|
KURULMUŞ MUTLAK "HAKİKAT"...
-II-
|
Toplumsal temellerinden kopartılan sadece insan varoluşu
değil, aynı zamanda her türlü mücadele formu ve
anlayışıdır. Mücadele ettikçe, karşıtına benzeşen,
karşıtını içselleştiren; direndikçe kendisi olmaktan
çıkan, karşısında mücadele ettiği iktidar-egemenlik
biçimlerini yöntem ve ölçüleriyle birlikte üreten,
dolayısıyla kendi iradesini, bilincini ve birliğini
parçalayan bir makineye dönüştürmektedir. Kapsamlı
analiz ve çözümlemeler, iktidar eleştirileri ve
tanımları; negatifini yansıtmaktan öteye gidememektedir.
Hakikat adeta iktidarın kendisi haline gelmektedir.
Hakikati arama iktidarın öznesi veya nesnesi haline
gelmekten öteye gitmemektedir. Hakikat ezici, baskıcı ve
iradesizleştirici bir şeye dönüşmektedir. Aklın bu kadar
kendisine dönüp kendisini vurması akıldışı delirtici bir
şeye dönüşmesi tamamen onun kendi iradesinin dışında
–farkında olmamak anlamında- bir iktidar aracına
dönüşmesinden kaynaklıdır. Akıl, akılla birlikte analiz
ve çözümleme ne kadar çok gelişiyorsa, kendisini o kadar
güçsüzleştiriyor, çözümsüzleştiriyor ve parçalıyor.
Nesnelleşen akıl mükemmel bir iktidar aracı-üreticisi
konumuna düşüyor. Her şey adeta toplumsal temellerinden
koparılmış metafizik bir dünyada, insan aklında cereyan
ediyor; gelişiyor, büyüyor, bitiyor ve bitiriyor. Tıpkı
serada yetişen hormonlu gıdalar gibi, parlak, ayartıcı,
çekici, ama zehirleyici ve kanserojen. Hemen “yetişen”,
hemen “özgürleşen”, “yaşayan”, bir çırpıda “mutlu olan”
ve sönen yaşamlar. Gençliğin bu kadar yaşama
yabancılaşmasını, hemen yaşam mücadelesinin henüz
baharındayken “Sönmesi”ni nasıl açıklayacağız başka?
Kadın bütün bu gerçeklerin neresindedir? Neden
tanımlanamıyor? Bütün çarpık kurulmuş diyalektik
ikilemlerin ana hücresi ve kökeni olarak kadın-erkek
ikilemini ele aldığımızda, sorunun kaynağına daha
yakınlaşmış oluyoruz. Bu diyalektik ikilemin yanlış bir
şekilde bir felsefeye dönüştürülerek köklü bir zihniyet
ve paradigma haline gelişi herhalde Grek uygarlığının
sentez gücündedir. Özellikle kadın söz konusu olduğunda
kapsamlı kötü bir metafiziğin konusudur artık. “Kadın
ruh ilkesinden yoksundur.”, “tek üreme ilkesinin erkek
olduğu”, yine “türden ilk sapmanın, erkek yerine bir
dişinin doğması” olduğu hatta kadınların “sosyal
homojenlik ilkesine tehdit” oluşturdukları, “erkeğin
erkeği meydana getirdiği” gibi kapsamlı
teorikleştirmeler bu sürecin Aristo ve Platon gibi büyük
filozoflarına aittir. Kapitalist modernitenin ve onunla
seyreden batı eksenli pozitivist paradigmanın kendisini
Grek uygarlığına dayandırması boşuna değildir. Elbette
Doğuda kadın-erkek ikilemi iktidar konusu yapılmamış
değildir. İktidarın erkek egemenlikli gelişiminin ilk
örnekleri ve ana şekli Sümerlerde bütün çıplaklığıyla
okunabilmektedir. Burada erkek egemenlikli sistemle ana
kadın eksenli toplumsal boğuşmanın da, trajik
yenilgilerin de izlerini sürmek, tüyler ürpertici kadın
köleliğinin ve düşmanlığının toplumsal sonuçlarını
görmek mümkündür. Fakat burada vurgulamak istenilen şey
şu; erkek egemenlikli iktidarcı uygarlık Batıya kaydıkça
insan bilincine ve ruhuna biraz daha derine kazınan
köleliğin kadın-erkek ikilemi etrafında nasıl toplumu
yutacak denli bir örgüye, felsefe ve bilim adına nasıl
sistemleştirilerek adeta bir hakikate dönüştürüldüğüdür.
Kendisini tek hakikat ve mutlak yerine koyacak denli
büyümüş, kişilik ve sistem kazanmıştır egemen erkek ve
aklı. Artık kendisini evrenselleştirmiştir. Kadının,
kadın şahsında yaşamın ve yaşamla birlikte toplumun
sadece teslim alınması değil, parçalanarak, lime-lime
edilip bütünselliğinden, anlam ve hakikat kurma gücünden
yoksunlaştırılarak, her bir zerresi donanımsız bir
şekilde yutulabilecek hale getirilmesidir. Her şey,
herkes birbiriyle ve kendi kendisiyle çatıştırılır,
savaştırılır hale getirilmektedir. En temelde de kadının
yaşamla savaştırılmasıdır. Yaşam bütünüyle egemen
erkeğin ben-merkezci, kurnaz hileleriyle tepeden-tırnağa
savaş tarzında kadına-topluma karşı kurulmuştur.
Diyalektik ikilem ve çelişki özünde varoluşun bir
kaynağı, kanunu veya doğasıdır. Fakat kapitalizmde
pozitivist modernist paradigma ile birlikte bütün
diyalektik ikilemler, başta da kadın-erkek ikilemi
cehennemsi, mahşeri anlamsız bir savaş ve çatışma
içerisinde boğdurulur. Yaşam tam bir savaş haline
dönüşür. Özellikle kadın için yaşam donanımsız,
savunmasız, yitik ve bütün yaşam değerleri gasp edilerek
içerisine çekildiği bir savaş alanına dönüşmüştür.
Kadının bu erkek egemenlikli akıl ve sistem içerisindeki
konumu daha trajiktir. Erkek egemenliğinin sınırsız kar
aracı, metası ve olumlayıcısıdır. Kadın en fazla onun
karşısında direniş halindeyken, onunla en fazla
boğuşurken, aslında kendi hakikatini karşıdakinin
yöntemleri ve araçlarıyla vurmaktadır. En fazla
özgürleştiğini düşündüğü nokta; aslında kendi
doğasından, varoluş diyalektiğinden en fazla uzaklaştığı
nokta olmaktadır. Yanılsamanın en büyüğünü kadın
yaşamaktadır. En fazla erkeği reddettiği yerde, en fazla
onu içselleştirme ve yaşatma; ondan en fazla koptuğunu
düşündüğü yerde, ona en fazla benzeşme olmaktadır. Kadın
bu durumda en fazla kendisini vuran, kendisini ezen ve
güçsüzleştiren bir gerçekliğe dönüşmektedir. Erkekle
yaşamasına, ilişkilenmesine de gerek yoktur; kendi
kendisinin egemen erkeğidir zaten artık. Bunun ne kadar
ezici, saptırıcı ve güçsüzleştirici bir şey olduğunu
anlamak, fark etmek bile çok zor. Adorno bunu çarpıcı
bir şekilde tespit etmektedir; diyor ki, “Dişil kişilik,
tahakkümün bir negatif kopyasıdır. Ama bu yüzden de aynı
ölçüde kötüdür. Kanadığında kendini bir yara gibi
hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için
kendini bir çiçek olarak gören kadından daha çok şey
biliyordur kendi hakkında.” Erkeğin ve kadının konumu
kapitalist modernitede en çirkin, en vahşi ve çaplık dev
bir buzdağını andırıyor. Toplumsal kuruluş kendisini
iktidarcı ve cinsiyetçi biçimlerde gün-gün bu ilişki ve
çelişkinin gelişiminde yeniden gerçekleştiriyor.
“Kadınlaştırma” politikasının bütün topluma
yaygınlaştırılması ataerkil sistemin temelini
oluşturmaktadır.
Kadın gerçekliğinin kapitalizmde kendisini varetme ve
yaşam tarzı kapsamlı çözümlemelere ihtiyaç duymaktadır.
Önderlik “Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum
doğası aydınlanmamış olarak kalacaktır” diyor.
Önderliğin “toplumsal doğanın hem fizik hem de anlam
olarak en geniş bölümünü teşkil ettiği”ni söylediği
kadını bütün doğası, toplumsallığı ve tarihselliği
içerisinde aydınlatılması başlı başına güçlü
sosyal-bilimsel çalışmalarını, kapsamlı mücadele
perspektifini ve kadının toplumsallığının yapısallık
kazanmasını gerektiriyor. Bunun kadın özgürlük
mücadelesi açısından yeni bir eşiği ve aşamayı teşkil
ettiği ortada. Pozitivizmin bu anlamda kadın bilincinde,
yaşam felsefesinde ve mücadele anlayışında yarattığı
tahribatları, özgürlük anlayışı ve toplumsal perspektifi
apayrı, yeni ve kesinlikle giderek kendisini yöntem
alanında da klasik sosyal bilimlerden ayrıştıracak
alternatif bir sosyal-bilim disiplini olarak gelişecek
görünüyor.
Önderliğin Demokratik Manifesto dörtlüğü bütün bu
umutsuzluk, parçalılık ve çözümsüzlük yaratan egemen
paradigmaya karşı güçlü bir demokratik bilinç ve yaşam
arayışı ve çözüm ufkunu ortaya koymaktadır. Felsefik-edebi
ve teorik örgüyle en karmaşık, anlaşılması güç yöntem
sorunlarından, sosyal-bilim çözümlemeleri, “Özgürlük
Sosyolojisi” kapsamında özgürlük, hakikat çarpıcı bir
anlatımla tarihsel-toplum zeminlerine oturtulmaktadır.
Hem çok kapsamlı bir yöntem eleştirisi, ama aynı zamanda
başından sona kadar soyut-somut, evrensel-tikel,
toplum-doğa-evren, tarihsellik-güncellik, evrensel
zeka-toplumsal akıl ile insan aklı gibi oldukça kapsamlı
ikilemler esnek bir şekilde diyalektik bir içiçelik ve
bütünsellik içerisinde bir ağ gibi birbirine
bağlanmaktadır. Evrenden toplumsal doğaya, kadına,
erkeğe, çocuğa bütün varoluşları bir varlıkmışçasına,
hepsini organik bir şekilde birbiriyle yeniden
buluşturan, “evrensel hakikat” olarak yaşamı, bilinci ve
varoluşu yeniden kendi sadeliğine çeken, herkesin
katılabileceği, kendisini büyük bir heyecanla içerisinde
duyumsayabileceği bir anlatım. Yüz binlerce yıl
öncesinin yaşamın ve toplumsal tarihin bizden çok uzak
bir yerde çakılıp kalmadığı, toplumsal bir damar halinde
günümüze uzanan, günümüz toplumunda ve bizzat insanın
içinde akan, cereyan eden, kendisini her an üreten, çok
canlı-coşkulu ve heyecanlı bir hakikate dönüşmektedir.
Hakikatin iktidar değil, özgürlük olduğu gerçekliği
burada bütün çarpıcılığı ve sadeliği içerisinde ortaya
konulmaktadır. Bu kadar yakın, bu kadar sade ve bu kadar
canlı bir hakikat olabilir mi? Kadın bu kadar hakikatin,
anlam gücünün ve potansiyelinin kendisi olabilir mi?
Dönüp baksan, evrenle konuşabilecekmişsin gibi, tarihle
kucaklaşacakmışsın gibi, toplumsallıkta bir ağaç gibi
kök salacakmışsın gibi canlı bir anlatım. Hakikatin söz,
can ve ruh kazanması, his ve bilinç oluşturması burada
felsefik-bilimsel bir zemine oturtulmaktadır. Özellikle
Ortadoğu kadını açısından üstü örtülen,
sessizleştirilen, kaybolan ve yitirilen hakikat, burada
adeta bir yaşam çığlığına dönüşüyor. Güç oluşturuyor,
bilinç ve ruh kazandırıyor.