsefesinde ve mücadele anlayışında yarattığı tahribatları, özgürlük anlayışı ve toplumsal perspektifi apayrı, yeni ve kesinlikle giderek kendisini yöntem alanında da klasik sosyal bilimlerden ayrıştıracak alternatif bir sosyal-bilim disiplini olarak gelişecek görünüyor.
Önderliğin Demokratik Manifesto dörtlüğü bütün bu umutsuzluk, parçalılık ve çözümsüzlük yaratan egemen paradigmaya karşı güçlü bir demokratik bilinç ve yaşam arayışı ve çözüm ufkunu ortaya koymaktadır. Felsefik-edebi ve teorik örgüyle en karmaşık, anlaşılması güç yöntem sorunlarından, sosyal-bilim çözümlemeleri, “Özgürlük Sosyolojisi” kapsamında özgürlük, hakikat çarpıcı bir anlatımla tarihsel-toplum zeminlerine oturtulmaktadır. Hem çok kapsamlı bir yöntem eleştirisi, ama aynı zamanda başından sona kadar soyut-somut, evrensel-tikel, toplum-doğa-evren, tarihsellik-güncellik, evrensel zeka-toplumsal akıl ile insan aklı gibi oldukça kapsamlı ikilemler esnek bir şekilde diyalektik bir içiçelik ve bütünsellik içerisinde bir ağ gibi birbirine bağlanmaktadır. Evrenden toplumsal doğaya, kadına, erkeğe, çocuğa bütün varoluşları bir varlıkmışçasına, hepsini organik bir şekilde birbiriyle yeniden buluşturan, “evrensel hakikat” olarak yaşamı, bilinci ve varoluşu yeniden kendi sadeliğine çeken, herkesin katılabileceği, kendisini büyük bir heyecanla içerisinde duyumsayabileceği bir anlatım. Yüz binlerce yıl öncesinin yaşamın ve toplumsal tarihin bizden çok uzak bir yerde çakılıp kalmadığı, toplumsal bir damar halinde günümüze uzanan, günümüz toplumunda ve bizzat insanın içinde akan, cereyan eden, kendisini her an üreten, çok canlı-coşkulu ve heyecanlı bir hakikate dönüşmektedir. Hakikatin iktidar değil, özgürlük olduğu gerçekliği burada bütün çarpıcılığı ve sadeliği içerisinde ortaya konulmaktadır. Bu kadar yakın, bu kadar sade ve bu kadar canlı bir hakikat olabilir mi? Kadın bu kadar hakikatin, anlam gücünün ve potansiyelinin kendisi olabilir mi? Dönüp baksan, evrenle konuşabilecekmişsin gibi, tarihle kucaklaşacakmışsın gibi, toplumsallıkta bir ağaç gibi kök salacakmışsın gibi canlı bir anlatım. Hakikatin söz, can ve ruh kazanması, his ve bilinç oluşturması burada felsefik-bilimsel bir zemine oturtulmaktadır. Özellikle Ortadoğu kadını açısından üstü örtülen, sessizleştirilen, kaybolan ve yitirilen hakikat, burada adeta bir yaşam çığlığına dönüşüyor. Güç oluşturuyor, bilinç ve ruh kazandırıyor.


 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır