|
Toplumsallık Ve Ana- Kadın Olgusu
|
Doğal Toplum Üzerine Eğitim Notları(İkinci Bölüm)
İnsan, genetik( biyolojik) ve toplumsal- kültürel evrim
geçirerek gelişti. Tek hücrelilerden başlayan süreç
milyarlarca yılın sonunda iİnsan, genetik(
biyolojik) ve toplumsal- kültürel evrim geçirerek
gelişti. Tek hücrelilerden başlayan süreç milyarlarca
yılın sonunda insanla sonuçlanmıştır. İnsan, en son
çıkan canlı türüdür. İnsan türünün o kadar canlı türü
içinde insanlaşması ya da toplumsal bir varlık olarak
ortaya çıkması yeni bir durumdur. Neden o kadar canlı
türü içinde insanlaşmak? İnsanlaşma olgusunda
günümüzdeki insana benzeyen biyolojisinin oluşması
kuşkusuz çok önemli bir olgudur. Fakat asıl insanlaşma
toplumsallaşma adımı ile gerçekleştiği önemle
vurgulanması gereken yöndür. Öncelikle insan
biyolojisinin toplumsallığa zemin sunmasındaki
ayrıntıları ele alırsak şu şekildedir; insan beyninin
büyümesi giderek primattan kopuşta önemli bir
farklıktır. İnsan kafatasının geç sertleşmesi beynin
ağır ağır büyüp gelişmesine olanak sağlar. İnsan beyni
ancak 5 yaş civarında gelişmesini tamamlar. Bir diğer
insan biyolojisindeki özellik, ayak üzerinde durmasıdır.
Bu durum daha fazla serbestlik kazanmasına yol açmıştır.
Dik durma boyun civarındaki kasları serbest bırakarak
çene ve kafatasının rahat gelişmesine zemin sunmuştur.
Yine elleri kullanmak, dik yürümek karmaşık sinir
sistemine sahip beynin gelişiminde rol oynadığını
gösterir. Gözlerin yandan öne kayması, nesneleri üç
boyuttan görme imkanı sağlamıştır.
İnsanın toplumsallaşmasında R. Briffaut’un, insan
yavrusunun uzun süren bağımlılık ve olgunlaşmasıyla
ilişkili tezi en çok esas alınan tezdir. İnsan,
kendinden önceki türlerden daha kırılgan, özelleşmiş ve
çevreyle uyum sağlama organı olmayan ve bu nedenle daha
uzun süreli bakım isteyen dolayısıyla toplumsallığa daha
bağımlı bir canlı türüdür. İnsanın hayvanlar gibi
kendisini savunacak bir özelleşmiş organı yoktur. Bu
konuda insan en güçsüz canlıdır. Bir aslanın pençesi,
bir köpeğin dişi, soğuğa karşı da tüyleri vardır. Ama
insan böyle değildir. Birçok hayvan yavrusu doğmasından
birkaç gün sonra hemen ayağa kalkıp yürüyebilir. İnsanın
doğduğu andaki hali aslında erken doğmuş bir canlı
gibidir. Bu açıdan insan doğduktan sonra en az bir yıl
kadar ana rahmindeki gibidir. Ancak 18 yaşına kadar
büyümesini tamamlayabilir. Cinsel organlarının
aktifleşmesi için bile 15 yıl gerekir. Ayrıca hayvanlar
aletsiz yaşabildiği halde insan aletsiz yaşayamaz.
Belirtilen nedenlerden dolayı insanın toplumsal bir
varlık haline gelmeden yaşamını sürdürmesi mümkün
değildir. Öyleyse toplum ya da toplumsallığın ortaya
çıkışını daha ayrıntılı tanımlamak gerekecektir.
Önderliğimizin belirttiği gibi “Toplum, insan türünün
araç yaratarak ve bilinçlice ortak amaca yürümeyi esas
alan hem cinsleriyle birleşip kendini en yakın hayvan
türünden kopmasını ve bir arada yaşamasını ifade
etmektedir.” Toplumu olmadan insanın var olamayacağı
bilimsel bir tespittir. Toplumsallaşma süreci
gezegenimizde insan eliyle gerçekleşen en temel olgu
olduğu da bilimce kabul edilmektedir. İnsanın primattan
kopuşu toplumsallaşma ile yakından bağlantılıdır. İnsan,
güçsüzlüğünü toplumsallaşma ile aşmıştır. İnsanın bir
toplumsal varlık olarak çıkmadan önceki yaşamı primat ya
da hayvansı yaşamdır. Primattan kopuş; insanlaşmadır,
toplumsallaşmadır. İnsan olma süreci uzun ve çetin
koşulların sonucu olmuştur. Birlikte olma, ortak
hareket, dayanışma, yardımlaşma olmasaydı insan, yaşamın
zor koşullarını kendi başına çözümlemesi mümkün
değildir. Bu nedenle insanın toplumsallaşmasının komünal
tarzda bir toplumsallaşma olduğu önemli bir yöndür. Yine
bu toplumsallaşma doğadan kopuk değil, onun içinde
ortaya çıkan bir toplumsallaşmadır. Sanıldığının tersine
toplumsallaşma demek doğayla zıtlaşma temelinde
olmamıştır. Oluşan yeni bir durumdur fakat bu da doğadan
kopuk olma hali değildir.
Ayrıca toplumsallaşmanın araçla olan sıkı bağı da önemle
üzerinde durulmalıdır. Hayvanlar araçsız yaşayabilir ama
insan böyle değildir. Zaten ilk aletlerin ortaya çıktığı
dönem toplumsallaşmanın adımları iç içe olduğunu
gösteriyor. Yine aletlerin yapıldığı dönemle değişen
soğuk, kuru iklim dönemleri aynı zamana takabül etmeleri
tesadüf değildir. İnsan türü bir araya gelerek, alet
yaparak yaşamın zorluklarının üstesinden gelmiştir.
Buzul çağlarının başlangıcında ortaya çıkan insanın daha
sonra bütün buzul dönemleri gibi oldukça soğuk ya da
daha sıcak dönemlere rağmen ısrarla yaşamda var olma
mücadelesi ancak kuracağı toplumuyla olabilmiştir. Alet
yapımcılığı zihinsel ve toplumsal gelişmede sıçramalara
yol açmıştır. İnsana en yakın tür olarak kabul edilen
şempaze ile insan biyolojisi arasında aslında çok ciddi
anatomik bir farklılık yoktur. Asıl fark toplumsal
davranışlardadır. Bu bize şunu gösterir; asıl hayvan ile
insan arasındaki ayrım noktası toplumsallıktır. Bir
şempazede aletleri tutabilir, kullanabilir. Ama yeni bir
durum karşısında aleti terk edecektir. Oysa insan
aletlerini, tecrübesini toplumsal ilişki dediğimiz çevre
ile kuşaktan kuşağa aktırır. Her gelişmenin içinde
mutlaka ilk baştakinin katkısı, emeği vardır.
Toplumsallaşmanın üstünlüğü zaten bu noktadadır.
Toplumsallaşma olgusuna yaptığımız bu tanımlama
çerçevesinde; insan bilinci, duygusu, emeği, mücadelesi,
saygı-sevgi, güzellik, cinsellik vs. ölçüleri karakter
itibariyle toplumsal olduğu gerçeğini oldukça net bir
biçimde göstermektedir.
Toplumsallaşma olgusunda önemle vurgulanması gereken bir
diğer yön ise, toplumsallaşmanın ana- kadın eksenli
olmasıdır. “Analık” olgusu en eski ve ilk
toplumsallaştıcı güç olduğu bugün bilimce kanıtlanmış
bir durumdur. Kadının doğurması, çocuğu beslemesi,
kadını en iyi toplayan, koruyan, yaşatan bir konuma
itmiştir. Çocuk sadece anayı tanımaktadır. Kadının hangi
erkekten gebe kaldığı bilinmezken çocukların hangi
kadına ait olduğu bilinmektedir. Buradaki doğurganlık
özelliği derken soyut bir biyolojik doğurganlık
özelliğine indirgenmiyor. Bunun altında yatan Ana’nın
toplumsal varlığın temelini oluşturması ve bununla
bağlantılı üretkenlik, koruyuculuk, yararlılık, yaşamı
devam ettiricilik yönüdür. En zor koşullarda yaşatan,
yaratan olmanın kendisi en önemli toplumsallık
ölçütüdür. Toplumsallık olgusunun altında yatan bu güçlü
analık özellikleri görülmeden toplumsallığa sağlıklı
anlam verilemez. Analık kavramının kutsallığı bu
gerçeklikle oldukça yakından bağlantılıdır. Bu konuda da
yakın bir döneme kadar bilim cinsiyetçi yaklaşarak
toplumsallaşmanın temelinin analık emeği ile bağını
kurmak istememiştir. İlk toplumsal örgütlenme olan
klandan başlamak üzere kabile ve aşiret biçimleri ana-
kadın eksenli toplumsallaşmalardır. Yine “ana”
kavramının yanı sıra “ Ana tanrıçalık” olgusu da en
önemli toplumsal olgu ve kavram olarak anlaşılması
gerekir.
Doğal toplumu daha ayrıntılı incelemek için bu uzun
dönemi paleolitik- mezolitik ve neolitik dönemlere
ayırarak incelemede yarar vardır.
PALEOLİTİK ÇAĞ
Bu çağ, insanın hayvansal yaşamdan toplum kurarak ilk
ayrıştığı dönemin başlangıdır. İşte bu ilk topluma
"klan” denilmektedir. Klan önemini, insanın ilk ve temel
var olma tarzından almaktadır. Klan; toplumun doğuşu,
ilk hafızası, temel bilinç ve inanç kavramların gelişme
zeminidir. İlk insanların kullandıkları taş aletlerinden
dolayı eski taş çağı anlamına gelen paleolitik çağ
denilmiştir. İlk aletin yontulmasıyla bu dönemi
başlatabiliriz. Milyonlarca yıl sürmüştür. Klan,
sayıları 20-30 dolayında seyreden, kadın etrafındaki
birlik ya da toplumdur. Yaşamlarını doğada toplayıcılık
ve avcılık temelinde hazır bulduklarıyla beslenmekteler.
Toplayıcılıkla elde edilen hepsinindir. Kadınlar,
toplayıcılıkla; erkekler ise avcılıkla daha çok
uğraşmaktadır. Bu tarz bir iş bölümü giderek farklı bir
kişilik, kültür yapılanmasına yol açacaktır. Bu tarz
beslenme ise diğer yakın hayvan türlerine yakın bir
beslenme biçimidir. Klan, çok karmaşık bir toplum
olmadığı için henüz belirgin bir toplumsal sorundan
bahsedilemez. Alet ve ateşin keşifleri geliştikçe
insanlaşma daha hızlanacaktır. Klan, insanın ilk toplumu
olması itibarıyla klanın dışında bir yaşam düşünülemez.
Klan üyeleri, kendisini birlikte olduğu klan üyeleriyle
bir bütün olarak yaşatmak kuralına olmazsa olmaz
kabilinden bağlıdır. Bu bağlamda klanın bir üyesi
diğerinden ayrıcaklı bir yaşamı düşünemez. Klanı
yaşatmak temel ilkedir. Klanda “ ya hep ya hiç” kuralı
esastır. Bireylerin klandan ayrı bir şahsiyeti ve hükmü
düşünülmüyor. Klan, imtiyazsız, hiyerarşiz, sınıfsız,
sömürünün olmadığı bir toplum biçimidir. Bu, insan
türünün ilk toplum olarak gelişiminin uzun süre
dayanışma- yardımlaşma ilkesine dayanarak geliştiği
sonucunu çıkarabiliriz. Yani sanıldığı gibi hakimiyet,
çıkar, rekabet ilişkilerinin başlangıçtaki bu oluşumda
olmadığıdır. Yine klan yaşamında doğa bağrında büyüdüğü
“ana” olarak düşünülmektedir. Doğayla bağ, ana- çocuk
ilişkisi gibidir. Doğadan kopuk olmayan, doğayla
bütünlük esastır. Klanın, kadın gücüne dayalı olması,
doğayla bütünlüklü; dayanışma- birlikteliğe dayalı
dediğimiz komünal değerlerle oluşması, insanın çok güçlü
insani değerlerle ortaya çıktığını gösterirken aynı
zamanda sağlıklı bir toplumsallaşma olduğu gerçeğidir.
Eşitlik ve özgürlük kavramları klanın yaşam tarzında
kendiliğinden var olması önemli bir hususdur. Bugün ise
bilinçli olarak kavramlaştıran bir özgürlük ve eşitlik
tanımı vardır.
Klanın düşünce yapısı çocukların düşünce yapısına benzer
olarak ele alabiliriz. Animist ve totemik düşünüş en
belirgin düşünüş şeklidir. Animizm( ruhçuluk-
canlıcılık) etrafında gördüğü her doğa olgusunu kendisi
gibi canlı görmedir. İlk insan, henüz nesneleri
birbirinden çok ayıracak gelişkinlikte değildir. Bu,
aynı zamanda onun doğadan kopuk olmadığı anlamına gelir.
Doğanın güçleriyle ya da ruhlarıyla anlaşma önemlidir.
Bu animist düşünceye bağlı olarak sonradan büyücülük
gelişecektir. Büyücülük, olguların kontrol edilebileceği
inancından gelmektedir. Ve pratik uygulama gücünün
geliştiği anlamına gelir. O dönemin bilimi ya da tekniğe
denilebilir. Büyücüler, genelde toplumda en fazla
gözlem, yaşam tecrübesine sahip olan kadınlardan
oluşmaktadır.
Totem ise; yaşamda rol oynayan en yararlı bir hayvan,
bitki ya da nesneden totem seçilmiştir. Klanın simgesi
olarak tabusaldır, kutsaldır. Totem inancında hükmetme
ilişkisi yoktur. Totem, kutsal, dokunulmaz olarak kabul
edilir. Toteme saygı aslında topluluk olarak kendi
varlığına olan saygıdan gelir. Totem, klanın bilincinin
sembolize ifade edilmesidir. Bu yönüyle ilk soyutlanma
olduğunu söylersek yanlış olmaz. Klan; klanın geçmişi,
bugünü ve geleciğini içinde taşır. Kısacası klanın
kimliği denilebilir. Klan, toteme bağlanarak güç alıyor,
varlığını anlamlandırmaktadır.
Paleolitik çağ; genelde alt, orta, yukarı olmak üzere 3
bölüm halinde incelenmektedir. Alt paleolitik çağ;
başlangıcı kesin olmamakla birlikte, ilk yontulan
aletlerle başlatılmaktadır. İnsan elinden çıkan en eski
ve en kaba aletlere Afrika’da rastlanılmıştır. Bu döneme
ilişkin eldeki veriler çok azdır. Günümüzden ortalama
200 bin yıl öncesine kadar ki dönemi kapsar. Bu
dönemdeki aletlerin, standartlaşmış yani aynı özellikli
ve çok işlevli aletler olduklarını söylemek mümkündür.
Birkaç milyon yıl nerdeyse aynı özellikte aletler
yapılmıştır. Yani insanlar her yerde bir birine benzer
aletler yapmışlardır. Bu dönemin aletlerine özellikle
Antep, Adıyaman ve Urfa bölgesinde de çok fazla
rastlanılmıştır. Bu da şunu göstermektedir; Kürdistan,
ilk insanın yaşamını devam ettirmek için kendisine en
uygun seçtiği alanlardan biridir.
Ayrıca bu dönemde ateş kesfedilmiştir. Yarım milyon
yıldan beri insanlığın ateşi kullandığı biliniyor. Ateş
ile birlikte gelişme daha da hızlanmıştır.
Orta paleolitik çağ; 200 bin yıl önce başlar. Bu dönemde
aletlerin yapımında değişiklikler göze çarpar. Bu dönem
insanları mağaralarda yaşamışlardır. Artık çok işlevli
taş baltaların yerini çeşitlenmiş yeni baltalar alır.
Yani insanlar artık her işlev için farklı aletler
tasarlar. Bu dönemle birlikte yeni bir alet türü olarak
ok ve mızrak uçları da yapılmıştır. Bu dönemde etlerin
pişirilerek yendiği tahmin ediliyor. Kürdistan’da
yapılan kazılarda bu dönemin buluntularına da
rastlanılmıştır. Birecik çevresinde döneme ait kazılara
rastlanılmıştır.
Yukarı paleolitik çağ; 60 bin yıl önce başlar. Bugünkü
insanların atası olan Homo Sapiens’ın yaşadığı dönemdir.
Ayrıca insanın elbecerilerin çok geliştiği bir dönemdir
de. Dünyanın çeşitli yerlerinde mağara resimlerine,
kabartmalara, heykelcilere rastlanılmıştır. Yine
zıpkının kullanılmaya başlanılmasıyla artık su ürünleri
ile beslenmeye başlandığı anlaşılıyor. Antep, Adıyaman,
Urfa’ da bu dönemin zengin buluntularına
rastlanılmıştır.
MEZOLİTİK ÇAĞ: Mezolitik çağı, paleolitik çağ ile
neolitik çağ arasında geçiş çağı olarak algılamak
gerekiyor. Klan şeklinde gezgin yaşam bu dönemde devam
etmiştir. Bu çağın başlangıcı, son buzul çağının son
aşamasının başladığı M. Ö. 20 bin yıl olarak ele alınsa
da, son yıllarda daha çok M.Ö.15 bin yıllarından
başlatılmaktadır. Bu yıllarda iklim koşulların değiştiği
yönünde bilgiler vardır. Sıcak bir iklim yaşanır,
kutuplarda buzulların erimeye başlamasıyla bitki ve
hayvan topluluklarında değişimler başlar. Çevre
koşularının değişmesi dünyanın bazı yerlerinde öncekine
oranla daha olumlu, bazı yerlerinde ise daha olumsuz,
zorlayıcı koşullar ortaya çıkaracaktır. İklimdeki bu
değişiklikler karşısında insan, bu dönemde önceki diğer
iklim değişiklerinden daha farklı, hem biyolojik hem de
düşünce yetilerini, kültür ve teknikleriyle
karşılamıştır. Mikrolit denilen mini aletler tahta,
boynuz, kemik saplarının üzerine yerleştirilmeye
başlanılmış. Bu çağda beslenmede çeşitlilik göze
çarpmaktadır. Özellikle yemiş, bitki ve köklerininden
faydalanma çok artmıştır. Bu, neolitik çağın oluşması
için çok önemli bir zemin yaratmıştır. Mezolitik topluma
da ilk kez, yukarı Mezopotamya’da geçildiğine dair
birçok kanıt bulunmuştur. Özellikle bu dönemden kalma
buluntulara Urfa ve çevresinde çok rastlanılmıştır.
Zaten sonrasında bir tarım ve hayvan devrimi olarak
bilinen neolitik çağın da aynı bölge içinde yaşanması bu
gerçeklikle bağlantılıdır.
NEOLİTİK ÇAĞ:
Neolitik toplum, doğal toplum dediğimiz dönemin
sonlarına doğru yaşanan ve aynı zamanda en derin doğal
toplum özelliklerinin yaşandığı dönem olarak ele
alabiliriz. Neolitik topluma tarih de ilk kez son buzul
dönemin bitmesiyle, tahminen M.Ö. 11 bin yıllarında
gelişen sert kuraklık iklimine karşı olarak Toros-
Zağros dağ sisteminin eteklerinde başladığı eldeki
kanıtlardan anlaşılmaktadır. Neolitik ile birlikte
yerleşik yaşama ilk kez geçildiği için bu dönemdeki
gelişmelerin tarihi öneminden dolayı neolitik devrim
denilmiştir. İlk kez neolitik devrim ismini İngiliz
arkeolog Gordon Childe 1930’lu yıllarda kullanmıştır.
Neolitik devrim, tarım ve hayvanların evcilleştirilmesi
devrimidir. Artık toplayıcılık ve avcılık şeklindeki
göçebe yaşamdan insanın üretime geçtiği bir dönem
başlamaktadır. Neolitik devrim, her yerde aynı zamanda
aynı şekilde olmamıştır. Yapılan birçok buluş, toplumsal
gelişmeye büyük bir ivme kazandırmıştır. İnsanın bu
toplumsallaşmasındaki gelişmelerle primat ile arasındaki
mesafe iyicene açılmıştır.
Neolitiğe ilk kez yukarı Mezopotamya denilen, Fırat ve
Dicle nehirlerinin yukarıda çıktığı yerlerde, Toros-
Zağros sisteminin iç ve dış eteklerinde geçilmesinin
nedenleri önemlidir. Bu konuda yapılan son araştırmalar
önemli kanıtlar sunmaktadır. Öncelikle yukarı
Mezopotamya dediğimiz yer, yerleşik yaşama geçiş için
uygun iklim, bitki, hayvan kültürleri ve güvenlik için
oldukça elverişlilik sunmaktadır. Buzul dönemleri ve
buzul arasında bu coğrafya, yaşam için dünyanın denenen
iyi alanıdır. Bölgenin; ova, tepe, dağlık alanın iç
içeliği, bol su kaynaklarına sahip olması, yarı tepelik
yerlerdeki toprağın sürekli nemli olması en önemli
avantajlardır. Bu nedenle bölgenin adeta sulu tarıma
ihtiyaç göstermeyen, doğal bir sulamaya benzeyen, uygun
yağış rejimi vardır. Bu, başka hiçbir yerde kolay
bulunamayacak bir özgünlüktür. Buğday, arpa başta olmak
üzere tüm tahılların yabani örnekleri, küçük ve orta boy
hayvanlarında yabani örneklerinin hala bölgede bol
olması bunun kanıtlarından biridir. Yine bölge de çok
sayıda doğal mağaraların olması güvenlik içinde en iyi
alan özelliği kazandırmaktadır. Bugün bile Dicle suyunun
kenarlarında sayısız mağaralar vardır. Hasankeyf’de bile
sadece 4000 üzerinde doğal mağara vardır. Bir diğer
önemli avantaj ise Yukarı Mezopotamya’nın önceki
paleolitik dönem ve mezolitik dönemleri ilk ve derinliğe
yaşamış olması da önemli bir tecrübe, kültür birikimine
yol açarak neolitik için hazırlık olmuştur. Mezolitik
dönemde giderek belirginleşen tohum, kök toplayıcılığı
sonucunda bitkilerle daha fazla haşır neşir olma durumu
yaşanmıştır. Artan tecrübe ve değişen iklim nedeniyle
tarım ve hayvanlık başlamaktadır. Neolitik devrim bu
yabani bitkilerinin evcilleştirilmesiyle niteliksel bir
sıçramaya uğrar.
Neolitik devrimimin yukarı Mezopotamya’da başladığına
yönelik arkeolojik kanıtlar önemli veriler sunmaktadır.
Bu konuda ilk araştırmaları yapan Childe, bitkilerin ilk
olarak Nil vadisinde evcilleştiğini ileri sürmüştür.
Fırat – Dicle ve Nil kenarında da ilk tarımın
başladığını söylemiştir. Bu tezi, 1930’lu yıllarda
Ortadoğu’yu, çalışmalarının merkezine koyması açısından
önemli bir gelişmedir. Fakat ilk tarıma geçişin
başlangıcını büyük nehirlerin kenarında, sulama tarımı
ile başlatması eksik kalmıştır. Çünkü insanlığın büyük
ırmakların kenarında tarımı geliştirmeleri daha sonraki
bir aşamadır. Her an taşkın sel ve felaketlerle
karşılaşmanın mümkün olduğu bu yerlerde setlerle tedbir
almak ve geniş tarlaları ekmek için de su kanalları
açmak, öyle hemen ilk toprağın işlenmeye başlanmasıyla
kolay gerçekleşecek bir olgu değildir. Oysa sulu tarıma
geçiş için daha insanlığın yukarı Mezopotamya’da Fırat-
Dicle’nin beslendiği yamaçlarda uzun bir süre daha
tecrübe edinmesi, toprak işlemeyi iyicene öğrenmesi
gerekmektedir. Bu konuda bir diğer önemli çalışma
yürütenlerden arkeolog Braidwood olmuştur. Braidwood
ise, 1960 yılında “Verimli Hilal” de araştırma
yapmıştır. Yaptığı araştırmalar sonucunda “çekirdek
bölge tezi” ile tarımın ilk kez buradan çevreye
yayıldığını kanıtlar. Verimli Hilal; Doğu Akdeniz’den
Zağros sıradağlarına, Fırat ve Dicle nehirlerinin
çıktığı yerden başlayarak geniş bir kavis çizen yer için
kullanılır. Mezopotamya ise; ağırlıklı Fırat- Dicle
nehirleri arasındaki yer için kullanılır. Yukarı
Mezopotamya ise; Fırat ve Dicle’nin çıktığı yerler ya da
Kürdistan coğrafyası olarak belirtilen yerlerdir. Son
yıllarda yapılan kazılar Neolitiğe geçilen ilk yerin
burası olduğunu göstermektedir. Neolitik toplumu yaratan
halklar dışarıdan farklı bir yerlerden gelmemişlerdir.
Tam tersine bölgede en eski dönemlerden beri yerleşik
olan kültür ve yerli guruplardır. Bu gün Kürtlerin hala
güçlü neolitik özellikli yaşamları bu gerçekliği
kanıtlamaktadır. Son yapılan kazılarda Kürdistan’da bir
çok eski neolitik yerleşim merkezleri bulunmuştur. M.Ö.
11 binlere varan en eski neolitik yer Urfa’ya yakın
Nevala Çole, ve Göbeklitepe kazıları olmuştur. Yine
Diyarbakır’ın Ergani sınırları içinde Çayönü ve Çeme
Kota Ber, Batman’da ise; Çeme Xalan gibi birçok neolitik
köyler açığa çıkarılmıştır. Çıkarılan köylerin şimdiye
kadar bilinen en eski neolitik yerleşim yerleri olarak
açığa çıkması da gösteriyor ki, Kürdistan neolitiğe
öncülük yapmıştır.
Neolitik devrimin kendisini bölgede kurumlaşmış bir
sistem haline getirmesi M.Ö. 6000-4000’ler de
gerçekleşmiştir. Bunun en tipik gelişmesini bu yıllara
denk gelen Tel Xalaf kültürü dediğimiz aşamadır. Tel
Xalaf kültürü; neolitik kültürün kalıcılaşmış,
kurumlaşmış halidir. Tel Xalaf ile birlikte aşiret
toplumuna da geçilmiştir. Bu kültür birkaç bin yıl
aralıklarla dünyaya yayılmıştır. Bu dönemdeki bilim ve
teknik alanındaki gelişmeler ancak 16 yy.da gelişen
bilimsel gelişmelerle kıyaslanabilmektedir. Neolitik
toplum M.Ö. 4 binlere kadar başat olarak yaşanmıştır.
Neolitik devrim, köy devrimi olması yanı sıra aynı
zamanda bir kadın devrimidir. Tarım ve hayvancılık kadın
etrafında gelişmektedir. Daha önceki toplayıcılıkla
bitkileri en iyi tanıyan kadının bu dönemde tarımı
başlatması, bir birinden kopuk olgular değildir. Bu çağ,
tarım evcilleştirme, ağaçlandırma, köy kurma, tapınak
yapma çağıdır. Dokumacılıkla giyinme, el değirmeniyle un
ve ekmek yapma, çanak ve çömlekle yemek pişirme saklama,
taşları kesme ve kerpiçle ev yapma bu dönemin
ürünleridir. Bugün kullanılan bitki ve hayvanların büyük
kısmı bu dönemde ekilmiş ve evcilleşmiştir. Yontma ve
bakır taşlarından balta, çapa, saban, tekerlek, kağnı
dönemin temel icatlarındandır. Neolitik kültür gittiği
her yerde yerelleşmeye uğrar. İnsanlığın yaşamında rol
oynayan her şey kutsanmaktadır. Gıda, tarım ve hayvandan
elde edilen, yararlı olan her şeydir. Gıdalar bu nedenle
kutsaldır.
Neolitik toplum ile birlikte klan şeklindeki toplumsal
biçimden kabile şeklindeki toplumsal biçime geçilmiştir.
Neolitik toplum, hayvancılıkla ağırlıklı uğraşan göçebe
kabileler ve tarımcılıkla uğraşan yerleşik kabileler
olarak ayrışmıştır. Bir kabile büyüklüğüne kavuşan
toplum yönetim sorunuyla karşılaşmaktadır. Kabilenin en
tecrübelisi ve gelişmeyi sürdüren kişiler doğal
yöneticiler konumuna gelmektedir. Bunun için büyücülük
ve şaman şeklinde iş bölünmeleri yapılmaktadır.
Kadın etrafında ana kadın toplumu ve Ana Tanrıça kültürü
ortaya çıkmaktadır. Yerleşik yaşam en çok kadın için
gereklidir. Çocuk yetiştirme, tarım, meyveleri
ağaçlarını bekleme ve ağıl daha çok yerleşikliği
gerektirmektedir. Bu koşullar kadının rolünü çok
büyütmekte ve tanrıça kültürünü oluşturmaktadır. İlk
tanrısal simgeler, erkek biçimli değil kadın biçimli,
tanrıçalardır. Totemden tanrısal düşünüşe geçiş önemli
bir farklılık olarak vurgulanmalıdır. Kazılardan
çıkarılan kadın heykelcikleri bunun iyi göstergesidir.
Kadın heykelciklerindeki üreme organlarının belirgin öne
çıkarılması ise; kadının bereketini simgelemektedir. Dil
yapısına dişilik yapısı egemendir. Yıldızlarla
simgelenen ilk kadın tanrıçalara STERK denilmesi bu
kültürden gelmektedir. Köylerde ilk tapınaklar
kurulmaktadır.
İlk toplumsallığın Ana eksenli gelişmesinin ardından bu
dönemde Ana kültürü daha çok gelişme gösterebilmiştir.
Ana- kadın evcil düzeni yiyecek, güvenlik ve teknik
ihtiyaçların en iyi karşılandığı bir özelliğe sahiptir.
Kadının yabani bitki ve hayvanları evcilleştirmesinin
yanı sıra erkeği de eğiterek kendi evcil düzenine
bağlamaktadır. Bu oldukça önemli bir hususdur. Dünün
hayvana benzeyen toplayıcısı ve avcısından, üreten
insana geçmek kolay değildir. Kadın cinsellik ve
beslenme konusunda bir takım kurallar geliştirmektedir.
Ana- kadın; kendi evcil düzenine ne kadar çok çocuk ve
dost( yakın) erkek bağlarsa o kadar güçlü kadın
olmaktadır. Erkeklerin önemli bir kısmı doğal olarak bu
düzenin dışındadır. Ana kadının yararlı bulmadıkları ve
yaşlılar ağırlıklı olarak bu düzenin dışındadır. Bu,
kadının kapsayıcı olmadığı anlamında değildir. Ana-
kadın toplumuna gelmeyen erkeğin dışında bırakılması
olarak anlaşılmalıdır. Burada erkek, son derece silik ve
çocuk uysallığında kadına bağlıdır. Kabile içinde Ana
kadın ise, belirleyici, öncü ve önderdir. Bu durum
manevi yansıma olarak da tanrıça kültürünün temelidir.
Tanrıçalık, özünde neolitik devrimi başaran kadınların
özelliklerinin toplam ifadesidir. Yaratıcılık, bitki
tanımı, ekimi, hayvan evcilleştirme, çanak çönek yapımı,
dokuma ve ev yapımı, çocuk yetiştirme, çapalama, meyve
ağaçlarını bekleme hep kadının baş aktörlüğünde
gelişmektedir.
Bu dönemdeki Ana tanrıçalık dininde, tanrılar insana
dost ve üretkendir. Baskı ve yalan bilmezler. İnsanların
içinde ve toplumun üstünde olmaması ana tanrıçalığın
eşit ve özgürlük yanını göstermektedir. Yine toplumun
henüz sınıflara ayrışmadığının göstergesidir. Toplumun
kendisi tanrıçaları yüceltmiştir. Bu aynı zamanda kendi
toplumsallıklarının yüceltilmesi, emeğe saygının,
bereketin kutsanmasıdır.
Neolitik dönem açısından belirtilmesi gereken diğer bir
husus ise; Aryen dil ve kültürünün gelişmesidir.
Neolitik döneme kadar, klan toplumunda henüz gelişkin
bir dil sözkonusu değildir. Daha çok işaret ve bir takım
seslerden bahsedilebilinir. Bu noktada neolitik dönem,
dil açısından da yeni bir dönemi ifade etmektedir. Bir
çok keşif, toplumun gelişmesi, anlam gücünün gelişmesi
dili de beraberinde geliştirecektir. Aryen kültür ve
dili, tarım ve hayvancılık devriminin ürünüdür. Bu
devrimin yayıldığı tüm alanlar ağırlıklı olarak bu
kökenden türeyen dilleri konuşmaktadır. Uzun bir zaman
aralığıyla buradaki kültür geniş coğrafyalara yayılınca
doğal olarak giderek yerelleşecek ve yüzlerce farklı
lehçeye bölünecektir. Kürtçe, Farsça, Afganca, Hintçe ve
Almanca, İngilizce gibi diller aynı kökenden gelmedir.
Sonuç olarak; Ana tanrıça kültürünün özelliklerini
kısaca belirtilecek olursak; Tanrıça kültürünün sınıf,
hiyerarşi, devleti doğurtma özellikleri yoktur. Bir ana-
çocuk ilişkisi nasılsa, tanrıçaların toplum ve doğa
ilişkisi aynıdır. Kapsayıcıdır, bütünlükçüdür,
tamamlayıcıdır. Emek ve üretkenliğe dayanması yalan ve
sömürüye gereksinim duymamasını beraberinde getirmiştir.
Bu nedenle barışçıl özellikleri belirgindir. Tüm bu
özellikler; demokratik- komünal özelliklerdir. Doğal
toplum insanı biriktirmeye büyük bir suç gözüyle
bakmaktadır. Bayramlar biriktirmeye karşı tedbirdir. O
dönem insanında değeri toplumsuz düşünmek yoktur.
Toplumda en fazla öne çıkan olgulardan biri de toplumun
ahlaki sisteminin çok güçlü olmasıdır. Ahlak; toplumun
zora dayanmayan günlük kurallrına uymadır. Yani toplumun
günlük pratik yürütülüşüdür. Yine duygusal zeka ve
analitik zekanın birbirini besleyerek harikalar
yarattığını görmekteyiz. Bu nedenle doğal toplum insanın
beyin ve ruh yapısı henüz parçalanmamış, suni çelişkiler
yaşamlarında söz konusu değildir. Kadında daha fazla
yaşanan duygusal zeka; kadının yaşamı erkekten daha
fazla derin anlamlandırmasına yol açmıştır. Ve yaşamı
daha saf, sade gördüğü anlamına gelmektedir. Binlerce
yıl Ana tanrıçalığın sürekli yüceltilmesi toplum
yaşamında kadının oynadığı rolden kaynaklı olduğu daha
iyi anlaşılmaktadır. Neolitiğin yaratıcılığını
simgeleyen ilk kadın tanrıça Star, Sümer yurduna indiği
tarihsel olarak belgelenmiştir. Star kültürü sonrasında
Ninhursag, İnana, iştar, Hepat, Astarte, Kibele,
Afrodit…olarak devam etmiştir. Günümüzde ise; Star
kültürü dediğimiz Tanrıça kültürünün yeniden
canladırılması gerekmektedir. Bu aynı zamanda
demokratik- ekolojik- cinsiyet özgürlükçü bir toplum
demektir. Ayrıca kadının yeniden toplumsal yaşama
belirgin katılması, bunun içinde karı- koca kültürünün
aşılması anlamını içermektedir. Jin ve jiyanın binlerce
yıldan sonra tekrar buluşması, tanrıça kültürünün özü
olmaktadır.
BAZI KAVRAMLAR
ARKEOLOJİ: Kazı bilim anlamındadır. Kürtçe kökenli bir
kelimedir. Bir bölge de vaktiyle yaşamış insan
topluluklarının yarattıkları kültürlerin günümüze ulaşan
kalıntılarını inceleyerek geçmişi anlamamızı sağlayacak
somut verileri ortaya çıkarmakla uğraşır. Bu nedenle taş
aletler, kemik aletler, silahlar, çanak çömlek, tahıl
kalıntıları, ocak külleri, yazı metinleri, mimari
kalıntıları, heykel, resim…gibi insanların toplum
olmakla birlikte yaptığı her türlü malzeme ve kalıntılar
arkeolojinin araştırma alanına girer. Arkeolojinin en
temel işi geçmişte yaşamış insanların maddi
kalıntılarını belli bir zaman dilimi içerisinde açığa
çıkarmak, yorumlamak ve tarihlendirmektir. Ancak
arkeoloji bunları yaparken diğer birçok bilimlerin de
desteğini alarak yapar. Arkeoloji bugün birçok alt
bilime ayrılmıştır. Arkeoloji, çok uzun geçmiş süreci
dönemlere ayırarak inceler. Tarihöncesi arkeolojisi(
prehistorya), prohistorya, klasik arkeoloji, Ön Asya
arkeolojisi, mısır arkeolojisi, Mezopotamya arkeolojisi…
Tarihöncesi arkeolojisi: insan olarak tanımlanan
canlıdan yazının ortaya çıkıp yaygın olarak kullanıldığı
döneme kadar geçen süreci kapsar. İlk dönem
arkeologları, insanlığın ilk dönemlerini kullanılan
aletin tekniğine göre isimlendirmişlerdir. Yontma taş
çağı, cilalı taş çağı, bakırtaş çağı, tunç çağı, demir
çağı gibi…
ANTROPOLOJİ: İnsan bilimi anlamındadır. Antropos; insan
anlamındayken logos ise bilim anlamındadır. İnsanın
biyolojik ve kültürel-toplumsal evrim süreçlerini
geliştirdiği kuramlarla açıklamaya çalışan bilimdir.
İnsanı, insanlaştıran yani toplumsallaştıran sürecin
işleyiş biçimi antropolojinin ilgi alanına girer. En
eski insandan en gelişmiş toplumlardaki her düzeydeki
insan grupları ilgi odağını oluşturur. Antropoloji
zamanla insanı çeşitli açılarda ayrıntılı inceleyen alt
bilim dallarına ayrılmıştır.
PALEONTOLOJi: Eski canlı bilim anlamındadır. Geçmişte
yaşamış canlıların fosil denilen taşlanmış
kalıntılarından yola çıkarak inceleme yapar.
PALEOANTROPOJİ: En eski insan bilimi demektir. İlk
insanların günümüze kadar fosilleşen iskelet
kalıntılarını ve taş aletlerini inceleyerek insan
evrimini araştıran bilimdir.
PRİMATOLOJİ: Primatları inceleyen bilimdir. İlkel
primatlar ve günümüzdeki yaşayan gelişmiş primatlar olan
insan, maymun, şempanze, goril, orangutan, gibon vs.
inceler. İnsandan önce en yakın canlı türü olan
primatların incelenmesi insanın kökeni ve evrimi üzerine
önemli bilgiler sunmaktadır.
FOSİL: Geçmişte yaşamış canlıların( bitki, hayvan,
insan) taşlaşmış kalıntılarıdır. Bu canlıların
biyokimyasal değişimlerden kaynaklı, yerin farklı
katmanları arasındaki her çeşit kalıntı ve izlerinin
sertleşerek ya da taşlaşarak günümüze kadar korunmuş
haline denir. Şimdiye kadar bulunan insan fosillerin
birçoğu parçalı haldedir. Fosillere ulaşmak kolay
değildir. Çünkü fosilleşme ancak çok özel koşullarda
gelişebilir. En iyi fosil çalışmaları deniz, ırmak,
göllerin dibinde olanıdır. Sıcak, nemli, ormanlı
yerlerde fosilleşme kolay gerçekleşmez. Canlının en çok
sert kısımları
( kemikler, dişler) fosilleşme eğilimi taşır.
JEOLOJİ: Yer kabuğunu inceleyen bilimdir. Başlangıçta
sanayi devrimiyle birlikte gelişen kömür, demir, taş
gibi hammadde ihtiyacından kaynaklı gelişmiştir. Yer
kabuğunun farklı katmanlarının tanımlanması; farklı
özelliklerde toprak ya da taş tabakalarının farklı
dönemleri temsil ettiği anlamı çıkartılmıştır.
Jeolojideki bu tabakalaşma olayı, höyük denilen eski
yerleşim yerlerinin açığa çıkarılmasındaki tabakalaşma
olayı ile benzerdir. Höyük, binlerce yıllık yerleşim
yerlerinin çeşitli zamanlarda aynı yerde eskinin
kalıntıları üzerinden yapılması ile zamanla
tabakalaşmıştır. Adeta tepecikleşmiştir. Toprak altında
kalan bu tepecikler açılırken en üsteki katman günümüze
daha yakın dönemi ifade etmektedir. Höyükler bu açıdan
çok zengin tarihi miraslardır. Kürdistan’da yüzlerce
höyük açılmayı beklemektedir. Urfa, Mardin, Amed …gibi
yerlerdeki birçok tepecik yani höyük giderek dikkat
çekmektedir.
Sonlandı