KADIN VE EKOLOJİ...
Gulan Botan
İnsanlık tarihini, canlılığı ve canlı akışkanlığıyla yazar. Bu
canlılığın ve akışkanlığın bir kısmını gözle görürüz bir kısmı
ise evrimlerle gerçekleştiği için çıplak gözlerle göremeyiz. Ama
yaşamın akan canlılığı kendi akışkanlığında büyük bir anlam
taşır. Aynen kadının bedeninde gerçekleşen canlı akış gibidir.
Canlılığın durması canlı akışını yitirmesi, büyük yaşam ve tarih
aksaklıklarına, yanlışlıklarına tanıklık etmiştir. Toplumların
canlı akışından, doğal akışından kopuk gelişen süreçler hem
toplumda hem de çevresinde büyük tahriplere neden olmaktadır.
Özünden kopuk gelişmeler özü koruyamadığı gibi insanlık tarihine
büyük, kara lekeler de bırakmaktadır. Bu canlılığını kaybeden
sakat akışın içinde kadının özgürlükten koparılışıyla birçok
güzelliğini yitiren toplumu görmekteyiz.
Dengesiz gelişmeler hiçbir zaman özü korumaya yetmemiş eksik,
dar olduğu kadar yıkıcı da olmuştur. Kadının biçimsel sunumu
toplumun öz yitimine neden olmuştur. Kandının bedeninde
gerçekleşen sürekli canlı akışı suni bir akışa dönüştürmek
istemiştir kapitalist sistemler. İnsanlık tarihinin özünde
dengeli gelişim demokratik bir toplum yaşamına yol açmıştır. Bu
dengeli yaşam özünde doğa dinine inanış ve özgürlükçü, ekolojik
bir yaşamı da beraberinde getirmektedir. Ama kendi özünden kopuk
biçimsel gelişimler kadın ve doğa üzerinde büyük yıkım ve
acılara yol açtığı gibi toplumu büyük çıkmazlara da
sürüklemiştir. Kapitalist sistemlerde öz kendini biçimden
kurtaramamıştır. Ama kaos aralığı ve yaşanan parçalanma yeni bir
inşa için hazır harç durumunu da arz etmektedir. Bu kaos
aralığında gerçekleşecek özlü bir çabayla kalıcı yaşamın
etrafında demokratik bir yaşam sistemi de doğabilir.
Ama yeninin oluşması için de eskinin dağılması bir zorunluluk
olarak karşımıza çıkmaktadır. O nedenle belleğimize,
düşüncelerimizin her bir tanesine nüfus eden benmerkezci
zihniyetin çözülmesi kaçınılmaz bir görev olarak karşımıza
çıkmaktadır. Mesela mevcut sistemlerin ortak sonuçlarından biri
olan işsizlik, birçok olumsuzluğun yanında özünde toplumsal
olmaktan çıkma durumunu ifade etmektedir. Bu ekolojik
dengesizlik olduğu kadar toplumu iflasla yüz yüze getiren bir
gerçeklik olarak da karşımıza çıkar. Kadının ruhsal ve bedensel
alanlarında başlayan toplumsal bozukluklar yaşamın
dengesizliğini de beraberinde getiriyor. İnsanların arasında
oluşan yabancılık uçurumları insan ve doğa arasında da büyür.
Bütün toplumsal kaosların bir sonucu da çevre kirlenmesi,
tahribi artık yaşanan kaosun çevreyi bir kirli katman olarak
sardığını da kanıtlamış durumdadır. Suların ve havanın
kirlenmesi, türlerin gün be gün yok olmayla yüz yüze kalması
bozulan toplum ve ekolojinin birer yansımasıdır. Bu toplumla
doğa arasında oluşan uçurumların yaşamdaki yankılarından sadece
görülenlerinden birkaç tanesidir. Aşırı nüfusun patlaması,
toplum-doğa arası oluşan uçurumlarda dinozorlaşmayla yüz yüze
kalan toplumun çıkmazını bu dengesizliğin sonucu olarak görmemiz
gerekmektedir. Kadın bedeninde sınırsız sermaye sisteminin
çoğalan insan sayısında değersizleşen insanı görmek kaçınılmaz
bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorunu derinleştiren
kapitalizmin nüfus politikası gün ve zamanın her aralığını insan
değerini düşürmeye harcamaktadır. Kapitalizmin değersizleşen
insan politikası yaşam buldukça nüfus patlaması bir sorun ve
kaosu büyüten bir özelik olarak yeniden karşımıza çıkacaktır.
Gün geçtikçe gözlerimizin önüne açık bir şekilde serilen kadın
üzerindeki baskı ve istismarlar toplumsal bir soruna
dönüşmektedir. Kızını öldürmek zorunda kalan bir babanın
çıkmazında toplumun sürüldüğü kör kuyular karanlık bir gece gibi
üstümüze gelmektedir. Kadında aslında çözümlenen, kirli bir ayna
olarak karşımıza çıkan sistemin kendisi oluyor, bu da yavaş
yavaş sistem ve toplum çözülmesine yol açıyor. Ahlaksızlaşan
kadın, ahlakını yitiren bir toplum ve çevre yaratmaktadır. Her
dakika tüketilen ahlak, zincirini koparmış birey, bireyciliğe ve
toplumsal manevi değerlerin tahribine yol açmaktadır. Çünkü
ahlakını yitiren bir toplum özünden çıkmış biçimsel bir toplum
gerçekliğini ortaya koymaktadır. Önderliğimizin de belirttiği
gibi “Zihniyet savaşımı moral değerlerle birlikte olmalıdır.
Moral, ahlak zihniyetle birlikte kazanılmadıkça, sonuç alma
kuşkulu ve geçici olur. Sistemin muazzam ahlaksızlaştırıcı
gerçeği göz önüne alınarak topluma gerekli ve yeterli etik ve
ahlaki davranışlar, kişilikler ve kurumlar da temsilini
bulmalıdır. Kaosla etik ve ahlaktan yoksun bir karşılaşma, birey
ve toplumun yutulmasıyla sonuçlanabilir. Ahlak toplumsal
geleneği asla göz ardı etmeden, onunla uyumlu yeni toplum
etiğini eklemelidir. Demokratik ve ekolojik toplumun
gerçekleştirilmesinde rol oynayabilecek politik kurumlar olarak
partiler, seçimler, meclisler, yerel yönetimler sorunu içerik ve
biçimde araçsal çözümünü bulmalıdır.” Yaşamın yeniden örülmesi
büyük yaratımlar ve savaşlar gerektirmektedir. Çünkü yaşamın her
alanı yeniden örülme, hissetmeyle birlikte renk beklemektedir.
Sistemin çıkmazında çoğalan toplumsal-halksal sorunların
çözümünde bilim ve teknolojinin de rolü olabilir ama bu esasta
demokratik ve ekolojik bir toplumla sağlanabilir.
Özünde demokrasi kapitalizmin sağladığı aşırı kar hırsına da,
bireysel kurumsal tembelliği kabul etmediği gibi sorumsuzluğa da
yer vermez. Çünkü demokratik toplum özünde eylemi yani dili olan
toplumu ifade ettiği gibi doğayla yaşam ahengini yakalaması
anlamına gelmektedir. Duyarlı bir kadın duyarlı bir toplum ve
doğayla eş anlamdadır. Bunların gerçekleşmesi iradesine kavuşan
kadın ve toplumun ana yollarından geçmektedir. Esasta demokrasi
eyleme geçen halk gerçekliğini anlatır, bu anlamda eyleme
geçmeyen halk demokratikleşemediği gibi ekolojik-dengeyi de
bozmaktadır. Yüreği ve vicdanıyla kendi ahlaksal değerleriyle
eylemini ortaya çıkaramayan halk özünden uzaklaşmıştır. Bu
anlamda halk ne kadar örgütlüyse ne kadar eylemi varsa
demokrasiye ve özgür, ekolojik bir topluma o kadar yakın olur.
Toplumun ve kadının kopup gelen eylemler, pozitif eylem tarzına
dayalı olacağından eylemleri de kazanımcı ve pozitif olacaktır.
Günümüzde kadın birçok yerde bozulan toplum ve ekolojik
dengesizliği sanki kendi doğalığıymış gibi kabul görmektedir.
Toplum ve doğada yaşanan bu denli insanı insanlıktan çıkaran
paradigmayı doğal bir yaşam akışı gibi görmeye alışmıştır. Oysa
kadının gerçek özünden çıkarılıp kadınlaştırılması toplumun
kadınlaştırılmasıyla paralel gelişim göstermektedir. Bu konuda
Hitler “Halklar kadın gibidir” sözleri yaşam gerçeğinin
bağrından yükseldiği için günümüze kadar da can alıcılığını
korumaktadır. Toplum ve kadının birbirini etkileyen bu gelişimi
karşısında kapitalist sistemler, hiçbir soy ve sınıfı, ulusu
böyle ince detaylı bir biçimde köleliğe tabi tutmadığı açık bir
şekilde ortaya çıkmaktadır. Kadının ayaklanırken her yönlü bir
savaşla yüz yüze kalması bir günlük kölelikten gelmiyor. Kadının
tüm sistemlerde yaşadığı kölelik, hiyerarşik ve devletçi iktidar
anlayışıyla bağlantılıdır. Bu zihniyet aynı zamanda insanı da
doğadan uzaklaştıran sistemin temellerini oluşturur. Bu anlamda
toplumun ve kadının birbirini etkileyen gelişim sisteminde
erkeğin köleliği kadının köleliğinden sonra gelmektedir.
Yıllarca kadın köleliğinin biyolojik yapısıyla açıklanması
sistemlerin içinde oluşan yalanın derinliğini ortaya koyar.
Çünkü kadın her ay bedenide gerçekleşen döngüyle yeniye kapı
aralar. Bu anlamda birçok güzel işten kadın işleridir diye
uzaklaştırılmışızdır. Sistemlerin ördüğü utanç duvarlarında
toplum ve doğa rengini yitirmektedir. Çoğumuzun belleğine de
kadın bir utanç olgusu olarak yer almaktadır. Utanç kaynağına
dönüşen kadının varlığında ise genç kadınlar sürekli hor
görülmüştür. Bu topluma verilen yanlış zihniyettin yarattığı
sahiplik duygusu kadının bedeninden topraklara akmaktadır.
Kadında somutlaştırılan mülkiyet ve kölelik toplumun her
hücresine dağılmıştır. Bu anlamda topumun her katmanına her
bireye davranış ve yapısına mülkiyetçi ve köleci her duygu,
düşünce yerleşmiştir. Kapitalist sistemler bundan hareketle
toplumun her alanında her tür hiyerarşik ve devletçi
yapılanmasına zemin bulmaktadır.
Özünde toplumun kadının biyolojisiyle yaşam bulduğunu hatta
yaratıcı öğe olduğunu, biyoloji bilimi her geçen gün kanıtlarını
çoğaltmaktadır. Kadının biyolojisi doğaya yakın olduğundan canlı
ve akışkandır. Yaratımda etkileyici olan kendine has biyolojik
yapısı değişip-dönüşen doğanın ahenginde gelişmektedir. Günah ve
suç olarak görülen aylık döngü aslında yaşam akıntısının
tamamlayıcı bir yanı olmaktadır. Doğanın birçok gizemli ve
yaratıcı yanı kadının bedeninde akış bulmaktadır. Doğa ve toplum
ahenginin en güçlü halkalarından ve bağlarından biridir kadın.
Kadın da doğa gibi her değişimin sancılarını bedeninde yaşar ve
duygularında ayaklanan rüzgarlar doğaya da yansır. Nasıl ki her
rüzgarın hangi tohumu taşıdığını ya da yeniliği taşıdığını
göremiyorsak, kadının bedeninde yeniliğe kapı açan değişimleri
de çok rahat bir şekilde çıplak gözle göremeyiz. Ama ruhunda
hemen her ay yeniden bedenide gerçekleşen depremlerle yeniye
kapı aralar. Tüm bunlar bize kadının bedeninde gerçekleşen
değişimlerin utanç değil bir doğal döngü olarak algılamamız
gerektiğini gösteriyor. Kadın çağlardır üstüne örtülen ağları
yakmalı, güvenle kendi öz benliğine yönelebilmelidir. Bu kadının
olduğu kadar toplumun doğal dengesine kavuşması için de
gereklidir. Kadındaki duygusal zeka yaşamdan kopmayan bir
bağdır. Bu nedenle toplumun özgürlüğüne gönül vermiş her insanın
kadın özgürlüğüne yönelirken, savaşların en kızgın ve çetin
olanıyla karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Kadına kazanımcı
yaklaşım kültürel devrime kazanımcı yaklaşmakla eş değerde
olacaktır. Biz yaşamı kucakladığımız her alanda yeniden
yaratılan kadını kucaklayacağız.
Kadının yaşadığı çıkmaz, kaos toplumun içinde bulunduğu girdabı
ifade eder. Gün geçtikçe derinleşen ekolojik krizin kökenleri
kadının özünde yitimler yaşandığı yerdedir, uygarlık denen
canavarın başlangıç noktasında yatmaktadır. Kendi özünden
uzaklaşan kadın kendi özünden uzaklaşan toplum ve doğayla
yabancılaşma anlamına da gelen bir uzaklaşmadır. Toplumun özünde
ekolojik bir yapılanma yatmaktadır. Yaşamın canlı akışı toplumun
canlı akışına benzemektedir. Bu gerekliliğin kendisi doğayla
toplumun kopmaz ilişkisini gözlerimizin önüne sermektedir. Onun
için insan türü rastgele yaşayamayacağı gibi ancak evrim
zincirinin gereklerine bağlı kaldıkça yaşam şansı bulacağı
açıktır. Aksi halde doğa olduğu kadar insanlık da yok olma
tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır. Doğa ve toplumun birbirini
tamamlayacağı ve birliğin gücünü ortaya çıkaracağı bağlar
güçlendirilmelidir. Kapitalizmin yaratığı uçurumlar insanlığın
kapılarını cehenneme aralasa da demokratik ve ekolojik toplum
gerçekliği karşısında yıkılmak zorunda kalacaktır.
Hâkimiyetini güçlendirmek için sistemlerin yüzüne taktığı
şatafatlı maske zihinsel bir çöküşle erimektedir. İktidarın
oluşturduğu soğuk zihniyet doğayla toplum arasına soğuk duvarlar
örmüştür. Çünkü toplumu var eden doğa-toplum arası komünal bağ
ret edilmiştir. Toplum ve doğa arası birbirini tamamlayan
hususlar vardır ki bu kör sistemler tarafından görülmemektedir.
Dinlerin iktidarı besleyen yanı, tanrılaşan insandan kaynağını
almaktadır. İnsanları kategorilere bölüp tanrı-kul, alt-üst
bölümlerine ayırır. Bu anlamda doğa tanrının hizmetine verilmiş
kurbanlık bir koyun gibi görülmektedir. Doğaya düşüncesizce
saldırıların temelinde bu kör inançlar yatmaktadır. Bu kör
inançların gölgesinde insan annesine yabancılaştı, insanlık
doğaya yabancılaştı bu anti-doğasal yaklaşımlar toplumsal ve
ekolojik sorunların güçlü temellerini oluşturmaktadır. Dini kör
inançlar, kadını günah keçisi, doğayı insan hizmetine verilmiş
bir köle olarak algılamayı doğurmaktadır. Bu kör inançlar
yaşamın canlı akışını yani doğanın bağrında yatan güzellikleri
görmeden bizi katil durumuna düşürmektedir. Bu bizi kendimizden
uzaklaştırdığı gibi kendimize ve doğaya karşı da yabancılaşmayı
doğurmaktadır.
Bu zihniyet yapısı insanı kendisinden uzaklaştırmakla kalmıyor
kapitalist sisteme körü körüne bir bağlanmayı da getiriyor.
İnsan belleğindeki doğru doğa bağını kesip onunla doğa arasında
uçurumlar yaratarak yabancılaştırmaktadır. Bir sistemin insanla
hayvanı böylesine birbirine kırdırtması, özünde doğadan da
yabancılaşmayı doğurmaktadır. Bu kör zihniyet ve bakış açısı
ortaçağda bırakılması gereken bir zihniyettir. Sistemlere karşı
halkaların yani toplumların yaşadığı körlük bu zihniyet
yapılanmasından kaynağını almaktadır. Rönesansın büyüklüğünü
teşkil eden neden yeniden doğayla bir zihniyet bağının kurulması
olmaktadır. Biliniyor ki Rönesans zihniyet devrimini doğanın
canlılığı, üretkenliği, kutsallığı üzerinden geliştirdi. Değerli
çalışmalar olarak ele alınan Naturel çalışmalar esasında doğal
çalışmalardır. Sanat ve doğanın güzelliği doğanın yaratıcılığını
gören bir zihniyetle ele alındı. Bilimsel yaklaşım ise bu bakış
açısının güçlenmesine yardımcı oldu. İnsan özünü biçimde
boğmadan doğayla bağını sağlamayı temel görevlerinden saydığı
için büyüklüğü barındırmaktadır. Yeniçağ, esasında zihniyet
gerçekliğinde yatan değişikliktir. Kör zihniyet yapılanması hem
insan üzerinde hem doğa üzerinde her türlü köleliği kendine
doğal bir hak belledi. Sonuçta toplumsal ve doğal krizi bir
çıkmaz sorun halini aldı. İnsan zihniyetinde, ahlakında yaşanan
yıkımlar yankısını ivmeli bir şekilde kirlenen doğada buldu.
Bu anlamda eylemselliğiyle baş gösterecek olan demokratik,
özgürlükçü toplum sisteminde bilim ve tekniğin oynayacağı rol
ekolojiktir. Ekolojinin kendisi özünde toplumun çevresiyle
ilişkisini inceleyen bir bilim olmaktadır. İlkel toplumda
doğayla bağ çocuk-ana bağı gibidir. Doğayı da kendi çocuğu,
kendisi gibi canlı görmektedir. Zihniyetini doğal toplumdan alan
ilke ise doğa dini, toplum dinidir ilkesi olmaktadır. Bu
zihniyet yapılanmasını destekleyen felsefe insanı kendi farkın
varan doğa olarak tanımlar. Bu bağlamda ele alınan doğal gelişim
birçok yalanı da ortaya çıkarmaktadır. Kutsal saydığımız
dinlerin ve kör zihniyetlerin günah ve kirlilik olarak
belleğimize yerleştirdiği kadın biyolojisi aslında toplumun
durmadan akan canlılığının kendisidir. Kadının doğallığında
doğaya yakınlık vardır. Doğanın canlı akışına, kadının öz
benliğine bizi yabancı düşüren zihniyetlerin koca bir aldatmaca
olduğu ortadadır. Bütün bunların yanında yine de belirtmek
gerekiyor ne tek başına toplumun gelişimi ne de doğayı kurumak
bir anlam ifade etmez. Demokratik ve ekolojik bir yapılanmaya
soyunan bir toplum aynı zamanda ekolojik bir ahlaki dönüşümü de
gündemine almak zorundadır. Kapitalizmin beynimizde ve
vicdanımızda yarattığı körlüğü ancak böyle aşabiliriz.
Önderliğimiz bu konuda “En büyük yurtseverlik ağaçlandırmak ve
ormanlaştırmaktan geçer sloganı, herhalde en değerli
sloganlardan biri olacaktır demektedir.” Bu aslında yurtseverlik
ve doğalcılığın birbirine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor.
Yeni demokratik ve ekolojik toplumda, ekolojik bilinç temel
ideolojik bilinç anlamına kavuşacaktır. Ekolojik bilinç toplumu
oluşturmanın temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır.
Demokrasi ve sosyalizm mücadelemiz de ancak kadın kurtuluşu
özgürlüğü ve çevrenin kurtuluşu esas alındığında bir bütünlük
bir anlam kazanabilir.
|