|
Zamanın Ruhunu Doğru Okuyalım, Tarihsel Misyonumuzu
Mirasımıza Yakışır Bir Biçimde Oynayalım
|
Tüm siyasal güçler açısından tarih üzerinde belirleyici
önemi çok yoğun bir sürece girdik. ‘Güncel olarak
yaşanan her gelişme hem tarihsel bir geçmişe dayanır hem
de etkiler’. Hangi siyasal güç olursa olsun bu temel
doğrunun bilincinde olduğu ve gereklerini yerine
getirdiği oranda geleceğe kendi lehine yön verir. Bu
anlamda her anın insanlık açısından değeri vardır. Zaman
insan yaşamında kendi başına bir değer olarak anlam
kazanır. Ancak olağan süreçlerde bu doğruyu
hissedebilmek çok büyük tarihsel yaşamayı, tarihsel
bilinç ve yüreğe sahip olmayı gerektirdiğinden herkes bu
gerçeğin bilincine varamaz. Bu gerçeğin bilincinde
olanlar yön verirler tarihe. Tarihsel olmayı ancak onlar
başarır. Ancak bazı süreçler vardır ki tüm güçler
açısından, her bireyi kapsayan bir gerçeklik olarak
kırılma noktaları belirginleşir, tarih yapmada toplumun
her ferdinin duruşu çok daha fazla önem kazanır. İçinden
geçtiğimiz süreci bu tür bir süreç olarak tanımlamak
mümkündür. Önderliğimizin sürekli ilkeli siyaset yapma
uyarısının altında bu tür bir tarihsel süreç
gerçekliğinin yattığını görmek gerekiyor öncelikle.
Nitekim bölgede ve dünyada kaosun temel çelişkileri
güncel olarak da birer kırılma noktası olarak kendisini
her zamankinden daha net dışa vuruyor.
Önderliğimizin zehirlenmesi bu sürecin en yakıcı işareti
olarak ortaya çıkan bir gerçekliktir. Özgür geleceğimize
ne denli kastedildiğinin en açık göstergesidir. Ardından
yaşanan gelişmeler Önderliğimize yaklaşımın Hareketimize
ve halkımıza yaklaşımın göstergesi olduğu tespitinin ne
kadar tarihsel bir doğruyu ifade ettiğini kanıtlarcasına
yoğunlaştı. Şengal katliamı ve Güney Kürdistan’da
yoğunlaşan savaş çok çarpıcı bir gerçekliği ortaya
çıkardı: çelişki ve çatışmalar giderek daha fazla
Kürdistan etrafında yoğunluk kazandı. Aslında sistemsel
krizi göz önünde bulundurursak uluslar arası komplo ile
Ortadoğu’ya en kapsamlı saldırı gerçekleştirilmişti
zaten. Ancak egemen güçler arasındaki çelişki ve denge
durumu tarihsel olmayı, tarihsel değerlendirmeyi
başaramayanlar için bu gerçekliğin kamuflaj edilmesi
rolünü oynuyordu. Komplonun temel hedefi halk özgürlük
mücadelesi olmasına ve Ortadoğu’ya müdahalenin
merkezinde Türkiye yer almasına rağmen uzun bir dönem
Türkiye’de sanki kapitalizmin sistemsel kaosunun
dışındaymış gibi sanal gelişim senaryoları çizildi.
Halka en çok zarar veren, savaştan en büyük çıkar
sağlayan kesimler bu senaryonun sahipleri olarak siyasal
rant da sağlayıp iktidarlarını pekiştirerek sanal bir
demokratik gelişme ve ekonomik refah havasında tuttular
Türkiye’yi. Demokrasi adına hareket eden güçler de
tarihsel doğruları kavramaktan uzak olduğu oranda bu
senaryonun içinde gaflet ve dalalet içinde yaşayıp sanal
özgürlük soluklandılar. Önderliğimiz yine tarihsel
bilinci ve yüreğiyle nefes bile almanın çok büyük bir
mücadele gerektirdiği koşullarda hep en temel
ilkelerimize vurgu yaptı, uzun vadeli tehlikelere dikkat
çekti. Ancak halk adına mücadele edenlerimiz siyaset
yapanlarımız da içinde olmak üzere aslında ABD
öncülüğünde geliştirilen sanal özgürlük havasına çok
büyük bir çoğunluk şu ya da bu düzeyde, şu ya da bu
biçimde kapıldı. Oysa Önderlik bilincimizi ve yüreğimizi
doğru geliştirdiğimiz ve eyleme döktüğümüz oranda
geleceğe hükmettiğimiz temel doğrusunu bizlere
kavratabilmek için binlerce sayfalık çözümlemeler
geliştirdi, ‘Bir Halkı savunmak’ da çok tarihsel,
kapsamlı çözümlemelerle perspektiflerini daha da
yoğunlaştırdı. Özgürlük mücadelelerinin sapmasına yol
açan zihniyet yapılanmasını çok kapsamlı değerlendirdi.
En değme köleliği en büyük özgürlük gibi insanlığa
yutturma başarısında olan sistem sahiplerinin dayandığı
temel diyalektiği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ancak
demokrasi güçleri açısından sanal özgürlük etkisini hiç
de küçümsemememiz gereken bir düzeyde varlığını
sürdürdü, sürdürmektedir. Gelinen aşama, özgürlük ve
demokrasi adına mücadele eden güçler de dahil olmak
üzere bu türden yanılgılarla hareket etmenin artık
felaketle eş anlamlı gelişmelere geri dönüşümü zor bir
biçimde yol açacağı bir aşamadır. Erdoğan’ın ABD ile
ilişkiler konusunda söylediği ‘nereden inceldiyse oradan
kopsun’ sözü –ABD ile ilişkiler konusunda değil ama-
gelinen aşamada bu anlamda gerçeği ifade eden bir
değerlendirmedir. Tüm güçler açısından temel çelişkiler
kırılma noktasına dönüşmeye başlamıştır. Kürdistan’ın bu
çelişki ve çatışmaların merkezi olma özelliği –tarihsel
bir gerçeklik olduğu kadar- çok çarpıcı bir biçimde
güncelleşmiştir. Elbette bu durum tamamen sistemsel
gelişmelerin ulaştığı düzey ile bağlantılıdır. Bu
nedenle güncel siyasal gelişmeler açısından en temel
konu, gelişmeleri temel diyalektiğine bağlı kalarak
değerlendirebilmektir.
Kapitalist sistem kaosunun temel diyalektiğini doğru
tanımlamak bu yönlü yaklaşımın en temel şartıdır. Sistem
krizi ekonomik olmanın çok ötesinde yaşamın tüm
alanlarında yansıyan boyutlarıyla değerlendirilmedikçe
gelişmelerin uzun vadeli sonuçlarını doğru tahlil etmek,
öngörü gücünü yükselterek tarihsel eylem sahibi olmak,
dolayısıyla geleceğe kendi adına yön vermek de mümkün
olmaz. Kapitalist sistem kaosunun temelinde sistem
krizinin yaşamın tüm alanlarına derinliğine nüfuz etmiş
olması yatar. Tüm egemen sistem güçlerinin elbirliği
ederek Önderliğimize karşı tarihin eşi benzeri
görülmemiş saldırısına girişmeleri bu nedenledir.
Dolayısıyla esasta tarihe yön verecek krizler ve
dinamikler sistemsel kırılmaya yol açacak türden
olanlardır. Yansıyan güncel krizlerin çok ötesinde,
geleceği şekillendirecek olan da bu tür kriz
noktalarında hangi gücün ne oranda başarı elde
ettiğidir. Bugün bio-iktidar politikalarının Kürt
toplumunda yol açtığı sonuçların özgür geleceğimizi
askeri operasyonlar ve faili meçhuller, bombalı
saldırılar gibi açık saldırı yöntemlerinden çok daha
fazla tehdit eden, kalıcı sapmalara yol açıyor olması bu
gerçeğe tipik bir örnek oluşturur. Siyaset artık yaşamın
tüm alanlarına nüfuz etmiştir. Sosyal yaşamın kendisi
–bu aslında tarihsel bir doğrudur ve kadın özgürlük
sorununun temel gelişim diyalektiği buna dayanır- en
temel siyaset merkezine dönüşmüştür. Sistem kendisini
ayakta tutabilmek için önce kendi insanını –at gözlü ve
teneke yürekli primatını- şekillendirmeyi her
dönemkinden daha fazla önemser duruma gelmiştir. Tüm
egemen güçler bu açıdan stratejik bir tutum içindeler.
Bir bakıma ideolojik yaklaşımlarını yaşamın tüm
alanlarına yansıtma gayretleri tarihin her döneminde
olduğundan daha yoğun. Tabi bunun en temel şartı da
öncelikle insanlığın var oluş yasasına dayanarak anlam
kazanan sosyalist ideolojinin mümkünse yaşamın hiçbir
aralığına sokulmaması, nefessiz bırakılması,
zehirlenmesi, yok edilmesidir. İmralı, bu misyonla
donatılmış tarihin en yoğunluklu savaş mekânıdır bu
nedenle. Sistemin insanlık değerleri karşısında girdiği
çıkmazın adı, insanlığın –en başta özgürlük adına
hareket edenlerin- kendi değerlerine sahiplenmede
gösterdiği cüceliğin utancı, her şeye rağmen, tarihin
tüm lanetli güçlerine karşı insanlık bilincini ve
yüreğini koruyup geliştirmenin görkemli kutsallığıdır.
Dışarıdaki hiçbir kaba baskı yöntemini, sıcak savaşı
İmralı koşulları ile kıyaslamak hatta daha fazla yer
vermek aslında insan olma diyalektiğinin farkında
olmamakla özdeş anlam taşır. Son süreçte yaşanan
gelişmelerin en tehlikeli boyutunu da bu konu
oluşturuyor. Önderliğin zehirlenmesi yetmiyormuş gibi
hücre içinde hücre cezaları, savunmalarının verilmeyişi,
en basit yaşam hakkının bile saldırı ile karşılanması,
sözde demokrat güçlerin topyekûn suskunluğu ve bizlerin
bu suskunluğu yırtacak adımlar atmada yetersiz
kalışımız, objektif olarak Önderliğe yönelik
saldırıların meşrulaştırılmasına zemin olmaktan
kendimizi kurtaramayışımız. Son dönem gelişmelerinin en
çok üzerinde durulması gereken konusudur bu konu. Çünkü
Önderliğe yönelik saldırılar bütün bir geleceğimize
yönelik saldırıyı ifade ediyor. Geleceğimizi insanlık
onuru adına şekillendirebilmek için ekmek sudan daha
gerekli olan beyin ve yürek gücümüzün adım adım
çalınması, özgürlük adına hareket edenlerin sisteme ait
kılınması anlamını taşıyor. Tarihte tüm sistemler önce
kendi insanlarını yarattıkları oranda başarılı
olmuşlardır. Kapitalizm, bu gerçekliği en iyi bilince
çıkarmış, tarihte eşi benzeri görülmemiş en kapsamlı
uygulama yöntemlerine sahip, adeta bir insansızlaştırma
makinesi olarak ilerliyor. Tüm siyasal gelişmeler de
öncelikle bu ilerleme kuralına yaşam alanı açmak üzere
ortaya çıkıyor aslında. Bu nedenle siyasal
yaklaşımımızın temeline ‘artık yeter’ şiarını oturtarak
kapitalizmi ve şahsında zirveleşen tüm ataerkil-devletçi
sisteme ait değer yargılarını, zihniyet ve vicdan
biçimini elimizin tersiyle iterek tarihin çöp sepetine
girme vaktinin gelip de çoktan geçmiş olduğu tarihsel
bilinciyle hareket etmek oldukça önemlidir.
Önderliğimizin ilkeli siyaset yapılması gerektiğine
yönelik uyarısı yaşamımızın her anına damgasını vurması,
yürüyüşümüzü, duruşumuzu belirlemesi gereken, aksi halde
geriye dönülmesi zor özgürlük yitimiyle karşı karşıya
kalmamızın kaçınılmaz olacağı tarihsel bir uyarıyı ifade
etmektedir.
Kaosun ulaştığı aşama bu tarihsel uyarının önemini
artıran gelişmelerle doludur. Uluslar arası komplonun
başlangıcından bugüne yaşanan gelişmeler sistemin temel
kırılma noktalarını giderek daha fazla öne
çıkarmaktadır. Egemen güçler arasındaki çelişkilerin
günümüzde aldığı biçim ve buna bağlı olarak gelişmelerin
kendisini giderek daha fazla Kürdistan merkezli dışa
vurması böyle bir gerçekliğe dayanıyor. Uluslar arası
komplo ile birlikte egemen sistem güçleri arasındaki
çelişkiler ABD-AB ilişkilerinde görüldüğü gibi ciddi bir
gerginlik durumundaydı. ABD Türkiye’nin AB’ye giriş
sürecini destekleyip AB’yle olan çelişkisini törpülemede
Türkiye’yi etkili bir silah olarak kullanmayı
başarabildi. AB yatırımını Türkiye’ye çekerek,
Türkiye’yi de Kürdistan somutunda –özelde ilkel
milliyetçilerle ilişkileri üzerinden- Ortadoğu’daki
çelişkilerin içine çekerek kendi çıkarlarını sağlama
almada iki önemli kazanım açığa çıkardı. Birincisi AB
ile çelişkilerin törpülenmesi, ikincisi Türkiye’nin daha
fazla bağımlılaştırılması. Türkiye’de AB sürecinin
demokratikleşme yönünde gelişmesi bu sürecin önünü
alabilirdi. Ancak hem ABD’nin siyasal otoritesinin
güçlülüğü -ki bunu AKP ile ve ordu içinde şahinler
kanadını güçlendirerek gerçekleştirdi. ABD ile çok
çelişkiliymiş gibi görünen bu iki güç aslında ABD
politikalarına en fazla hizmet eder pozisyondadır- hem
de özgürlükçü demokratik güçlerin kendi birleşik
sistemlerini oluşturamamaları çok büyük rol oynadı. En
keskin mücadele İmralı’da yürüdü. Nitekim AB ile uyum
adı altında sözde demokratik açılımların en çok
tartışıldığı dönemlerde bile Önderliğe yönelik
saldırılar hızından hiçbir şey kaybetmedi. Kalıcı
olanın, gelişmenin gerçek ölçüsünün Önderliğe yaklaşım
olduğu, sözde açılımların yerini faşizan politikalara
bırakmasıyla bir kez daha doğrulandı. AB’nin Türkiye’yi
liberal demokratik açılımlara bağlaması ve ekonomik
yatırımları yoluyla Türkiye’yi bağımlılaştırması
politikasına karşılık ABD AKP eliyle Türkiye’nin
ilkel-milliyetçi güçlerle siyasal ve ekonomik
ilişkilerinin geliştirilmesi politikasını izledi. Güney
Kürdistan’daki yatırımlarda AKP çok büyük bir pay sahibi
olduğu gibi işbirlikçi Kürtleri en çok kucaklayan
siyasal partidir de. Böylece AKP hem ABD-AB
ilişkilerinin törpülenmesinde hem de ABD’nin Irak
saldırısı öncesinde Türkiye’nin tezkereyi reddederek
çelişkilerin biraz olsun dışında kalmasını sağlayan
süreci tersine çeviren, Türkiye’nin Irak bataklığına
bulaştırılmasını sağlayan temel bir aktör oldu. Bu
şüphesiz ABD’nin doğrudan direktifleri ve AKP’nin
doğrudan bu direktiflere uyumu biçiminde bir yolla
gelişmedi. ABD hem Türkiye’nin merkezi önem kazandığı
İran-Suriye-Türkiye ilişkilerinin gelişmesi ve Irak’ta
süren istikrarsızlığın derinleştirilmesinde çok önemli
rol oynayan bu cephenin parçalanmasına yönelik
politikalar izledi hem de Türkiye’yi Irak bataklığına
daha fazla çekmek için iç siyasetine çok dolaylı ama
etkili yöntemlerle müdahale ederek biçim kazandırmaya
çalıştı. Nitekim AB’ye uyum süreci ABD’nin denetimi
dışına çıktıkça, AB sermayesi Türkiye’ye daha fazla akın
ettikçe çarpık da olsa, dış dengelere dayalı da gelişse
‘liberal demokrasi’ adı altında da olsa gelişen nispeten
ılımlı siyaset ortamını ordu içindeki çeteleri
aktifleştirerek aştı. Bu süreçte demokratik toplumsal
muhalefet güçlerinin etkin olmadığının, bu tür siyasal
atmosferin geçici olduğunun en net örneğini yine
Önderlik etrafında yaşanan gelişmeler gösteriyordu. Bir
taraftan söz konusu sanal özgürlük ortamı
geliştirilirken bir taraftan AİHM’nin 12 Mayıs kararı
ile Önderliğimizin, giderek Hareketimizin ve iradeli
Kürt’ün inkarına dayanan gelişmeler yaşanıyordu. Söz
konusu atmosfer en fazla da bu gerçekliğin gizlenmesi,
demokrasi güçlerinin AB uyum sürecinden yararlanarak
kalıcı kazanımlar elde etmelerini önlemek için
oluşturulmuştu adeta. Nitekim süreç bu yolla ABD-AB
ilişki ve çelişki düzeyine objektif olarak endekslenmiş
oluyordu. Bu gerçeklik ABD’nin Türkiye iç siyasetine
müdahil olmasının önünü sanıldığından daha fazla açan
bir zemin oluşturuyordu. ABD bu koşullar altında
Türkiye’de ordudan başlayarak bir müdahale
gerçekleştirdi aslında. Kontrolü bu yolla eline
geçirmeye çalıştı. Nitekim Danıştay saldırısı gibi
olaylarla başlayan ve ardından gündeme gelen ordu içi
çeteleşmenin bu denli açığa çıkarılması aslında siyasal
dengeler açısından en fazla da ordu içindeki nispeten
liberal kesimlerin geriletilmesi için kullanıldı.
Çeteleşmenin esas dayanağı olan savaş yanlısı kanat ise
bırakalım geriletilmeyi, olağan prosedürün dışına
çıkılarak Büyükanıt’ın görev başına getirilmesinde de
görüldüğü gibi iktidara taşındı. Büyükanıt’ın emeklilik
süresinin dolması beklenmeden görevlendirilmesi gibi
sınırlı bir biçimde çokça tartışılmış olsa da bu konunun
ABD’nin Ortadoğu senaryolarında Türkiye’ye biçilen
misyon ve AB sürecinin denetim dışına çıkarılmasıyla çok
yakından bağlantısı vardır. Bu süreç aslında uluslar
arası komplonun tamamlanması aşamasına geçişin de
işaretlerini ifadelendirmektedir. Nitekim Önderliğimizin
AB sürecine ilişkin perspektifleri yoluyla Türkiye Irak
bataklığının dışında tutuldukça Türkiye’ye yönelik
komplo hesapları da önemli oranda boşa çıkmıştı. Daha
kalıcı kazanımlar ve komplonun bir bütünen boşa
çıkarılması için önemli bir atmosfer de oluşmuştu. Ancak
bu atmosferin asıl mücadele güçleri tarafından şu veya
bu biçimde yansıyan, özü sistem içileşmeye, kendi
geçmişini ve Önderlik gerçeği etrafında mücadele
bilincini ve azmini önemli oranda zayıflatmış olmaya
dayanan –çürüme ve yozlaşma tam da budur aslında- temel
yanılgıları nedeniyle süreç doğru değerlendirilemedi.
ABD’nin Türkiye iç siyasetine müdahalesine asıl zemin
teşkil eden bu durum mücadele yetersizliği oranında
geliştikçe koşullar komplonun daha da
derinleştirilmesinin zeminlerini güçlendirdi.
Önderliğimizin zehirlenmesi bu gelişmenin en çarpıcı
ifadesi olarak yaşandı. Önderlik zehirlenmesi durumunu
değerlendirirken arkasında yatan bu gerçekliği çok
çarpıcı değerlendirdi. Hem İmralı sisteminin Guantanamo
tipi bir cezaevi olduğu hem de zehirlenmesinin de,
zehirlenmeye yönelik açıklamanın da ABD’nin bilgisi ve
onayı dışında gelişmeyeceğini değerlendirdi.
Önderliğimizin zehirlenmesinin ortaya çıkarılması ile
yeni konseptin boşa çıkarılma olanakları oluştukça bu
kez hücre içinde hücre cezalarının uygulanması ve artık
bizler açısından daha ilerisinin olamayacağı bir kopuş
durumunu yaratmak için Önderliğimizin zehirlenmesi
durumunu da sıradanlaştırmaya yönelik politikalara
ağırlık verildi. Oysa tüm katliam ve saldırılar
Önderliğimize karşı saldırının bir parçası olarak
geliştirildi. Şengal katliamı ile zirveleşen halk
katliamı, faili meçhuller, artan operasyonlar hep bu
durumdan beslendiği halde Önderliğin zehirlenmesi durumu
tali bir konu haline getirilmeye çalışıldı. Oysa
Türkiye’de siyasal mevzilenme adeta tampon bölge
oluşturulması ile kendisini çok somut dışa vuran askeri
stratejiyle kucaklaşarak bu durumun Önderliğe yönelik
saldırılarda kalıcı imhanın hedeflenmiş olması gibi
kalıcı olduğunu gösteriyordu zaten. 22 Temmuz seçimleri
bu kucaklaşmanın ve kalıcı saldırıların işaretlerini çok
çarpıcı ortaya çıkardı. İçerde Truva atı AKP, Kürdistan
sınırlarında MHP, geriye kalan bölgelerde CHP’nin
düzenlenmesi adeta kalıcı bir savaş durumuna göre
pozisyon almış askeri güç mevzilenmesinin siyasetle ne
denli kucaklaştığını yansıtır gibidir. Bu tablo, ABD’nin
Türkiye iç siyasetine müdahalesinden bağımsız
gelişmemiştir. En son Ermeni soykırımı ile iyice
tırmandırılan sınır ötesi operasyon ve Türkiye-ABD
ilişkileri gibi tartışmaların nasıl geliştiği, nasıl
gündeme oturduğu dikkatle değerlendirildiğinde bu
gerçekliği çok çarpıcı görmek mümkündür. Irak’ta üçlü
federal yapı planlamaları ve Ermeni soykırımı aynı
dönemde gündeme getirilerek Türkiye’de tansiyon
tırmandırıldı. Bush son anda müdahil olma görüntüsü
vererek ilişkilerde yapıcı görüntü kazanmayı başardı.
Tüm bunların Türkiye’de yol açacağı sonuçları –çünkü
elindeki en etkili koz Kürt sorunudur, hareketimizdir-
çok iyi hesaplanmıştı. ABD’nin ortaya çıkan sonuçları ön
göremediği ve Ermeni soykırımı tasarısını önleme gücünün
olmadığı düşünülemez. –Derin devletin en çok
kurumlaştığı yerdir ABD-. Nitekim mecliste tezkerenin
geçmesinin ardından Ermeni soykırımı tasarısına destek
verenler giderek desteklerini geri çektiler. Üstelik
Türkiye’nin aldığı tezkere kararının dış politikada ne
kadar etkili olduğu gibi büyük bir yanıltmayı da
başararak, mevcut ordu ve AKP politikalarıyla Türkiye’yi
kendilerinin bile içinde boğulmakla yüz yüze kaldıkları
Irak bataklığına çekerken de ne kadar güçlü oldukları
sanallığını çok büyük bir ustalıkla oluşturarak
Türkiye’de Ermeni soykırımı tasarısı ile adeta ABD’ye
meydan okurcasına geliştirilen siyasetin gerçek yüzü
aslında Bush’un ağzından son yıllardaki en büyük
sıklıkla çıkan ‘stratejik müttefikimiz, Türkiye’nin
önemi’ gibi sözlerle ifadeye kavuşmuştur. Yine sınır
ötesi operasyon gündemi altında çok çelişkiliymiş gibi
görünen açıklamalara, Türkiye’nin İncirlik üssünü
kapatma tehditlerine rağmen IMF’nin ‘Türkiye’nin
operasyon yapması kredi notunu etkilemez’ açıklaması
ilişkinin gerçek niteliğini gözler önüne sermiştir.
Sürecin bu yönlü ilerlemesinde hem kuzey Kürdistan’daki
gelişmeler hem de Güney Kürdistan etrafında yaşanan
gelişmelerde ABD’nin önemli bir rol üstlenmesi bizler
açısından çok uyarıcı bir noktayı oluşturuyor.
Önderliğimizin zehirlenmesi nasıl ki artık fiziksel imha
konseptinin yaşamsallaşması anlamına geliyorsa, ABD’nin
gelişmelerdeki yönlendiricilik payı hareketimize yönelik
ya teslim alma ya da imhaya dayalı uluslar arası bir
konseptin varlığını kanıtlıyor. KDP ve YNK’nin bu
konseptin en temel ayağı, adeta AKP’nin Güney
Kürdistan’daki ayağı gibi rol oynadıklarını da yine
giderek daha fazla aydınlanıyor. Önderliğimizle
görüşmelerin bu düzeyde engellenmesi, hücre cezalarının
bu düzeyde sıklaştırılması da yine bununla
bağlantılıdır. Hareketimiz bu yolla ya KDP-YNK çizgisine
çekilmek, bir başka ifadeyle devletçi çizgiye çekilerek
teslim alınmak, KDP, YNK’ye objektif hizmet eder pozisyona getirilmek isteniyor.
Ancak her zamankinden daha ilkeli ve mücadeleci olmak,
Önderlik etrafında her zamankinden daha fazla
kenetlenmek, bize ait olmayan, bizi biz olmaktan
çıkarmaya çalışan her türlü dayatmaya ‘edi bese’ diyerek
yaşamın her alanında radikal özgürlükçü duruşumuzu
güçlendirmek böylesi bir konsepti boşa çıkarabilir, bizi
tarih karşısında onurlu bir duruş sahibi kılabilir. Bu
duruşu sağladığımız oranda savaş yanlısı güçlerin
tarihlerinin en büyük gerilemelerini yaşamaları da en az
değerlendirdiğimiz konseptin doğurduğu riskler kadar
tarihin gündemine girmiştir. Otuz yılı aşan mücadele
mirasımız ve PKK’nin varlık diyalektiğini tarihsel
gelişmelere güçlü dayattığımız oranda tüm insanlık için
özgür gelecek ütopyasının yaşamsallaşma olanakları da
çelişkiler oranında giderek daha fazla artmıştır.
Çelişkilerin en çok derinleştiği ortamlarda en büyük
özgürlüksel çıkışların geliştiğine tarih çokça tanıklık
etmiştir. Yeter ki zamanın ruhunu doğru okuyalım,
tarihsel misyonumuzu mirasımıza yakışır bir biçimde
oynayalım.