DEĞERLENDİRMELER
KÖR EDEN VE KİRLETEN
Dilzar Dîlok

Bir zamandır sorup duruyordum herkese. Şimdi size soruyorum.
“Üçüncü bir gözünüz olsaydı, vücudunuzun neresinde olmasını isterdiniz?”
Çok kimseye sordum. Ve aldığım cevap genelde aynıydı.
“Başımın arkasında olmasını isterdim.”
Eskiden çok merak ettiğim bir konuydu. Ve aldığım cevaplarla herkesin neden arkasını kollamak istediğini merak etmeye başlıyordum. Herkes göremediği an ve mekânlarda ‘neler oluyor’un merakındaydı. Genç bir hemşire olan kızkardeşim dışında herkesin verdiği cevap aynıydı. Ve herkes göremediği şeyleri görmek, her anını gözünün gördüğü güven sanrısı içinde geçirmek istiyordu.
Henüz genç iken verdiğim bir cevaptı ve genelde bütün insanlar aynı cevabı vermekteydi.
Büyük aşklar çağı kapanalı beri büyük savaşlar çağında yaşıyoruz ve asker sivil herkesin (ki sivillerin de ulus devlet komutasında hazırolda beklerken ne kadar sivil oldukları tartışılır) her an düşman askerinden gelebilecek saldırılara hazır ve nazır olması gerekirmiş gibi bir ruh haliyle gayri ihtiyari cevap vermesi düşündürücü. Sistem insanları paranoya yapıyor. Herkes her an arkasına bakarak yürümeyi alışkanlık ediniyor. Öyle şehrin ışıkları altında kendini güvende hisseden kadınlar falan kalmıyor bu sistemin paranoyasında. Çünkü en kendine güvendiğini, özgür (!) olduğunu söyleyen Batılı kadınların tecavüze uğrayıp katledildiği Türkiye gibi bir ülkede bu rahatlık büyük bir kandırmaca hatta bir egemen pişkinlik olup çıkıyor, karşımızda sırıtıyor ve ona gülümsememizi bekliyor.
İnsanlar, özellikle kadınlar ve çocuklar, her an ve mekânda saldırı korkusuyla yaşıyorlar.
Her an bir saldırıyla yüzyüze olan, her an yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya yaşayan insanlar, artık hiçbir şekilde ağız dolusu gülemiyorlar. Çünkü gülmek için rahat bir vicdan, tertemiz bir yürek ve kaygısız bir ruh gerekli. Oysa bunlar yok. Her şey kirletilmiş ve yaşanılası olanın uzağına fırlatılmış.
Herkes bir eprimiş acıyı taşıyor büzüşmüş yüzlerle.
İktidarların toplumlara yaşattıkları bu kirliliğin vahşetten başka bir adı olamaz.
İnsanlığı boğan o kirler nereye akıyor, nereye gidiyor sistemin tüm pislikleri?
Bu kadar kirli bir sistem nasıl kendini sürekli temize çıkarmayı becerebiliyor?
Aslında sistem kadınlı erkekli tüm toplumu kirleterek kendi kirlerini görünmez kılıyor. Tecavüz kültürünün en usta uygulayıcısı olan kapitalist uygar sistem, girilmedik hücre bırakmıyor adeta. Kirlenen insanlar sistemin kirliliklerini göremiyor. Çünkü sistemin kirlerini görebilmek için bir nebze de olsa temiz olmak gerekiyor.
İnsanlık bir bütün iktidarların tecavüzü altında inliyor ve can çekişiyor.
Bugün iktidarları yaşatan ve ayakta tutan temel şeyin, egosu şahlandırılmış insan olduğu ve bu insanın sistemi her gün besleyen bir konuma getirildiği bilinmektedir. Sistemin insanı cüceleştirerek cüceleşen insanın basit tatminlerine imkân sunması temel bir konudur. Farklı toplumsal kesimler oluşturması ve bu kesimler ile sistemin yürütücüleri, tahakkümcüleri arasına uçurumlar koyması, bu kesimler üzerinden sistemin idame edilmesi de sistemsel bir durumdur. Uygar kapitalist sistemin, işsiz, genç, eğitimsiz, yoksul, bireysel-toplumsal gelişimi tamamlanmamış kesimlerin suça eğilimli olduğu yönünde diploma sahiplerinden referanslar yazdırması ve bunları ilan etmesi, aslında kendi geleceğinin canına okuya okuya bugününü kazanmasıdır. Sistem içinde yaratılan kastlaşmayla bu kesimlerin yeni yetmelerini dünden hazırlamak, bunu bir alınyazısına, bir kadere bağlamak ve bunları henüz hiçbir statü kazanmadan potansiyel suçlu statüsüne yerleştirmek, iktidar sahiplerinin en büyük kazanımı olurken özünde topluma vurulan en büyük darbedir. Çünkü akabinde bu suçlu olabilecek kesimleri ideal (!) topluma kazandırmak için tüm -hane son ekli kurumlar işbaşı yapacaktır. Önce dünyaya gözlerin açıldığı özel haneler, ardından dershaneler, kütüphaneler, sonrasında peyderpey muhtaç olunacak olan hastahaneler, tımarhaneler, ıslahhaneler, kerhaneler ve nihayetinde hapishaneler bunu gerçekleştirmenin tapınakları haline getirilirler. Sürekli hazır bulundurulan işsizler ordusu denilen kesim, toplumun tortusu haline getirilmiş durumdadır. Marks bugün uyansaydı, mücadeleyi işçiler değil işsizler üzerinden yürütmenin gerekliliğine inanabilirdi. İşsizler ise iyi bir sistem karşıtı kesim olarak örgütlendirilmeye elverişli bir kesimdir artık. Sistem tüm kötülükleri, ahlaksızlıkları, hırsızlık ve sapkınlıkları bu kesimden beklemektedir. Çünkü işsizlik bir muhtaçlık durumudur. Ve bu ordu, işçilerin sisteme can-ı gönülden bağlı bir şekilde güven içinde yaşamaları için de bir emniyet sibobu rolündedir.
Ama tüm güvenlik tedbirlerine rağmen vahşi iktidarın vahşi uygulamalarıyla her an karşı karşıya, iç içeyiz. Her an bir varoluş tehdidi yaşamaktayız. Zira iktidarların gölgesindeki iktidarlara katlanılabilirlik için bizlere bahşedilmiş olan varoluşumuz pek varlık sayılmaz. Çünkü varlık, özgürlük varsa varolmanın anlam ve değerini taşır. Yoksa vahşetin gölgesinde bulunmaktır ötekisi.
Öyle vahşi bir dünyada yaşamaktayız ki erdemli olmak, cebinden, mülkünden, malından vermekle özdeşleştirilerek sadece zenginlere, varlıklılara bahşedilmiş kısır bir olgu olmuş. Varlığı olan verebilir, vazgeçebilir varlığından. Ya olmayan? Verecek varlığı olmayan ne yapar? Paradan, puldan, dünya malından ziyade yardımseverliğin kıvancından, başkasınınkine göz koymamanın tokluğundan bile mahrum olanlar, neyi vererek erdem sahibi olabilirler? Ezilenlerin kendini acındırmaya, yalana ya da değer bilincinden uzaklaştırılmaları, can derdine düşmüş yığınlar haline getirilmeleri egemenliğin en büyük vurgunudur. Tarihte, insanlara büyük acımasızlıklar yapılmış. Öyle ki erdem, köle sahiplerinin geliştirdiği ve çorak topraklara dönmüş vicdanlarında bir vaha yaratma çabasına sığınan bir küçük rahatlama yöntemi gibi kalıyor. Dünyanın yarısından çoğu açlıktan kıvrılırken, günlük kazançları bilmem kaç ülkeyi doyurabilecek kadar olan zenginlerin bütçe haberleri dünyayı doldurmuşken ve sayılı büyükbaşlar açlıktan kırılan insanlardan bahsederken bir sinek kovalar gibi ellerini şöyle bir sallarken ve daha bunun gibi binlerce iç bulandırıcı şey varken, erdemden söz etmek bir utanç değil de nedir?
Bunun için ben artık cevabımı değiştirdim. Üçüncü bir gözüm olsa yüreğimde olsun diyorum. Çünkü uygar sistemin cenderesinde, insanların ilk zamanlarda var olan yürek gözü öyle köreltilmiş ki, bunu yeniden dilemek açgözlülük olmasa gerek.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır