DEĞERLENDİRMELER
Hakikati Doğru Tanımlamak Gerçek Çözüm Perspektifi Olmaktadır

PAJK Koordinasyon üyesi
Ruşen Bezar

Savaş sürecinin gelişim hızı, geliştirilen bütün egemenlikli-devletçi çözüm yol ve yöntemlerinin hızla tükenmesi ve yarattığı sonuçlar, özünde Türk devleti açısından tam bir tıkanmayı ve aşınmayı ifade etmektedir. Özellikle Ergenekon davası ile birlikte oluşturulan yeni AKP-Ordu uzlaşması ve özellikle ordu içerisinde yeni kadrolaşmaların oluşturulmasıyla iktidarı ele geçiren yeni ekiple Uluslar arası Komplo, çok daha derinden ABD eksenine kaymış bulunmaktadır. Ordu AKP'yi milliyetçi çizgiye çekmekten ziyade, ordunun ve AKP’nin kendisi hiç olmadığı kadar ABD çizgisine çekilmiş bulunmaktadır. İmha ve inkar savaşında ısrar, Türk devleti açısından akıl almaz bir şekilde ve hızla yaşam ve çözüm perspektifini ve iradesini yitirmek anlamına gelmektedir. Savaşın bu kadar çığırından çıkmış bir şekilde dayatılması, çözüm gücünün ve iradesinin olmayışındandır; yoksa tersi değil kuşkusuz. 12 Eylül faşist darbe gerçekliği, onun gerekçesi ve nedenleriyle birlikte başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarının buna karşı direniş gerçekliği de hala bütün canlılığı ile ayaktadır. 1 Eylül Dünya Barış Gününü özünde 12 Eylül’ü yaratan ve yaşatan gerçeklerle karşılıyoruz. Bunun anlamı barış-savaş ikileminde koskocaman bir uçurumun ve çelişkinin halkların yaşamına ve geleceğine dayatılmasıdır. Savaş kliğinde sadece ekip, el değişiyor; fakat mantık ve dayatılan vahşetli ve teslimiyetli, onursuz yaşam aynıdır. Önderliğimize uygulanan en ince işkenceden tutalım, sadece 12 Eylül sürecinde uygulanan zorla saç kazıtma gibi kaba baskı ve tecrit özünde halkımıza ve direniş geleneğine yapılan bir gönderme ve tehdit olmaktadır. 12 Eylül bütün çıplaklığıyla yaşamın her anında ve her yerinde hakimdir. Bu gerçekliğin öyle sorumlularının hukuk yoluyla cezalandırılmasıyla aşılamayacağı; özünde tam bir egemenlik sistemi olarak dayatıldığı daha iyi anlaşılıyor.
Bunun Ortadoğu açısından önümüzdeki yılların kaosun daha da derinleşeceği, halkların, etnik yapıların, mezheplerin çok daha fazla birbirine kırdırılacağı, daha fazla kanın akacağı yıllar anlamına geldiği ortada. Kaos kendi içerisinde birçok olasılıkları barındırmaktadır; fakat mevcut durumda yükselen eğilim kaosu adeta kendisi için bir egemenlik sistemi ve yöntemi haline getiren dünya hegemonyası ABD'nin sürece ve bölge konjonktürüne müdahalesi olmaktadır. Mevcut bütün bölgesel rejimler ve sorunları çözüm yöntemleri buna hizmet eder konuma getirilmiştir. Dolayısıyla ABD hegemonyasının “Yeni Dünya Düzeni” veya “Büyük Ortadoğu Projesi” tam bir kaos, kan ve gözyaşı olarak köklü bir çıkmaz ve belirsizlik sürecine girmiş bulunmaktadır. Ortada öyle ciddi bir bölgesel ve ulusal duruş bulunmamaktadır. ABD hegemonyası karşısında Asya, Rusya merkezli bir direncin gelişeceği anlaşılıyor. Bunun kaosu daha da derinleştireceği açıktır.
Ortadoğu kendi kimliğinden ve tarihinden uzak, dışarıdan ithal edilen çözüm yöntemlerine adeta esir ve felçli konumdadır. Bunun bir başka anlamı; ABD’nin Ortadoğu rejimlerini “demokratikleştirme” planının sonuç alamadığı ve özünde sistem yenilemesine veya reformuna gidemediğidir. ABD’nin bu gücü yoktur; bu kadar tekli ve kendi merkezli büyümeyi ve hegemonyayı mevcut evrensel konjonktür de kabul etmemektedir. ABD bu anlamda yarım yüzyıllık hegemonyasının son, ince ve ama aynı zamanda son derece tehlikeli sınırlarına gelmiş bulunmaktadır. Kaos yönetimi öyle sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Burası Ortadoğu nihayetinde!
ABD kendi yarattığı egemenlik sisteminin çatlakları ve çelişkileri ile yüz yüze bulunmaktadır. Bunun öyle kısa sürede aşılamayacağı, yeni dengelerin ve istikrarın ortaya çıkamayacağı tartışma götürmez bir gerçeklik. Yarım yüzyıldır dünya egemenlik dengelerinde soğutulan savaş, şimdi bütün yakıcılığı ve yıkıcılığı ile özellikle Ortadoğu şahsında yeniden ısıtılmaktadır. 1. Eylül Dünya Barış Günü bu anlamda nasıl ki, ABD’nin dünya egemenlik sürecinin önünü açmışsa, şimdi de bunun son safhasında sonuçlarının en kanlı, kaoslu sürecin başlangıç noktası gibi durmaktadır.
Bunun halklar açısından suni egemenlikli güç dengelerine dayalı değil de, tarihsel-toplumsal temelleri güçlü atılmış olan ve özünde Ortadoğu kimliğini tanımlayan bir aradalığı yaratabilecek bir barış savaşının da önünü açtığı bir gerçektir. Bunun başlı başına bir aydınlanma ve zihniyet savaşı olacağını şimdiden görmek mümkün. Hakikati bütün tarihselliği ve toplumsallığı içerisinde doğru tanımlamak, doğru söylemek ve gereklerini hızlı yapmak tarihin akışını kendi mecrasına kanalize edecek gerçek çözüm perspektifi olmaktadır. Bunun tarihsel hafızası, bilinci hiçbir bölgede olmadığı kadar Ortadoğu’da güçlüdür. Günümüzü konuşuyoruz, fakat tarih yapıyoruz. Tarihin kökleri üzerinde, bütün canlılığı ve gücüyle aktığı bu coğrafyada döne döne ilk gerçeklere, yaratılan geleneklere ve kutsallıklara yönümüzü veriyoruz. Bütün bölme-parçalama-çatışma dayatmalarına karşı bütünsel, birbirinden koparılamayan tarih, bir topak halinde çok derin ve köklü bir toplumsal bilinç ve yaşam biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sürüklenmek istendiğimiz kaoslu, savaşlı yaşama karşı, kendi öz savaşını, bunun anlam ve yaşam biçimini yaratacak bir sürece giriyoruz. Meşru savunmanın zihniyet gücünden, özgür yaşamla bağlarından bahsediyoruz. Önderlik buna “Gül teorisi” diyor. Kendini gül haline getirmek, bunun zihniyet savaşımı, örgütlülük ve özgürlük duruşuyla bağlarını kurmaktan geçiyor. Özgür yaşam ve bunun meşru savunma savaşıyla bağlarının neredeyse yok sayılmak istendiği, meşru savunma savaşının özgürlükle bağlarının anlamsızlaştırıldığı bir noktaya getirilmek istendiği tasfiyeciliğin dayatıldığı bir süreçte; sadece özgür ve modern gerilla olarak değil, halk olarak da kendi anlam ve yaşam mücadelesini derinleştirmek, örgütlülüğünü yaratmak ve süreklileştirmek en önemli ve net cevap olacaktır. Bu anlamda bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Edi Bese Hamlesinin daha derinleşen ve anlam yaratan, Önderlikle buluşan ve buluşturan, hepimizi halk ve gerilla olarak özgürlük çizgisine çeken safhası da diyebiliriz.
İçerisinden geçtiğimiz bu dönüm noktasını daha derinlikli ele almak ve sürecin ideolojik anlam gücünü yaratmak, bunun savaş ve yaşam gücünü ortaya çıkarmak hiçbir zaman bu kadar yakıcı olmamıştır. Klasik devletçi çözüm perspektiflerinin ve beklentilerinin hem anlayış olarak, hem de yaşam ve savaş biçiminde tam bir anlam yitimi, yılgınlık, ruhsal ve bilinçsel teslimiyet ve kaçış olarak yansıdığı böylesi bir süreçte, kaosun içimize yansıyan yönlerine karşı mücadele, tam bir anlam ve öz-örgütlenme mücadelesi olacaktır. Paradigmal değişimin radikal özü her geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Klasik devrim mantığıyla “barış-anlaşma olacak”, sorun çözülecek herkes evine gidecek gibi, biraz da devletin bu yönlü adım atmasına dönük bir dayatımla sürecin bir nevi sonuçlanacağı mantığı, bunun açık, üstü-örtülü bilinç ve inanç biçimleri eski devletli çözüm anlayışlarının birer yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bir an önce, olmuyorsa savaşla birlikte kendini yaşama-yaşatma, ideolojikleştirilmeyen, bastırılıp-ertelenen yaşam arayışlarının bütün özgürlük-eşitlik ideallerinden boşaltılarak, bayağı ve çirkin bir şekilde ortama dayatılması tam bir faşizm dayatmasıdır. Tasfiyeciliğin içimize sızan bilinç, psikoloji ve yaşam çizgisi bu anlamda özellikle kadın cephesinden bütün özgürlük, anlam ve tutkulardan kopuş, en gelenekselinden bir geriliğin dayatılmasıdır. Liberalizmin her türlü maskeli hali en “sağ-sol” versiyonlarından, en radikal, en özgürlükçü, en muhafazakar, dogmatik, ilkeli görünümüne kadar hepsi özünde bir sistem savrulması olarak ortaya çıkmaktadır.
Önderliğin İmralı gibi bir sistem içerisinde anı anına anlam yaratan özgürlükçü duruş ve direniş çizgisi; her an barışa çağıran, ama öz-meşru savunma çizgisinde de derinleşen, onu zihniyette ve yaşam gücünde her an güçlendiren özgür yaşam tutkusu derinliğine çözümlenmesi gereken bir duruştur. Önderlik 10 yıla yakın İmralı esaret sürecinde özgür yaşamla daha derinlikli tanıştığını söylüyor. Özgür yaşamda ısrarın çok köklü bir zihniyet ve yaşam mücadelesini gerektirdiği ortada. Savaş-barış denkleminde, sonuna kadar savaş, ne için ve nasılı kadar; sonuna kadar barışta ısrar, ama nasıl ve ne için barış gibi soruların köklü bir ideolojik kimlik ve bilinçle ayrıştırılması ve netleştirilmesi özgür yaşam duruşunun özünü oluşturmaktadır. 1 Eylül Dünya Barış Gününü karşılarken, alışılagelmiş dar salon konferansları, seminer veya tartışmaların çerçevesini aşmayan asgari düzeyde sıradan bir etkinliğin süreci karşılamayacağı, barışın hem bir toplumsal bilinç yükseltmesini, hem de çok radikal ve köklü bir mücadeleyi gerekli kıldığını sistemin faşist dayatmalarından anlaşılmaktadır. Barış Meclislerinin daha yaygın bir şekilde oluşturulup geliştirilmesi önemlidir. Bunun özellikle toplumsal ayaklarının örülmesi ve Barışın tam bir siyasal toplumsal hareket olarak geliştirilmesi; halklar arası, mezhepler, etnik yapılar arası iç barışın sağlam örülmesi demokrasi ve barış mücadelesinin temel ayağı olmaktadır. Altı doldurulamayan, zihniyeti ve toplumsal ayakları güçlü örülememiş bir barış hareketinin onca saldırı ve savaş gerçekliği karşısında marjinalleşmemesi, elitleşmemesi ve her türlü saldırılara açık hale gelmemesi düşünülemez.
“Devlet odaklı olmayan, ama kör kaosu da asla uzun süreli yaşam olarak kabul etmeyen” bir barış anlayışının ve örgütlenmesinin derin bir özgür yaşam perspektifi, felsefesini, tutkusunu ve mücadeleci bir duruşu istediği anlaşılıyor. Halklar içi ve halklar arası demokratikleşmenin ve barışın sağlanması, halkların kendi içinde ve birbiriyle ilişkilerde savaş dışı kalmayı tam bir yaşam tarzı olarak başarması derin ve tarihsel-toplumsal bağları güçlü bir meşru öz savunma bilincini gerektirir. Aksi takdirde kör ve anlamsız bir savaşımın yılgınlığında, bıkkınlığında ve öfkesinde halkların her türlü milliyetçi-şoven tahrik ve manipülasyonlara açık hale gelmesi, soykırım politikalarını daha da güçlendirecek, besleyecek bir zemini ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla barış söyleminin bir slogan olmaktan öte, halklar için tek yaşam tercihi ve mücadele gerekçesi haline gelmesi, halklarımızın özgür birlikteliğinin ve yaşamının önünü açacaktır. Barış Meclisleri bir yerde halkların en yaygın, tabandan yükselen özgür yaşam meclisleri olarak özyönetim ve öz savunma organları gibi gelişmek durumundadır. Barışı bir yaşam biçimi haline getirmedikçe; yaşamın vazgeçilmez koşulu olarak görmedikçe; dayatılan kör kaos ve savaş kendi iktidar seçeneklerini ortaya çıkaracak ve kaybeden yine halklarımız olacaktır.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır