|
Doğal Toplum Üzerine Eğitim Notları
|
GİRİŞ (Birinci Bölüm)
Doğal
toplum, insan varlığının başlangıç tezidir. İnsanlık,
ilk kez doğal toplumla birlikte toplumsal bir varlık
olarak ortaya çıkabildi. Ondan öncesi hayvansı yaşamdır.
Sonrası ise ona karşıt bir şekilde gelişen hiyerarşik ve
devletçi toplum sistemleridir. Doğal toplum, insana en
yakın canlı türü olan primat denilen canlıdan kopuşla
başlayan çok uzun süreli bir toplumsal sistemdir.
Hiyerarşik toplumun çıkışıyla birlikte doğal toplum
başat rol olmaktan çıkar. Doğal toplum, insanın yaşadığı
tüm alanlarda varlık gösterebilmiştir. Hiyerarşik
toplumun doğuşunu M.Ö. 4000 yılları olarak ele alırsak-
ki bu dönem neolitik dönemin sonudur- bu döneme kadar
doğal toplum etkin bir toplumsal sistemdir. Doğal
toplumun ayrıntılı, objektif incelenmesi giderek hayati
önemde olmaktadır. Bir toplumsal varlık olarak insanın
ömrünün % 98’ni doğal toplumda geçirdiği hususu, bu
gerçekliği daha iyi izah etmektedir. Hiyerarşik ve
devletçi sistemler çok bilinçli olarak doğal toplumu
inkar etmiş, tarihi kendilerinde başlatmışlardır. Doğal
toplum, Önderliğimiz tarafından savunmalarda en temel
konu olarak ele alınmıştır. Bunun nedeni, insan ve
toplum doğuşunun bu dönemde olmasından
kaynaklanmaktadır. Kökenimiz doğal toplumdadır.
Milyonlarca yıl süren bu doğal toplum, insanın
oluşumunda çok önemli rol oynamıştır. İnsanlığın
başlangıcındaki bu var olma tarzı kadın eksenli, doğayla
uyumlu, sömürüsüz, tahakümsüz ve güçlü bir dayanışma,
tamamlayıcılık, karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde
gerçekleşmiştir. Bu da, aslında insanlığın çok güçlü
komünal değerlerle var olduğunu göstermektedir.
Demokratik- ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü
paradigmamızdan kaynaklı en çok kendimizi
dayandırdığımız toplumun doğal toplum olması anlaşılır
bir hususdur. Çünkü yeni paradigmamız hiyerarşik,
sınıflı ve devletçi toplumun dışındadır. Bu nedenle her
zamankinden daha fazla doğal toplumun temel değerlerini
esas almamız gerekmektedir. İnsanın nasıl ve hangi bir
toplumsallıkla var olduğu doğru, yetkin anlaşılmaması
beraberinde bizim gibi yeni bir toplumsallığı kurmayı
esas alan toplumsal bir hareket için oldukça vahim
sonuçlara yol açabilir. Kaldı ki şu ana kadar ki
toplumsal hareketlerin içine düşmüş oldukları çıkmaz
bununla bağlantılıdır. Tarihi sadece yazılı tarihle
başlatmak halklar açısından en büyük handikap olmuştur.
Halkların büyük umutlar beslediği Sovyetlerdeki reel
sosyalist pratiğin acılı sonuçları bu gerçeklikten kopuk
değildir. Marksizm, insanlığı oldukça uzun ve derinlikli
etkileyen doğal toplum, sanki binlerce yıl önce yaşanmış
ve artık tümden ortadan kalktığını algılamakla en temel
hatayı yapmıştır. Bu algılayış Marksizm’i kendi
sistemini oluştururken sınıflı topluma dayanmasına
götürmüştür. Bunun sonucunda da yaşanan devletçi
sosyalizm olmuştur. Oysa doğal toplum her ne kadar M.Ö.
4000’ler de gelişen hiyerarşik güçlerce geriletilmiş ve
sonrasında ilk şehir devleti olan Uruk’un ( M.Ö. 3200)
sınıflı toplumuyla ciddi zayıflamış, ardından tek
tanrılı dinlerin çıkışıyla tümden bastırılmış olsa da
günümüze kadar hala toplumsal gözeneklerimizde çok güçlü
yaşanmaktadır. Bu gerçeklik ulus- devletin geçmiş
sistemlere oranla daha ezen, tekleştiren, bireyciliği
geliştiren sınıflı-devletçi sistem olması açısından da
geçerli bir durumdur. Doğal toplum tümden bitmiştir
demek yerine bastırılmış, parça parça, kıyı da köşe de
yaşıyor demek en doğrusudur.
Doğal toplumun demokratik komünal değerlerini, bu gün
yeniden canlandırmaktan başka bir yol görünmüyor.
İnsanlığın içine girdiği toplumsal, ekolojik
bunalımların temel nedeni doğal topluma ters düşmektir.
İnsan da tıpkı bitkiler gibi ancak kendi kökü üzerinde
sağlıklı gelişebilir. İnsanlığın ilk var olma tarzı
doğal toplumda olduğuna göre yönümüz doğal topluma doğru
olmalıdır. Gerçekler en fazla geçmişte gizlidir. Bu
günkü kapitalist sistemin tüm kavramları insana yabancı,
köleleştiren, düşüren kavramlardır. Bu kavramlarla
sağlıklı insan, sağlıklı bir topluma ulaşmak mümkün
değil. Tersinden daha fazla anlam kaybı, kişiliğin
parçalanması demektir. Önderliğimizin yıllarca biz
Kürtler için kullandığı “yanlış, hastalıklı
büyütülmüşsünüz” belirlemesinin altında; doğal toplum
değerlerinden giderek uzaklaşmış ve asimile olmuş
toplumsal gerçekliğimiz şimdi daha da iyi anlaşılıyor.
Doğal toplumdan uzaklaşma tüm kişilik ve toplumsal
hastalıkların en temel nedenidir. Yeniden sağlıklı bir
toplumsallaşma için kutsal, yüceltici değerlere sahip
olmada büyük ısrar, mücadelecilik bizleri anlamlı,
insana yakışır bir yaşama götürecektir. Her şeyiyle
çürüyen, kanserleşen mevcut sistemden kurtuluş için
bundan başka çıkış yolu yoktur.
Doğal toplum, sadece neolitik toplum olarak akla
gelmemelidir. Neolitik toplum, doğal toplumun son
dönemini ifade eden, yerleşik yaşama geçişle başlayan
çok önemli bir toplumsal devrimdir. Bununla bağlantılı
olarak neolitik dönemi, doğal toplumun en kalıcılaştığı
dönem olarak algılamak daha doğru bir yaklaşımdır. Doğal
topluma bir başka değişle, paleolitik ve neolitik toplum
insanlığı da denilmektedir. Yine doğal toplum kimi
kitaplarda organik toplum ismi olarak da geçmektedir.
Doğal toplumda insanlık binlerce yıl klan, kabile ve
aşiret şeklinde yaşamıştır. Bu toplumsal biçimlenişlerin
ayrıntılı incelenmesi gerekmektedir. Günümüze kadar
gelen ana, kardeşlik, özgürlük, eşitlik, sorumluluk,
emek, adalet, dayanışma, cömertlik, yiğitlik,
kahramanlık, tamamlayıcılık, bayram vs. birçok kavram
doğal toplumdan gelmektedir. Doğal topluma “Ana” ve “
Ana Tanrıça” kültürleri damgasını vurmuştur.
Çok genel hatlarıyla doğal toplumu bu şekilde
belirttikten sonra, toplumsal bir varlık olarak insanın
çıkışının daha iyi anlaşılması için evren-dünya,
canlıların oluşumu ve insanın oluşumuna dair birkaç
temel hususu belirtmek gerekiyor.
EVREN- DÜNYA- İLK CANLILARIN OLUŞUMU
Evrenin oluşumuna dair bir kaç söz: Bilim insanları,
evrenin oluşumunu 14-20 milyar yıl önce gerçekleştiği
düşünülen Big Bang kuramı( Büyük Patlama) ile açıklar.
İğne ucu kadar küçük bir noktada toplanan evrenin tüm
maddesinin, belli bir aşamadan sonra patlaması sonucu
yoğun bir enerji açığa çıkar. Giderek bu enerji dolu,
bulutsu parçacıkların kendi etrafında enerji kazanarak
topaklaşması sonucu ilk madde olan hidrojen oluşur.
Hidrojenin türevlerinden diğer maddeler oluşmaya başlar.
Uzun bir zaman süreci içerisinde adım adım yıldızlar,
gezegenler, taşlar, toprak, su, bitkiler, hayvan ve en
nihayetinde de insana kadar gelen bir doğal evrim süreci
yaşanmıştır. Evrendeki her şeyin aynı kökene sahip
olduğu giderek anlaşılıyor. Yani varlığın malzemesi ya
da hamuru aynıdır. Her birimiz evrenin aynı
malzemelerinin ürünüyüz. Ve tüm zamanların ruhunu
taşıyoruz. Evreni oluşturan ilk parçacıklar sürekli bir
hareket halinde olmasaydı bugün bu kadar varlık
oluşamazdı. Nasıl ki evren anlaşıldıkça insan
anlaşılıyorsa, aynı zamanda bir atomun anlaşılması
evrenin ya da insanın anlaşılması demektir. Tüm evrenin
çok küçücük bir noktanın patlamasından çıktığını
düşünmek çoğu kez akıl sınırlarımızı zorluyor olabilir.
Ancak, evrenin oluşumuna yönelik bu kuramın günümüzde en
çok kabul gören izah olduğunu da inkâr edemeyiz.
Maddenin en küçük parçası dediğimiz atomun tespit edilen
parçacıkları yeni keşiflerle sürekli değişiyor. En küçük
parçacıkların daha da altında başka küçük parçacıklardan
bahsediliyor. Böyle derinliklerde hep parçacık, hep
parçacık… Nereye kadar bu parçalanma diyebiliriz. Evet,
küçük bir parçacık onunda altında bir diğeri ve sayısız
küçük parçacık… Acaba bu, sonunda bizi yokluğa
götürmesin mi? Belki de varlık- yokluk denilen ikilem
budur… Nasıl ki evrenin büyüklüğü akıl sınırlarımızı
zorluyorsa atom denilen diğer küçük evren de tüm
algılarımızı zorluyor. Kuşkusuz Evren, sayısız gizleri
içinde barındırıyor. En küçük parçacığından en büyüğüne
kadar sırlarla doludur. Başlangıçta sadece atom(
hidrojen) vardı. Atomun- değişik diziliş ve biçimi-
hareketi sayısız varlığa yol açtı. Hava, taş, toprak,
su, maden, ağaç, bitki, hayvan ve insan… Öyleyse varlığı
ya da maddeyi bir hareket gibi düşünebilir miyiz? Bunca
çeşitlilik olmadan evren ya da yaşam olabilir miydi?
Evreni oluşturan ilk parçacıklar, sürekli bir hareket
halinde olmasaydı, bugün bu kadar varlık oluşamazdı.
Evrende en küçük bir toz zerreciğinin, bir su damlasının
bir anlamı vardır. Çeşitlilik evrenin temel özelliğidir.
Çeşitliliğin anlaşılması için bir kez daha atomun
derinliklerine gitmeliyiz. Burada ki bunca hareketin,
çeşitliliğin, özgür ortam olmadan gerçekleşmesi mümkün
değil. Atomun bünyesinde tüm olup bitenler atomun
sayısız tercih eğilimiyle bağlantılıdır. Yoksa bu kadar
çeşitliliği izah etmek zor olacaktır. Her parçacığın ve
dalganın atomun hareketinde bulunma ihtimali her
parçacık için geçerli bir özelliktir. Yani doğada hiçbir
ayrıntı küçümsenmiyor. Var olan hiç bir şey etkisiz
değil, bir iradesi ve anlamı var. Hiç durmayan hareket
sonucu sürekli bir yenilik doğuyor. Acaba Doğa, önüne
çıkan her şeyi yok etmiş olsaydı bu kadar zenginlikle
karşılaşabilir miydik? Bunca çeşitlilikten, doğanın her
koşulda yaşatmayı esas aldığı anlamını da çıkarabiliriz.
Çeşitlilik, doğanın yaşatma eğilimiyle oldukça yakından
bağlantılıdır.
Evrenin genel ilkeleri insan içinde geçerlidir. Tür
olarak insan belki evrenin son aşamasının bir ürünüdür.
Bir kelebek, bir bitki ya da bir bakteri bu dünyada
bizden daha eskidir. Ama doğa, ilk atomdan beri,
milyarlarca yıl, adım adım insanın koşullarını
oluşturdu. Öyle sanıldığı gibi bir anda oluşmadı insan.
Bu nedenle İnsan, tür olarak en son ortaya çıkmış
olabilir ama bu onun kendi başına ele alınması anlamına
gelmemekte. İnsan, doğal evrim akışının sonucunda
gelişmiştir. İnsanda maddenin ve biyolojik evrimin
tarihini görmek bunun ispatı olsa gerek. İnsan için
evrenin toplamı denilmesi belki de bu yüzdendir. İnsan
“kendini bilmeye” çalışırken ya da gerçekliğe ulaşmaya
çabalarken acaba özünde evrenin gizleri mi çözülüyor? Bu
soruyu bir başka açıdan da sorarsak acaba evren, doğa,
varlık denilen oluşum neden kendini düşünme ihtiyacı
duymuş olabilir? Tüm bunların tartışılması yeni,
üretken, zengin düşüncelere yol açacaktır. Artık kaba,
cansız evren ya da madde anlayışı terk edilmekte bunun
yerine canlı evren anlayışı ile karşı karşıyayız. Bilim
insanları artık canlı- cansız ayrımını neredeyse bir
tarafa bırakmışlardır. Bu da son kuantum fiziğinden
çıkarılan en temel sonuçlardan biridir. Büyük evrendeki
( makro kosmos) işleyişle atom denilen küçük evrendeki(
mikro kosmos) işleyiş birbirine benzemektedir. Evreni
anlamak atomu anlamak demektir. Atomu anlamak evreni
anlamak demektir. Bu da insanı anlamak demektir.
DÜNYANIN OLUŞUMU
Dünyamızın, 5-6 milyar yıl önce oluşumunu tamamladığı
tahmin edilmektedir. Sonsuz sayıdaki toz parçacıkların
milyarlarca yıl boyunca topaklaşması sonucu gezegenimiz
oluşmuştur. Bu topaklaşma oluşurken kütle küçüldü,
basınç ve sıcaklık arttı. Dünyanın bu başlangıç halini
yanan bir ateş topuna benzetebiliriz. En ağır maddeler
örneğin demir- nikel dünyanın merkezi denilen
çekirdeğinde toplanırken hafif maddeler dışarıda kaldı.
Dünyanın soğuması milyonlarca yıl sürmüştür. Yeryüzü 4-5
milyar yıl önce şekillenmeye başlamıştır. Zamanla dış
kabuk soğur. Öte yandan içteki kızgın çekirdek volkan
patlamaları ile dışarı atılır. Başlangıçta atmosfer
yoktur. Bu volkan patlamaları ilk atmosferi ve suları
oluşturur. Volkanların patlamasıyla % 97 su buharı olmak
üzere azot, karbondioksit, hidrojen, metan, amonyak
dışarıya atılmış. Bu gazlar zamanla dünyanın ilk
atmosferini oluşturacaklardır. Dışarıya atılan maddenin
en fazlasının su buharı olması önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü yükselen buharın yukarılarda yoğunlaşması sonucu
dünyanın etrafında kalın bir bulut tabakası oluşur.
Yoğunlaşan buhar soğuduktan sonra yağmur olarak
yeryüzüne iner. Düşen her yağmur damlasıyla yeryüzündeki
sıcaklık azalmaya başlar. Dünyanın ısısı 100 C nin
altına düşmeye başladığında sular yeryüzünde toplandı.
Böylelikle giderek denizler ve okyanuslar oluştu. İlk
atmosferin oksijensiz olması önemli bir durumdur.
Şimdiki atmosferin oksijenli olması atmosferinde bir
evrim süreci yaşadığını gösterir. Oksijensiz atmosferden
güneşin ultraviyola denilen çok güçlü enerji dolu
ışınları rahatlıkla yeryüzüne geçtiği anlamı çıkar. Oysa
ultraviyola ışınları bugünkü atmosferde var olan ozon
tabakasından dolayı yeryüzüne direkt inemezler. Ozon
tabakası güneşin güçlü ışınlarını kırdıktan sonra
yeryüzüne geçer. Bunun sonucunda biz canlılar yeryüzünde
yaşıyoruz. Günümüzde en çok tartışılan ozon tabakasının
delinmesi sonucu, insan başta olmak üzere diğer tüm
canlıların yaşamını tehdit altında olması ozon
tabakasının önemini daha fazla açığa çıkarıyor. Burada
neden ilk atmosferin oksijensiz olduğu ve bunun yol
açtığı gelişmeler sorusu akla gelebilir. Ultraviyola
ışınlarının ozon tabakasız (oksijensiz) atmosferden yani
ilk atmosferden rahatlıkla yeryüzüne geçmesi sonucu
yeryüzündeki sularda parçalanma şeklinde kimyasal
reaksiyonlara yol açar. Hidrojen ve oksijenden oluşan
suyun bu şekilde parçalanmasıyla hidrojen ve oksijen
serbestleşir. Serbestleşen oksijen atmosferde birikmeye
başlar. Böylelikle zamanla oksijenden ozon tabası
oluşmaya başladı. Bu, daha sonraki dönemlerde gelişecek
oksijenle solunum yapan canlıların çıkış koşulunu
hazırlamıştır. Öte yandan oksijensiz ilk atmosferden
ultraviyola( morötesi) ışınlarının geçmesi ile
okyanuslarda ilk canlıların oluşumu için gerekli yapı
taşlarının oluşmasını sağlayan uygun zeminde oluşur.
Aşırı enerjiden dolayı okyanuslar yoğun kimyasal
reaksiyonlar geçirir. Bir yandan parçalanma diğer yandan
da yeni bileşikler oluşur. Basit bileşiklerden
canlıların yapı taşları olan karmaşık moleküler(
aminoasit- karbonhidrat) özellikle suların
derinliklerinde oluştu. İşte ilk canlı denilen ilkel
hücre bu büyük( organik) moleküllerden meydana gelir.
Bilim insanları, ilk kez yaşamın suların derinliklerinde
başlamasının benzer örneklerini laboratuar koşullarında
da deneyerek kanıtlamışlardır.
CANLILARIN OLUŞUMU
İlk canlı hücrenin çıkışı zaman olarak 3,5 milyar yıl
önceye tekabül eder. Bu ilk canlının özelliği fotosentez
yapmayan, çekirdeksiz, oksijensiz ortamda üreyen,
bakteriye benzer ilkel bir hücredir. Bu canlının,
oksijene ihtiyaç duymadan yaşamasının nedeni, atmosferin
başlangıçta oksijensiz olmasıdır. Bu bakteri benzeri
canlıların yaşayan temsili günümüzde de vardır. O
dönemlerde oksijen bu tür canlılar için zehir demektir.
Yoğurdun mayalanmasında ya da çürümüş ortamlarda genelde
bu bakteriler yaşamlarını sürdürürler. Demek ki değişen
atmosfere rağmen bugün bu canlılar yaşayabiliyorsa hala
kendileri için uygun ortam var demektir. Bugün
yaşamımızın da temeli olan serbest oksijenin atmosfere
verilmesi için 300 yıl daha geçmesi, ilk fotosentez
yapan mavi- yeşil algler denilen canlının doğması
gerekiyordu. Kısacası 3 milyar yıl önce oksijenli
solunumun başladığını söyleyebiliriz. Yaşamın başlangıcı
olan ilk hücre ile birlikte değişen koşullara göre
çeşitli canlılar oluşmaya başladı. Bütün canlılar, ağır
ilerleyen zamanla birlikte basitten karmaşık yapılara
doğru bir evrim izlemiştir. Tek hücrelilerden çok
hücrelilere geçiş için 2 milyar yıl geçerken yaklaşık 1
milyar yıl önce, çok hücreli canlılar gelişti.
Günümüzden 570-500 milyon yıl öncesine kadar yalnızca
denizlerde yaşayabilen bitki ve hayvanlar vardı. Bunlar
karidese benzer yüzücü kabuklar, halkalı solucanlar,
yosunlar, süngerler, ilkel ahtopotlardır…
430 milyon yıl önce ise yaşam sudan karaya sıçramaya
başladı. Karada, kıyılarda ilk kez bazı bitkiler
görülmeye başlar. Sularda yaşayan yosunların karasal
formları gelişti. Bu açıdan yosunları ilk karada yaşayan
canlılardan saymak yanlış olmaz.
Birçok balık türünün çıkışı günümüzden yaklaşık 400-350
milyon yıl önce gerçekleşmiş. Bu balık türlerinden ise
zamanla kara omurgalıları oluştu. Bunların ilk örnekleri
kurbağalardır. Ardından sürüngenler çıkmaya başlamış.
Kurbağalar, sudan karaya geçişin ilk hayvanlarından
sayılır. Bu nedenle hem karada hem de suda
yaşamışlardır. Sürüngenlerde de benzer durumlar
yaşanmış. Bu hayvanların zamanla karaya uyum sağlayarak,
çeşitli türleri gelişir. Bu dönemde ayrıca sudan,
karadan sonra ilk kanatlı olan bazı böcek grupları da
türemeye başlar.
225-65 milyon yıl öncesi; sürüngenler çağıdır. Timsah,
kaplumbağa, kertenkele ve dinazorlar bu dönemde
yaygınlaşır. Sürüngenlerden memeliler denilen sıcakkanlı
hayvanlar türer. Dönemin sonunda dinazorlar ortadan
kalkar ve memelilerin gelişimi hızlanır.
Memeliler; 65- 1,8 milyon yılları arasında ise
çeşitlenir. İnsana en yakın canlı türü olan primatların
çıkışı da bu döneme rastlar. Primatlar da memelilerin
bir grubudur. Bu dönemde memeli hayvanların dışında kuş,
çiçekli bitkiler ve böcekler de oldukça çeşitlenmiştir.
Memelilerin çoğalması ve yayılmasında, sıcakkanlı
oluşları ve sürüngenlere oranla her türlü iklime daha
iyi uyum sağlayabilmeleri rol oynamıştır. Memelilerin
temel özellikleri; sıcakkanlı olması, cinsel ilişki ile
üremeleri, anne rahminde yavrunun büyümesi ve sütle
emzirilmedir. Bir canlının sıcakkanlı özellik
göstermesinden, o canlının daha gelişkin olduğu sonucunu
çıkarabiliriz. Sürüngenlerin soğukkanlı olarak
tanımlanmasından kastedilen ise, henüz kendi otomatik iç
ısı ayar mekanizmalarının olmaması bununla bağlantılı
ortamın soğuk ya da sıcak oluşuna göre vucudun uyum
sağlaması anlaşılmalıdır. Bundan dolayı yılanlar soğukta
hareketsiz, sıcakta hareketlidirler. Sürüngenlerin bu
özelliği karadan önceki yaşam olan sudaki yaşam için
özel bir ısı ayarlama merkezine ihtiyaç duymamakla
bağlantılıdır. Çünkü suyun derinliklerinde ısı genelde
sabittir. Dışarıdan çok fazla etkileyen bir öğe yoktur.
Karadaki yaşamda ise en başta güneşin doğuş ve batışı
günlük ısının sürekli değişmesine yol açmaktadır.
Canlıların giderek sıcak kanlı özellik göstermesi
değişen her türlü koşullara karşı yaşamayı
başardıklarını gösterir.
Bir canlı türünün omurgalı, kemikli olması o canlı
türünün diğer kemiksiz olanlara göre daha yeni ve daha
gelişmiş olduğu anlamı çıkarılabilir.
Geçmişte dünyanın çeşitli dönemlerinde başta iklim
değişikliği olmak üzere farklı birçok nedenden kaynaklı
sayısız canlı türü de ortadan kalkmıştır. Hatta kimi
zamanlarda yeryüzündeki canlı sayısının %70’nin bile yok
olduğu dönemler tahmin edilmektedir.
EVRİM TEORİSİ VE İNSANIN KÖKENİ
İnsanın fosil kayıtları jeolojik(yer katmanları)
kayıtlarda en üst tabakalarda bulunmaktadır. Bu da
insanın, doğal evrim sürecinin en son ürünü olduğu
anlamına gelir. Bitki ve hayvanların en alt evresinden
insana kadar tüm gelişim süreçlerinin tarihi kalıntıları
insanda mevcuttur. Bilimsel olarak net görülmektedir ki,
insan cenini kendinden önceki biyolojinin tüm
süreçlerini tekrarlayarak büyümektedir. Her insanın bir
hayvanı andırdığı görüşünün altında bu gerçeklik yattığı
söylenirse fazla abartıya kaçınılmamış olunur.
İnsanın kökenine ilişkin somut görüşler 19.yy’ın
sonlarına rastlar. Bu çağın başına kadar hakim görüş
dinlerdeki tanrı tarafından “yaratılış” hikayeleridir.
Türlerin yaratıldığı andan itibaren hep aynı kaldığı
şeklinde yaygın görüş vardı. Bu aynı zamanda Aristo’nun
görüşüdür. Aristo’nun doğaya bakışı statik ve
hiyerarşiktir. Doğal evrim görüşüne sahip değildir.
Aristo mantığının özü değişmezlik üzerinedir. 19 yy. da
Hegel doğal evrim teorilerini biliyordu. Hegel,
Darwin’in “Türlerin kökeni “ kitabı çıkmadan önce
ölmüştü. Doğal- biyolojik bir evrim artık günümüzde
kabul gören bir olgudur. İnsan ya da insan benzeri
iskeletlerin sınıflandırılması yeni bulgular ışığında
birçok kez değiştirilmiştir. Bugün insanlığın kökenin
Doğu Afrika olduğu kanıtlanmıştır. Araç yapan ilk insanı
toplumsallaşmaya adım atmış insan olarak ele almak
gerekiyor.
Engels “ insanın kökeni sorusunun yalnızca biyolojik
evrim sınırları içerisinde incelenemeyeceğini, biyolojik
evriminin tek başına hayvan atadan ön insana geçişi
açıklamayacağını” söyler.
Bugün kuantum ve kosmos fiziğindeki gelişmelerin
sonucunda hiçbir olgu da mutlaklık diye bir durumun
olamayacağı açığa çıkmıştır. Gelişmelerin diyalektiğinde
“kaos aralığı” her olguda kendini göstermektedir. Her
niteliksel değişimler bu aralığı gerekli kılmaktadır.
Özellikle batı düşünce sisteminin nedensellik ve
kesintisiz düz çizgide ilerleme anlayışı artık iflas
etmiş durumdadır. Kaos aralığından düz çizgisel bir
ilerleme her zaman mümkün değil ve gelişme inişli
çıkışlı olmakta, çok seçenekli bir durum söz konusudur.
Doğa, mutlaklar ile gelişmez. Mutlaklık, değişmezlik
demektir. Biyolojik evrim de bu kaos aralığındaki
gelişmelerle bağlantılıdır. Canlı türleri nesilden
nesille değişime uğrayarak ilk halinden farklı
özellikler kazanıyor. Milyarlarca canlı çeşidinin
varlığı ancak evrimsel çizgisinin düz çizgide
ilerlememesiyle açıklanabilir. Aksine bu kadar canlı
türünü izah etmek kolay olmayacaktır. Evrimsel gelişmede
açığa çıkan en temel kurallardan birisi; daha sonraki
gelişmenin bir önceki gelişmeyi de içermesi gerçeğidir.
Zıtlılar birbirini yok ederek gelişmemiştir. Yeni
oluşumda yani sentezde varlıklarını daha zengin bir
oluşum içinde sürdürmüşlerdir. En son canlı tür olarak
çıkan insanın, kendisinden önceki diğer biyolojik
süreçlerin izlerini taşıması buna en iyi örnektir.
Böylece var olan hiçbir şey yok olmadığı gibi yeni
biçimlerde de varlığını sürdürmüş oluyor.
İlk kez Lamark 18 .yy’ın ortalarında canlı varlıkların
dönüşüm geçirerek birbirinden türemiş olduklarını
söyler. Ancak dönüşüm fikrine en büyük açıklığı getiren
ve doğanın evrimsel yasasını açıklan Darwin’dir(1809-1882).
Darwin, türlerin evrimini o döneme kadar en kapsamlı
açıklayan olma özelliğine sahiptir. Darwin; evrim
teorisini, doğal ayıklama ve kalıtım yoluyla açıklar.
Ona göre ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler
kalıtımla yeni kuşaklara aktarılıyor. Evrim kuramı, bize
farklı türlerin ortaya çıkışı ve birbirleriyle
ilişkileri hakkında açık bir anlayış geliştirme
olanağını vermektedir. Bugün Darwin’in evrim kuramı,
kuantum fiziğindeki gelişmelerden dolayı daha ayrıntılı
bir izaha kavuşmuştur. Fakat 19.yy da Darwin’in bu
evrimci görüşü çok önemli gelişmelere yol açtığı inkar
edilemez. Darwin’in evrim teorisine göre,” bir fiil ile
kertenkele ve insan aynı soydan “ olması anlamına
geldiğinden, bu teori zamanında çok tepki almıştır. Yine
Darwin’in evrimci görüşleri o zamana kadar çok hakim
olan tek tanrılı dinlerin insan ve evren hakkındaki tüm
tanrısal yaratılış açıklamalarını kökünden çürütmüştür.
Ayrıca türlerin başlangıçta nasıl yaratılmışsa hep aynı
kaldığı görüşünün yanı sıra türlerin ayrı ayrı
yaratılmış savları da çürütülmüştür. Darwin’e göre
“evrim çizgisinin sonucunda hayvandan insana geçişte son
halka maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün
uygun koşullarda dönüşümü sonucu oluşmuştur “der. Bu
teoriden hareketle insanlarla maymunlar arasındaki
bağlantıyı “insan maymundan gelmektedir” şeklinde ifade
etmek yanlıştır. Bu açıdan Darwin’in görüşlerinde
eksiklik ve bir takım yanlışlıklar olduğu da inkar
edilemez. Fakat bizim için önemli olan onun doğal evrim
görüşüne ısrarla vurgu yapma yönüdür. Bugünkü bilimsel
izahlar insana en yakın canlı türünün primat denilen bir
canlı olduğu yönündedir. İnsanın atası maymun değil ama
maymunlarla birlikte primat denilen ortak bir kökenden
geliyoruz. Maymun ve insan, aynı kökenden milyonlarca
yıl önce ayrılan iki değişik türdür. Ve maymunlarla en
yakın akrabalar olduğumuz söylenilebilir.
Darwin’in yaşadığı 19. yy da evrimci görüşün doğru ya da
yanlışlığı üzerine birçok tartışmalar vardı. Fakat
günümüzde artık bilim tarafından bu evrimci görüş kabul
görmüş ve günümüzdeki tartışmalar daha çok insan evrimin
nasıl olduğuna yöneliktir. Şu anki verilerde her döneme
ilişkin fosiller olmasa da insanların nasıl bir evrim
sürecinden geçtikleri genel hatlarıyla da olsa açığa
kavuşmuştur. Fakat insan evrimi henüz tam olarak
yanıtlanmış bir soru değildir. Bu konuda az sayıda kanıt
çok sayıda kuram vardır. Olasılıkla insan soyağacındaki
bazı dallara ait türlerin soyu tükendi ve sadece bir dal
homo sapiens’e evrildi. Bu konuda kaygan bir zemin
olduğu her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Fosil ve
çıkarılan taş aletlerin bilimin gelişen yeni
imkanlarıyla incelenmesi daha somut bulgulara yol
açmakta ve bu daha da devam etmektedir. Bu konunun daha
iyi anlaşılması açısından primatlara biraz daha değinmek
de kuşkusuz fayda vardır.
PRİMATLAR
Primat sözcüğü ilk kez İsveçli doğa bilgini Linne
tarafından kullanılmıştır. İnsan türünün bir toplumsal
varlık olarak insanlaşmasından önce primat yaşamı
yaşadığı bilimsel bir kanıttır. İnsan kendinden önceki
primat denilen türden koparak insanlaşıyor. Primat,
insana en yakın familya takımıdır. Primatların çeşitli
türleri vardır. Bu nedenle primatların tümüne maymun
demek yanlıştır. Primat sözcüğü bilindiği kaba biçimiyle
maymun değildir. Bir başka değişle İnsanların ilk
maymunsu atalarıdır demek daha doğru olabilir. Bu, ortak
atamızın yarı maymun yarı insan olduğu anlamına
gelmemelidir. Bugün bilim insanları insan ve maymunların
ortak atası olarak primat denilen canlı türünde
hemfikirler. Primatlar, memeliler grubundan bir takıma
verilen isimdir. Memeliler, 33 takımdan oluşmaktadır.
Her bir takım farklı bir canlı türüne evrilmiştir. Bu
takımlar içerisinde primat takımı milyonlarca yılın
sonunda evrimleşerek insan türünün çıkmasına yol
açmıştır. Memeliler, yavrularını doğurarak dünyaya
getiren, sıcakkanlı ve yavrularını emziren canlılara
verilen genel isimlendirilmedir. Primatların ortaya
çıktığı dönemlerde dinazorların nesli tükendiği
sanılıyor. 65 milyon yıl önce dinazorlar yok oldu. Bu
memeli canlıların daha fazla çeşitlilikte gelişim
sağlamalarına ve çoğalmalarına yol açtı. Primatlar büyük
olasılıkla dinazorların soyunun tükenmesinden 5 milyon
yıl sonra yani günümüzden 60 milyon yıl önce ortaya
çıktığı sanılmaktadır. İlk ilkel primatlar ile
günümüzdeki gelişmiş primatlar arasında ayrılıklar
çoktur. İlk ilkel primat atamızın prosimiyen denilen
fare benzeri bir canlı olduğu sanılıyor. Günümüzde
yaşayan yüksek primatlar olarak goril, şempaze, babun,
orangutan ve insanı verebiliriz. İlk primatların
Afrika’dan mı yoksa Asya’dan mı türeyip diğer kıtalara
yayıldığı konusunda son yıllarda önemli görüş
ayrılıkları vardır. Son araştırmalarda ise ilk
primatlara ilişkin en eski bulgular Kuzey Amerika’da ele
geçiyor. Bu bulgular 65 milyon önceki kalıntılardır. Bu
ilk primatların tüm dünyaya yayıldığı sanılıyor. İlk
primatlar kıtalararası kara köprüleri yoluyla her yere
yayılmıştır. Ama sonuçta diğer yerlerde azalırken ya da
tükenirken Afrika’daki evrimleri ivme kazanır. Sürekli
evrimleşmeye devam eden bu primatlar 20 milyon yıl önce
de iklimsel koşullar sonucu Doğu Afrika’da ilkel
araçları tutabilen ve iki ayak üstünde yürüyebilen bir
tür olarak gelişme gösterdikleri kanıtlanmıştır. Ağaçtan
inmede iklimsel koşullar belirleyicidir. Bu canlı
ağaçtan indiğinde artık cüssesi büyümüş, iki ayak
üzerinde durabiliyor, elleri nesneleri kavrayacak
biçimde gelişmiş( baş parmak) ve iskeleti arada sırada
dik durabilecek kadar gelişmiştir. Hominid denilen
insansı aileyi bu dönemde başlatmak yanlış olmaz. Çünkü
artık diğer maymungillerle insan ailesine doğru yolun
çatallaşmaya başladığı söylenebilir. Bu hominidleri
ilkel hominid olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. O
zamandan beri hominidler evrimine devam edecek, birçok
dallara ayrılacaktır. En son 5- 5,5 milyon yıl önce
hominidlerin evrimi daha hızlanarak ve yaklaşık 2-5
milyon yıl önce ilk kez aletleri kullanan homo cinsi
çıkmıştır.
HOMİNİD
İnsanımsı, insansı canlı türü, insan benzeri canlı
anlamındadır. İnsanla sonuçlanan evrim hattının tüm
temsilcilerini kapsayan aile de denilebilir. Homo
cinsinin temsilcileri olan bizler aslında hominid
denilen insan ailesinin içinde yer alıyoruz. Hominid
ismi, primattın evrimi sonucu, yeni ortaya çıkan
türlerin, giderek insanı daha çok andırdığı için
konulmuştur. Ya da başka bir ifadeyle; ilk insanlar
bugünkü yaşayan insanlara benzemedikleri için bilim
insanları onları farklı bir tür ya da cins içinde
sınıflandırırlar. Bu nedenle onlara homo sapiens değil,
hominid- insan benzeri canlı- derler. Hominid aşamada
artık iki ayak üstünde ve alet kullanabilen canlı tür
söz konusudur. Hominidlerin çıkışı üzerine genelde
birçok farklı görüş vardır. Kimi araştırmalar bu ortak
atadan maymungiller( pongid) ve insansılar( hominid)
olarak çatallaşmayı daha yakın bir zamana götürürken,
kimi araştırmalarda yukarıda da belirtildiği gibi 20
milyon öncesine kadar götürmüşlerdir. Homo cinsinin
buzul çağı öncesi çıkmasına karşın kimi gelişkin hominid
türleri 1 milyon öncesine kadar Afrika’da hala
yaşadıklarını gösteren kanıtlar vardır. Kısacası hominid
evrim tablosu sürekli yeni araştırmalarla değişmektedir.
Son yıllardaki DNA testleriyle türlerin en son
birbirinden ne zaman ayrıldıkları yönünde önemli
sonuçlar elde edilmektedir. İnsan ve maymun türlerinin
benzerliği şaşırtıcı özelliktedir. Hatta dış görünüşünde
oldukça birbirine benzer olan bazı fare türlerinin kendi
aralarındaki benzerliklerinden daha büyüktür. İnsana en
yakın maymun türü şempazedir. Şempazenin kromozun sayısı
22 çifttir. İnsanın ki ise, 23 çifttir. Aralarındaki
fark %1’dir. Maymun ve insansıların ortak soy ağacı
birbirlerinden 20 milyon yıl önce ( kimi araştırmalar bu
sınırı 20-30 milyon yıl öncesine götürüyor) dallanmaya
başladıktan sonra, tam yol ayrımlarının ise 6-8 milyon
yıl önce olduğu genelde belirtiliyordu. Son yapılan kimi
araştırmalar ise bu yol ayrımının daha yakın bir zamanda
olduğunu göstermektedir. Bu nedenle insan ve şempanzenin
ortak kökenden ayrılışlarının 5,5 milyon yıldan daha
gerilere uzamadığı hesaplanmıştır.
BUZUL ÇAĞLARI
Yapılan araştırmalara göre dünya, günümüzden 65 milyon
yıl önce soğumaya başladığı tespit edilmiştir. Dünyanın
kutuplarındaki buzlar bir zamanlar yoktu. Bu soğuma
sürecinin sonucunda kutuplarda buzlar oluşmaya başladı.
Günümüzden 4 milyon yıl önce artık Antarktika buzları
devasa boyutlara ulaşmıştı. Yaklaşık 2,5 milyon yıl önce
ise, orta enlemlerde ilk buzullaşma başlamış. Buzulların
etkisiyle dünyanın diğer ılıman yerlerinde kuru, soğuk
iklim görülmeye başlar. Bu iklim değişimleri,
primatların izlemiş olduğu hızlı evrimin zeminini teşkil
eder. İnsanın çıkışına kadar sayısız iklim değişimi
yaşanmıştır. Türlerin gelişiminde iklim değişimleri her
zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu buzul ve
buzullararası dönemlerde insan türü gelişmeye başladı.
Bu nedenle farklı insan grupları oluştu.
Buzul devri, 1,8 - 10 bin yılları arasını ifade eder.
İklim değişimleriyle beraber birçok canlı türü ya azaldı
ya türleri tükendi ya da yeni türler çıktı. Genel de 4
büyük buzul dönemi ve 3 buzularası dönemden bahsedilir.
Ama son araştırmalar bunun çok daha fazla olduğunu açığa
çıkarmıştır. Son 2,5 milyon yıl içerisinde 40-50
iklimsel dalgalanmadan bahsediliyor. Bunlardan özellikle
10-12 tanesi büyük buzullaşmalara yol açmıştır. Dünya
ortalama ısısı bazen günümüze göre çok soğuk ya da çok
sıcak olduğu biliniyor. Bu bazen 5-10 yıllık değişiklik,
ya da yüzyıllık iklim değişiklikleri şeklindedir. Bugün
dünyada hangi iklim çeşitlilikleri, bölgeleri varsa en
soğuk ya da en sıcak dönemde bu iklim çeşitlilikleri de
vardır. Soğuk dönemlerde sular buzul olurken, deniz
seviyesi alçalır. Sıcak dönemlerde ise yükselir.
Okyanuslardaki bu yükselti farkı yaklaşık 200-35 metre
arasında değişir. Özellikle soğuk dönemlerde karaları
birbirine bağlayan kara köprülerinin oluşmasıyla birçok
canlı türünün dünyaya yayılması kolaylaşmış olur.
Buzul devri derken ilk insanlar, karlar, buzlar içinde
varlığını sürdürdü şeklinde yanlış bir tablo vardır.
Buzul devri dediğimiz en soğuk dönemde bile dünyanın her
tarafı buzlarla kaplı değildir. Kutup kuşağı bugüne göre
biraz daha güneye kaymıştır.
Son buzul dönemi,( günümüzden 115 bin- 10 bin yıl arası)
dünyanın en önemli soğuma dönemidir. Kendi içinde birçok
aşamaları olmuştur. Bu dönemde vuku bulmuş olaylar
insanlık bakımından büyük öneme sahiptir.
İNSAN EVRİMİ
Kesin olmamakla birlikte Afrika’da değişik insan
türlerinin ard arda geliştiği, bazılarının bir yere
kadar geldiği ve daha başarılı olanların bizim soyumuzu
oluşturduğu şeklindeki görüş bugün daha yaygındır.
Bununla bağlantılı olarak insan, evrimi boyunca bazı
dönemlerde birden fazla insan türünün aynı anda yaşadığı
da sanılmaktadır. Önemli olan bizim atamızın genetik
anlamda hangisinden çok tümünün oluşturduğu kültürler
bugünkü yaşantımız için büyük önem taşıyor olmasıdır.
İnsanın bir canlı türü olarak çıkışı buzul dönemleriyle
çakışır. İnsan, zorlukları geliştirdiği kültürle ya da
toplumsallığa adım atışla yendi. Sert iklim koşulları
aletlerin yapılmasında büyük oranda yol açmış olabilir.
İnsana benzeyen canlılardan bugünkü Homo Sapiens’e geliş
uzun bir zaman sonunda ve evrimleşerek gelişti. Yani
insanın biyolojik özellikler kazanması evrimleşme
sonucunda oluşur. Alet yapımı ve ateşin kullanımı
giderek insan türü ile primat arasına mesafe koymuştur.
Giderek günümüzdeki insan biyolojisine en yakın bir
benzerliği ise 5-5,5 milyon yıl öncesi kadar
götürebiliriz. Ki bu dönem de yukarıda belirtildiği gibi
hominidlerin( insan benzeri canlıların) en gelişkin ve
en hızlı evrimleştikleri dönem olarak geçer. Bu süreç
nihayetinde, ilk alet yapan insan türüne doğru evrilerek
yeni bir dönemi başlatır. Kısacası insan, hominidlerin
bir türünün( austrapitecus denilen bir hominid türünün
olduğu sanılıyor) evrimleşmesi sonucu gelişti. Bu konuda
da kimi bilim insanları farklı düşünmekte ve bu soyu
tükenen hominid türlerinden olan Austropitecus’u da ilk
insan cinsi olarak kabul etmekteler. Bu tartışma şunu da
göstermekte; insan ya da insan benzeri canlıların(
hominid) sınıflandırılması yeni sürekli bulgular
ışığında değiştiği unutulmamalıdır. Alet yapan insanın
çıkışıyla diğer insan benzeri türler de bıçak keser gibi
olmasa da giderek yok olmuştur.
Şuana kadar bilimin elde ettiği en eski insan yapımı
alet 2,5 milyon öncesine gider. İnsanın ilk çıktığı
yerler ise Etiyopya’daki Omo ırmağı çevresi ile Kuzey
Kenya ile güney batı Etiyopya arasındaki Rodolf gölünün
kenarlarıdır. Artık yeryüzünde toplumsal bir varlık
olarak insanın çıkışını, alet yapan bu ilk insanla
başlatabiliriz. Fakat bu ilk insanın da bugünkü haline
ulaşması için önünde daha kadedeceği önemli süreçler onu
beklemektedir. İlk taş alet yapan insanın
isimlendirilmesinde farklı görüşler olsa da en çok kabul
göreni Homo Habilitis olduğu yönündedir. Bir başka
değişle insan evriminin ilk basamağı Homo Habilitis’tir.
Homo Habilitis; eli yatkın, becerikli insan anlamına
gelmektedir. Homo Habilitis’in yerini Homo Erectus
(günümüzden 1 milyon 900 bin yıl ile 220 bin yıl arası)
denilen insan alır. Homo Erectus’un Homo Habilitis’ten
türediği sanılıyor. Bu insan türünün beyin kapasitesi
artmış ve daha başarılı bir alet yapımcısıdır. İlk insan
grupları Homo Erectus aşamasındayken 1-1,5 milyon önce
ilk kez Afrika’dan Ortadoğuya doğru geldikleri
kanıtlanmıştır. Bunda değişen iklim koşuları rol
oynamıştır. Yaklaşık 1 milyon yıldan beri ilk insan
grupları “Verimli Hilal’de” yaşadıklarını gösteren
kanıtlar vardır. Bütün buzul dönemlerinde yaşam için
denenen en uygun yer olmasından dolayı Verimli Hilal,
insanların en yoğunlaştıkları alan olacaktır. Ve
insanlık buradan diğer yerlere yayılacaktır.
Neanterhallerin çıkışına kadar ki dönem deki insanın
yaptığı kültüre alt- aşağı paleolitik çağ kültürü
denilmektedir. Bu dönemdeki aletler standartlaşmış ve
çok amaçlı aletlerdir. Yani bir taştan yapılan el
baltasının kesme, parçalama, delme gibi çok kullanımlı
olduğu anlamına gelir. Ateşin kullanımı bu dönemde
bulunmuştur. Kimi uzmanlar ateşin kullanımını Afrika
dönemine kadar götürürken, genelde yarım milyon yıl önce
yaygın kullanıldığı şeklinde görüş vardır. Kimi uzmanlar
ise ateşin bulunduğu dönemi orta paleolitik çağın insanı
olan Neandethaller’le başlatırlar.
Neanderthal insan; günümüzden 220 bin yıl önce Homo
Erectus’un yerini alır. Bu insan, daha gelişkin beyniyle
ellerini daha iyi kullanabilmiş, daha hassas tutabilmiş,
daha hassas alet yapabilmiştir. Ateşi kullanmalarının
yanı sıra ölülerini gömmeye başlamaları önemli bir
gelişmedir. Sosyal davranış olarak günümüzdeki insana en
yakın fosil insanıdır. Soğuk iklime uyum sağlamıştır.
Taştan mızrak ve ok yaptıkları, avcılıkta uzman
oldukları da bilinmektedir. Günümüz insanı Homo Sapiens
ile bir süre ortak yaşadıkları sanılıyor. Orta
paleolitik kültürü oluşturmuşlardır. Kimi uzmanlar Homo
Sapiens ile Neanderthal’ler arasında çok büyük bir
ayrılık olduğunu söylemekte. Kimi uzmanlar ise
Neanderthallerin evrimi sonucu Homo Sapiens’in çıktığını
söylemektedirler. Neanderthaller’in yok oluşunun
nedenleri üzerine birçok farklı görüşler vardır. Genel
olarak dünyada Neanderthal insan türü orta paleolitik
çağın sonu ile ortadan kalkmakta ve yerini Homo
Sapiens’e bırakmaktadır. Ancak Neanderthallerin Üst (
yukarı) paleolitik çağın başlangıncında sayıları azalsa
da, 35 bin yıl öncesine kadar da yaşamlarını
sürdürdüklerine yönelik kanıtlar vardır. Nesillerinin
tükenmesinde değişen iklim koşullarına ayak uydurmama
gösterilmektedir. Neandethaller’in kalınıtısı ilk kez
1856 yılında Almanya’dan bulunmuştur. Ve bulunduğu
yerden dolayı bu isim verilmiştir.
Homo sapiens; düşünen, akıllı insan anlamındadır. Homo
Sapiens’in, önceleri üst paleolitik çağda çıktığı
öngörülürdü. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalar
çağdaş insan olarak bilinen Homo Sapiens’in çıkışının
daha eski olduğu, orta paleolitik çağda çıktığı ve uzun
bir süre Neanderthal insan ile birlikte yaşadığını
gösteren veriler bulunmaktadır. Homo Sapiens türünün
başlangıcı 300 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Homo
Sapiens tür, bugünkü yeryüzündeki insanların atasıdır.
Üst paleolitik kültürü ( M.Ö. 60 -20 bin)
yaratmışlardır. Homo Sapiens, beyinsel büyüme ve yaşam
araçlarını kullanmada sıçrama yapar. Üst paleolitik çağ
kültürünü yaratan türümüz geçmiş taş kültürlerinden
farklı olarak kemik, fildişi, deniz kabuğu gibi
hammaddeleri de taş aletlerin yanı sıra kullanmaya
başlamıştır. Mağara resimleri, kabartmalar ve küçük
heykelcikler yapmışlardır. Bu döneme kadar, Afrika’dan
ilk yola çıkan insan Afrika, Asya, Avrupa’da yayılmış ve
bunu izleyen gelişmeler aynı bölge içerisinde kalmıştı.
Fakat bu kez Homo Sapiens tür ile birlikte insan Amerika
ve Avusturalya’da da yaşamaya başlamıştır. Ve bu coğrafi
farklılık, değişik iklimlilik günümüzdeki çeşitli
ırkları oluşturur. Örnek verecek olursak Cro- Mangon
ırkı gibi… Bir diğer ayrıntı ise üst paleolitik çağın
bazı aletlerinin Neadethaller tarafından bulunduğu
söylenebilir. Çünkü bir süre Homo Sapiens ile aynı dönem
yaşadıklarını düşündüğümüzde bu görüş yerinde olabilir.
Devam Edecek...