DEĞERLENDİRMELER
Zamanın Ruhunu Doğru Okuyalım, Tarihsel Misyonumuzu Mirasımıza Yakışır Bir Biçimde Oynayalım
Emek Adır

Tüm siyasal güçler açısından tarih üzerinde belirleyici önemi çok yoğun bir sürece girdik. ‘Güncel olarak yaşanan her gelişme hem tarihsel bir geçmişe dayanır hem de etkiler’. Hangi siyasal güç olursa olsun bu temel doğrunun bilincinde olduğu ve gereklerini yerine getirdiği oranda geleceğe kendi lehine yön verir. Bu anlamda her anın insanlık açısından değeri vardır. Zaman insan yaşamında kendi başına bir değer olarak anlam kazanır. Ancak olağan süreçlerde bu doğruyu hissedebilmek çok büyük tarihsel yaşamayı, tarihsel bilinç ve yüreğe sahip olmayı gerektirdiğinden herkes bu gerçeğin bilincine varamaz. Bu gerçeğin bilincinde olanlar yön verirler tarihe. Tarihsel olmayı ancak onlar başarır. Ancak bazı süreçler vardır ki tüm güçler açısından, her bireyi kapsayan bir gerçeklik olarak kırılma noktaları belirginleşir, tarih yapmada toplumun her ferdinin duruşu çok daha fazla önem kazanır. İçinden geçtiğimiz süreci bu tür bir süreç olarak tanımlamak mümkündür. Önderliğimizin sürekli ilkeli siyaset yapma uyarısının altında bu tür bir tarihsel süreç gerçekliğinin yattığını görmek gerekiyor öncelikle. Nitekim bölgede ve dünyada kaosun temel çelişkileri güncel olarak da birer kırılma noktası olarak kendisini her zamankinden daha net dışa vuruyor.
Önderliğimizin zehirlenmesi bu sürecin en yakıcı işareti olarak ortaya çıkan bir gerçekliktir. Özgür geleceğimize ne denli kastedildiğinin en açık göstergesidir. Ardından yaşanan gelişmeler Önderliğimize yaklaşımın Hareketimize ve halkımıza yaklaşımın göstergesi olduğu tespitinin ne kadar tarihsel bir doğruyu ifade ettiğini kanıtlarcasına yoğunlaştı. Şengal katliamı ve Güney Kürdistan’da yoğunlaşan savaş çok çarpıcı bir gerçekliği ortaya çıkardı: çelişki ve çatışmalar giderek daha fazla Kürdistan etrafında yoğunluk kazandı. Aslında sistemsel krizi göz önünde bulundurursak uluslar arası komplo ile Ortadoğu’ya en kapsamlı saldırı gerçekleştirilmişti zaten. Ancak egemen güçler arasındaki çelişki ve denge durumu tarihsel olmayı, tarihsel değerlendirmeyi başaramayanlar için bu gerçekliğin kamuflaj edilmesi rolünü oynuyordu. Komplonun temel hedefi halk özgürlük mücadelesi olmasına ve Ortadoğu’ya müdahalenin merkezinde Türkiye yer almasına rağmen uzun bir dönem Türkiye’de sanki kapitalizmin sistemsel kaosunun dışındaymış gibi sanal gelişim senaryoları çizildi. Halka en çok zarar veren, savaştan en büyük çıkar sağlayan kesimler bu senaryonun sahipleri olarak siyasal rant da sağlayıp iktidarlarını pekiştirerek sanal bir demokratik gelişme ve ekonomik refah havasında tuttular Türkiye’yi. Demokrasi adına hareket eden güçler de tarihsel doğruları kavramaktan uzak olduğu oranda bu senaryonun içinde gaflet ve dalalet içinde yaşayıp sanal özgürlük soluklandılar. Önderliğimiz yine tarihsel bilinci ve yüreğiyle nefes bile almanın çok büyük bir mücadele gerektirdiği koşullarda hep en temel ilkelerimize vurgu yaptı, uzun vadeli tehlikelere dikkat çekti. Ancak halk adına mücadele edenlerimiz siyaset yapanlarımız da içinde olmak üzere aslında ABD öncülüğünde geliştirilen sanal özgürlük havasına çok büyük bir çoğunluk şu ya da bu düzeyde, şu ya da bu biçimde kapıldı. Oysa Önderlik bilincimizi ve yüreğimizi doğru geliştirdiğimiz ve eyleme döktüğümüz oranda geleceğe hükmettiğimiz temel doğrusunu bizlere kavratabilmek için binlerce sayfalık çözümlemeler geliştirdi, ‘Bir Halkı savunmak’ da çok tarihsel, kapsamlı çözümlemelerle perspektiflerini daha da yoğunlaştırdı. Özgürlük mücadelelerinin sapmasına yol açan zihniyet yapılanmasını çok kapsamlı değerlendirdi. En değme köleliği en büyük özgürlük gibi insanlığa yutturma başarısında olan sistem sahiplerinin dayandığı temel diyalektiği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ancak demokrasi güçleri açısından sanal özgürlük etkisini hiç de küçümsemememiz gereken bir düzeyde varlığını sürdürdü, sürdürmektedir. Gelinen aşama, özgürlük ve demokrasi adına mücadele eden güçler de dahil olmak üzere bu türden yanılgılarla hareket etmenin artık felaketle eş anlamlı gelişmelere geri dönüşümü zor bir biçimde yol açacağı bir aşamadır. Erdoğan’ın ABD ile ilişkiler konusunda söylediği ‘nereden inceldiyse oradan kopsun’ sözü –ABD ile ilişkiler konusunda değil ama- gelinen aşamada bu anlamda gerçeği ifade eden bir değerlendirmedir. Tüm güçler açısından temel çelişkiler kırılma noktasına dönüşmeye başlamıştır. Kürdistan’ın bu çelişki ve çatışmaların merkezi olma özelliği –tarihsel bir gerçeklik olduğu kadar- çok çarpıcı bir biçimde güncelleşmiştir. Elbette bu durum tamamen sistemsel gelişmelerin ulaştığı düzey ile bağlantılıdır. Bu nedenle güncel siyasal gelişmeler açısından en temel konu, gelişmeleri temel diyalektiğine bağlı kalarak değerlendirebilmektir.
Kapitalist sistem kaosunun temel diyalektiğini doğru tanımlamak bu yönlü yaklaşımın en temel şartıdır. Sistem krizi ekonomik olmanın çok ötesinde yaşamın tüm alanlarında yansıyan boyutlarıyla değerlendirilmedikçe gelişmelerin uzun vadeli sonuçlarını doğru tahlil etmek, öngörü gücünü yükselterek tarihsel eylem sahibi olmak, dolayısıyla geleceğe kendi adına yön vermek de mümkün olmaz. Kapitalist sistem kaosunun temelinde sistem krizinin yaşamın tüm alanlarına derinliğine nüfuz etmiş olması yatar. Tüm egemen sistem güçlerinin elbirliği ederek Önderliğimize karşı tarihin eşi benzeri görülmemiş saldırısına girişmeleri bu nedenledir. Dolayısıyla esasta tarihe yön verecek krizler ve dinamikler sistemsel kırılmaya yol açacak türden olanlardır. Yansıyan güncel krizlerin çok ötesinde, geleceği şekillendirecek olan da bu tür kriz noktalarında hangi gücün ne oranda başarı elde ettiğidir. Bugün bio-iktidar politikalarının Kürt toplumunda yol açtığı sonuçların özgür geleceğimizi askeri operasyonlar ve faili meçhuller, bombalı saldırılar gibi açık saldırı yöntemlerinden çok daha fazla tehdit eden, kalıcı sapmalara yol açıyor olması bu gerçeğe tipik bir örnek oluşturur. Siyaset artık yaşamın tüm alanlarına nüfuz etmiştir. Sosyal yaşamın kendisi –bu aslında tarihsel bir doğrudur ve kadın özgürlük sorununun temel gelişim diyalektiği buna dayanır- en temel siyaset merkezine dönüşmüştür. Sistem kendisini ayakta tutabilmek için önce kendi insanını –at gözlü ve teneke yürekli primatını- şekillendirmeyi her dönemkinden daha fazla önemser duruma gelmiştir. Tüm egemen güçler bu açıdan stratejik bir tutum içindeler. Bir bakıma ideolojik yaklaşımlarını yaşamın tüm alanlarına yansıtma gayretleri tarihin her döneminde olduğundan daha yoğun. Tabi bunun en temel şartı da öncelikle insanlığın var oluş yasasına dayanarak anlam kazanan sosyalist ideolojinin mümkünse yaşamın hiçbir aralığına sokulmaması, nefessiz bırakılması, zehirlenmesi, yok edilmesidir. İmralı, bu misyonla donatılmış tarihin en yoğunluklu savaş mekânıdır bu nedenle. Sistemin insanlık değerleri karşısında girdiği çıkmazın adı, insanlığın –en başta özgürlük adına hareket edenlerin- kendi değerlerine sahiplenmede gösterdiği cüceliğin utancı, her şeye rağmen, tarihin tüm lanetli güçlerine karşı insanlık bilincini ve yüreğini koruyup geliştirmenin görkemli kutsallığıdır. Dışarıdaki hiçbir kaba baskı yöntemini, sıcak savaşı İmralı koşulları ile kıyaslamak hatta daha fazla yer vermek aslında insan olma diyalektiğinin farkında olmamakla özdeş anlam taşır. Son süreçte yaşanan gelişmelerin en tehlikeli boyutunu da bu konu oluşturuyor. Önderliğin zehirlenmesi yetmiyormuş gibi hücre içinde hücre cezaları, savunmalarının verilmeyişi, en basit yaşam hakkının bile saldırı ile karşılanması, sözde demokrat güçlerin topyekûn suskunluğu ve bizlerin bu suskunluğu yırtacak adımlar atmada yetersiz kalışımız, objektif olarak Önderliğe yönelik saldırıların meşrulaştırılmasına zemin olmaktan kendimizi kurtaramayışımız. Son dönem gelişmelerinin en çok üzerinde durulması gereken konusudur bu konu. Çünkü Önderliğe yönelik saldırılar bütün bir geleceğimize yönelik saldırıyı ifade ediyor. Geleceğimizi insanlık onuru adına şekillendirebilmek için ekmek sudan daha gerekli olan beyin ve yürek gücümüzün adım adım çalınması, özgürlük adına hareket edenlerin sisteme ait kılınması anlamını taşıyor. Tarihte tüm sistemler önce kendi insanlarını yarattıkları oranda başarılı olmuşlardır. Kapitalizm, bu gerçekliği en iyi bilince çıkarmış, tarihte eşi benzeri görülmemiş en kapsamlı uygulama yöntemlerine sahip, adeta bir insansızlaştırma makinesi olarak ilerliyor. Tüm siyasal gelişmeler de öncelikle bu ilerleme kuralına yaşam alanı açmak üzere ortaya çıkıyor aslında. Bu nedenle siyasal yaklaşımımızın temeline ‘artık yeter’ şiarını oturtarak kapitalizmi ve şahsında zirveleşen tüm ataerkil-devletçi sisteme ait değer yargılarını, zihniyet ve vicdan biçimini elimizin tersiyle iterek tarihin çöp sepetine girme vaktinin gelip de çoktan geçmiş olduğu tarihsel bilinciyle hareket etmek oldukça önemlidir. Önderliğimizin ilkeli siyaset yapılması gerektiğine yönelik uyarısı yaşamımızın her anına damgasını vurması, yürüyüşümüzü, duruşumuzu belirlemesi gereken, aksi halde geriye dönülmesi zor özgürlük yitimiyle karşı karşıya kalmamızın kaçınılmaz olacağı tarihsel bir uyarıyı ifade etmektedir.
Kaosun ulaştığı aşama bu tarihsel uyarının önemini artıran gelişmelerle doludur. Uluslar arası komplonun başlangıcından bugüne yaşanan gelişmeler sistemin temel kırılma noktalarını giderek daha fazla öne çıkarmaktadır. Egemen güçler arasındaki çelişkilerin günümüzde aldığı biçim ve buna bağlı olarak gelişmelerin kendisini giderek daha fazla Kürdistan merkezli dışa vurması böyle bir gerçekliğe dayanıyor. Uluslar arası komplo ile birlikte egemen sistem güçleri arasındaki çelişkiler ABD-AB ilişkilerinde görüldüğü gibi ciddi bir gerginlik durumundaydı. ABD Türkiye’nin AB’ye giriş sürecini destekleyip AB’yle olan çelişkisini törpülemede Türkiye’yi etkili bir silah olarak kullanmayı başarabildi. AB yatırımını Türkiye’ye çekerek, Türkiye’yi de Kürdistan somutunda –özelde ilkel milliyetçilerle ilişkileri üzerinden- Ortadoğu’daki çelişkilerin içine çekerek kendi çıkarlarını sağlama almada iki önemli kazanım açığa çıkardı. Birincisi AB ile çelişkilerin törpülenmesi, ikincisi Türkiye’nin daha fazla bağımlılaştırılması. Türkiye’de AB sürecinin demokratikleşme yönünde gelişmesi bu sürecin önünü alabilirdi. Ancak hem ABD’nin siyasal otoritesinin güçlülüğü -ki bunu AKP ile ve ordu içinde şahinler kanadını güçlendirerek gerçekleştirdi. ABD ile çok çelişkiliymiş gibi görünen bu iki güç aslında ABD politikalarına en fazla hizmet eder pozisyondadır- hem de özgürlükçü demokratik güçlerin kendi birleşik sistemlerini oluşturamamaları çok büyük rol oynadı. En keskin mücadele İmralı’da yürüdü. Nitekim AB ile uyum adı altında sözde demokratik açılımların en çok tartışıldığı dönemlerde bile Önderliğe yönelik saldırılar hızından hiçbir şey kaybetmedi. Kalıcı olanın, gelişmenin gerçek ölçüsünün Önderliğe yaklaşım olduğu, sözde açılımların yerini faşizan politikalara bırakmasıyla bir kez daha doğrulandı. AB’nin Türkiye’yi liberal demokratik açılımlara bağlaması ve ekonomik yatırımları yoluyla Türkiye’yi bağımlılaştırması politikasına karşılık ABD AKP eliyle Türkiye’nin ilkel-milliyetçi güçlerle siyasal ve ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesi politikasını izledi. Güney Kürdistan’daki yatırımlarda AKP çok büyük bir pay sahibi olduğu gibi işbirlikçi Kürtleri en çok kucaklayan siyasal partidir de. Böylece AKP hem ABD-AB ilişkilerinin törpülenmesinde hem de ABD’nin Irak saldırısı öncesinde Türkiye’nin tezkereyi reddederek çelişkilerin biraz olsun dışında kalmasını sağlayan süreci tersine çeviren, Türkiye’nin Irak bataklığına bulaştırılmasını sağlayan temel bir aktör oldu. Bu şüphesiz ABD’nin doğrudan direktifleri ve AKP’nin doğrudan bu direktiflere uyumu biçiminde bir yolla gelişmedi. ABD hem Türkiye’nin merkezi önem kazandığı İran-Suriye-Türkiye ilişkilerinin gelişmesi ve Irak’ta süren istikrarsızlığın derinleştirilmesinde çok önemli rol oynayan bu cephenin parçalanmasına yönelik politikalar izledi hem de Türkiye’yi Irak bataklığına daha fazla çekmek için iç siyasetine çok dolaylı ama etkili yöntemlerle müdahale ederek biçim kazandırmaya çalıştı. Nitekim AB’ye uyum süreci ABD’nin denetimi dışına çıktıkça, AB sermayesi Türkiye’ye daha fazla akın ettikçe çarpık da olsa, dış dengelere dayalı da gelişse ‘liberal demokrasi’ adı altında da olsa gelişen nispeten ılımlı siyaset ortamını ordu içindeki çeteleri aktifleştirerek aştı. Bu süreçte demokratik toplumsal muhalefet güçlerinin etkin olmadığının, bu tür siyasal atmosferin geçici olduğunun en net örneğini yine Önderlik etrafında yaşanan gelişmeler gösteriyordu. Bir taraftan söz konusu sanal özgürlük ortamı geliştirilirken bir taraftan AİHM’nin 12 Mayıs kararı ile Önderliğimizin, giderek Hareketimizin ve iradeli Kürt’ün inkarına dayanan gelişmeler yaşanıyordu. Söz konusu atmosfer en fazla da bu gerçekliğin gizlenmesi, demokrasi güçlerinin AB uyum sürecinden yararlanarak kalıcı kazanımlar elde etmelerini önlemek için oluşturulmuştu adeta. Nitekim süreç bu yolla ABD-AB ilişki ve çelişki düzeyine objektif olarak endekslenmiş oluyordu. Bu gerçeklik ABD’nin Türkiye iç siyasetine müdahil olmasının önünü sanıldığından daha fazla açan bir zemin oluşturuyordu. ABD bu koşullar altında Türkiye’de ordudan başlayarak bir müdahale gerçekleştirdi aslında. Kontrolü bu yolla eline geçirmeye çalıştı. Nitekim Danıştay saldırısı gibi olaylarla başlayan ve ardından gündeme gelen ordu içi çeteleşmenin bu denli açığa çıkarılması aslında siyasal dengeler açısından en fazla da ordu içindeki nispeten liberal kesimlerin geriletilmesi için kullanıldı. Çeteleşmenin esas dayanağı olan savaş yanlısı kanat ise bırakalım geriletilmeyi, olağan prosedürün dışına çıkılarak Büyükanıt’ın görev başına getirilmesinde de görüldüğü gibi iktidara taşındı. Büyükanıt’ın emeklilik süresinin dolması beklenmeden görevlendirilmesi gibi sınırlı bir biçimde çokça tartışılmış olsa da bu konunun ABD’nin Ortadoğu senaryolarında Türkiye’ye biçilen misyon ve AB sürecinin denetim dışına çıkarılmasıyla çok yakından bağlantısı vardır. Bu süreç aslında uluslar arası komplonun tamamlanması aşamasına geçişin de işaretlerini ifadelendirmektedir. Nitekim Önderliğimizin AB sürecine ilişkin perspektifleri yoluyla Türkiye Irak bataklığının dışında tutuldukça Türkiye’ye yönelik komplo hesapları da önemli oranda boşa çıkmıştı. Daha kalıcı kazanımlar ve komplonun bir bütünen boşa çıkarılması için önemli bir atmosfer de oluşmuştu. Ancak bu atmosferin asıl mücadele güçleri tarafından şu veya bu biçimde yansıyan, özü sistem içileşmeye, kendi geçmişini ve Önderlik gerçeği etrafında mücadele bilincini ve azmini önemli oranda zayıflatmış olmaya dayanan –çürüme ve yozlaşma tam da budur aslında- temel yanılgıları nedeniyle süreç doğru değerlendirilemedi. ABD’nin Türkiye iç siyasetine müdahalesine asıl zemin teşkil eden bu durum mücadele yetersizliği oranında geliştikçe koşullar komplonun daha da derinleştirilmesinin zeminlerini güçlendirdi. Önderliğimizin zehirlenmesi bu gelişmenin en çarpıcı ifadesi olarak yaşandı. Önderlik zehirlenmesi durumunu değerlendirirken arkasında yatan bu gerçekliği çok çarpıcı değerlendirdi. Hem İmralı sisteminin Guantanamo tipi bir cezaevi olduğu hem de zehirlenmesinin de, zehirlenmeye yönelik açıklamanın da ABD’nin bilgisi ve onayı dışında gelişmeyeceğini değerlendirdi. Önderliğimizin zehirlenmesinin ortaya çıkarılması ile yeni konseptin boşa çıkarılma olanakları oluştukça bu kez hücre içinde hücre cezalarının uygulanması ve artık bizler açısından daha ilerisinin olamayacağı bir kopuş durumunu yaratmak için Önderliğimizin zehirlenmesi durumunu da sıradanlaştırmaya yönelik politikalara ağırlık verildi. Oysa tüm katliam ve saldırılar Önderliğimize karşı saldırının bir parçası olarak geliştirildi. Şengal katliamı ile zirveleşen halk katliamı, faili meçhuller, artan operasyonlar hep bu durumdan beslendiği halde Önderliğin zehirlenmesi durumu tali bir konu haline getirilmeye çalışıldı. Oysa Türkiye’de siyasal mevzilenme adeta tampon bölge oluşturulması ile kendisini çok somut dışa vuran askeri stratejiyle kucaklaşarak bu durumun Önderliğe yönelik saldırılarda kalıcı imhanın hedeflenmiş olması gibi kalıcı olduğunu gösteriyordu zaten. 22 Temmuz seçimleri bu kucaklaşmanın ve kalıcı saldırıların işaretlerini çok çarpıcı ortaya çıkardı. İçerde Truva atı AKP, Kürdistan sınırlarında MHP, geriye kalan bölgelerde CHP’nin düzenlenmesi adeta kalıcı bir savaş durumuna göre pozisyon almış askeri güç mevzilenmesinin siyasetle ne denli kucaklaştığını yansıtır gibidir. Bu tablo, ABD’nin Türkiye iç siyasetine müdahalesinden bağımsız gelişmemiştir. En son Ermeni soykırımı ile iyice tırmandırılan sınır ötesi operasyon ve Türkiye-ABD ilişkileri gibi tartışmaların nasıl geliştiği, nasıl gündeme oturduğu dikkatle değerlendirildiğinde bu gerçekliği çok çarpıcı görmek mümkündür. Irak’ta üçlü federal yapı planlamaları ve Ermeni soykırımı aynı dönemde gündeme getirilerek Türkiye’de tansiyon tırmandırıldı. Bush son anda müdahil olma görüntüsü vererek ilişkilerde yapıcı görüntü kazanmayı başardı. Tüm bunların Türkiye’de yol açacağı sonuçları –çünkü elindeki en etkili koz Kürt sorunudur, hareketimizdir- çok iyi hesaplanmıştı. ABD’nin ortaya çıkan sonuçları ön göremediği ve Ermeni soykırımı tasarısını önleme gücünün olmadığı düşünülemez. –Derin devletin en çok kurumlaştığı yerdir ABD-. Nitekim mecliste tezkerenin geçmesinin ardından Ermeni soykırımı tasarısına destek verenler giderek desteklerini geri çektiler. Üstelik Türkiye’nin aldığı tezkere kararının dış politikada ne kadar etkili olduğu gibi büyük bir yanıltmayı da başararak, mevcut ordu ve AKP politikalarıyla Türkiye’yi kendilerinin bile içinde boğulmakla yüz yüze kaldıkları Irak bataklığına çekerken de ne kadar güçlü oldukları sanallığını çok büyük bir ustalıkla oluşturarak Türkiye’de Ermeni soykırımı tasarısı ile adeta ABD’ye meydan okurcasına geliştirilen siyasetin gerçek yüzü aslında Bush’un ağzından son yıllardaki en büyük sıklıkla çıkan ‘stratejik müttefikimiz, Türkiye’nin önemi’ gibi sözlerle ifadeye kavuşmuştur. Yine sınır ötesi operasyon gündemi altında çok çelişkiliymiş gibi görünen açıklamalara, Türkiye’nin İncirlik üssünü kapatma tehditlerine rağmen IMF’nin ‘Türkiye’nin operasyon yapması kredi notunu etkilemez’ açıklaması ilişkinin gerçek niteliğini gözler önüne sermiştir. Sürecin bu yönlü ilerlemesinde hem kuzey Kürdistan’daki gelişmeler hem de Güney Kürdistan etrafında yaşanan gelişmelerde ABD’nin önemli bir rol üstlenmesi bizler açısından çok uyarıcı bir noktayı oluşturuyor. Önderliğimizin zehirlenmesi nasıl ki artık fiziksel imha konseptinin yaşamsallaşması anlamına geliyorsa, ABD’nin gelişmelerdeki yönlendiricilik payı hareketimize yönelik ya teslim alma ya da imhaya dayalı uluslar arası bir konseptin varlığını kanıtlıyor. KDP ve YNK’nin bu konseptin en temel ayağı, adeta AKP’nin Güney Kürdistan’daki ayağı gibi rol oynadıklarını da yine giderek daha fazla aydınlanıyor. Önderliğimizle görüşmelerin bu düzeyde engellenmesi, hücre cezalarının bu düzeyde sıklaştırılması da yine bununla bağlantılıdır. Hareketimiz bu yolla ya KDP-YNK çizgisine çekilmek, bir başka ifadeyle devletçi çizgiye çekilerek teslim alınmak, KDP, YNK’ye objektif hizmet eder pozisyona getirilmek isteniyor. Ancak her zamankinden daha ilkeli ve mücadeleci olmak, Önderlik etrafında her zamankinden daha fazla kenetlenmek, bize ait olmayan, bizi biz olmaktan çıkarmaya çalışan her türlü dayatmaya ‘edi bese’ diyerek yaşamın her alanında radikal özgürlükçü duruşumuzu güçlendirmek böylesi bir konsepti boşa çıkarabilir, bizi tarih karşısında onurlu bir duruş sahibi kılabilir. Bu duruşu sağladığımız oranda savaş yanlısı güçlerin tarihlerinin en büyük gerilemelerini yaşamaları da en az değerlendirdiğimiz konseptin doğurduğu riskler kadar tarihin gündemine girmiştir. Otuz yılı aşan mücadele mirasımız ve PKK’nin varlık diyalektiğini tarihsel gelişmelere güçlü dayattığımız oranda tüm insanlık için özgür gelecek ütopyasının yaşamsallaşma olanakları da çelişkiler oranında giderek daha fazla artmıştır. Çelişkilerin en çok derinleştiği ortamlarda en büyük özgürlüksel çıkışların geliştiğine tarih çokça tanıklık etmiştir. Yeter ki zamanın ruhunu doğru okuyalım, tarihsel misyonumuzu mirasımıza yakışır bir biçimde oynayalım.

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır