Bir zamandır sorup duruyordum herkese. Şimdi size
soruyorum.
“Üçüncü bir gözünüz olsaydı, vücudunuzun neresinde
olmasını isterdiniz?”
Çok kimseye sordum. Ve aldığım cevap genelde aynıydı.
“Başımın arkasında olmasını isterdim.”
Eskiden çok merak ettiğim bir konuydu. Ve aldığım
cevaplarla herkesin neden arkasını kollamak istediğini
merak etmeye başlıyordum. Herkes göremediği an ve
mekânlarda ‘neler oluyor’un merakındaydı. Genç bir
hemşire olan kızkardeşim dışında herkesin verdiği cevap
aynıydı. Ve herkes göremediği şeyleri görmek, her anını
gözünün gördüğü güven sanrısı içinde geçirmek istiyordu.
Henüz genç iken verdiğim bir cevaptı ve genelde bütün
insanlar aynı cevabı vermekteydi.
Büyük aşklar çağı kapanalı beri büyük savaşlar çağında
yaşıyoruz ve asker sivil herkesin (ki sivillerin de ulus
devlet komutasında hazırolda beklerken ne kadar sivil
oldukları tartışılır) her an düşman askerinden
gelebilecek saldırılara hazır ve nazır olması gerekirmiş
gibi bir ruh haliyle gayri ihtiyari cevap vermesi
düşündürücü. Sistem insanları paranoya yapıyor. Herkes
her an arkasına bakarak yürümeyi alışkanlık ediniyor.
Öyle şehrin ışıkları altında kendini güvende hisseden
kadınlar falan kalmıyor bu sistemin paranoyasında. Çünkü
en kendine güvendiğini, özgür (!) olduğunu söyleyen
Batılı kadınların tecavüze uğrayıp katledildiği Türkiye
gibi bir ülkede bu rahatlık büyük bir kandırmaca hatta
bir egemen pişkinlik olup çıkıyor, karşımızda sırıtıyor
ve ona gülümsememizi bekliyor.
İnsanlar, özellikle kadınlar ve çocuklar, her an ve
mekânda saldırı korkusuyla yaşıyorlar.
Her an bir saldırıyla yüzyüze olan, her an yok edilme
tehlikesiyle karşı karşıya yaşayan insanlar, artık
hiçbir şekilde ağız dolusu gülemiyorlar. Çünkü gülmek
için rahat bir vicdan, tertemiz bir yürek ve kaygısız
bir ruh gerekli. Oysa bunlar yok. Her şey kirletilmiş ve
yaşanılası olanın uzağına fırlatılmış.
Herkes bir eprimiş acıyı taşıyor büzüşmüş yüzlerle.
İktidarların toplumlara yaşattıkları bu kirliliğin
vahşetten başka bir adı olamaz.
İnsanlığı boğan o kirler nereye akıyor, nereye gidiyor
sistemin tüm pislikleri?
Bu kadar kirli bir sistem nasıl kendini sürekli temize
çıkarmayı becerebiliyor?
Aslında sistem kadınlı erkekli tüm toplumu kirleterek
kendi kirlerini görünmez kılıyor. Tecavüz kültürünün en
usta uygulayıcısı olan kapitalist uygar sistem,
girilmedik hücre bırakmıyor adeta. Kirlenen insanlar
sistemin kirliliklerini göremiyor. Çünkü sistemin
kirlerini görebilmek için bir nebze de olsa temiz olmak
gerekiyor.
İnsanlık bir bütün iktidarların tecavüzü altında inliyor
ve can çekişiyor.
Bugün iktidarları yaşatan ve ayakta tutan temel şeyin,
egosu şahlandırılmış insan olduğu ve bu insanın sistemi
her gün besleyen bir konuma getirildiği bilinmektedir.
Sistemin insanı cüceleştirerek cüceleşen insanın basit
tatminlerine imkân sunması temel bir konudur. Farklı
toplumsal kesimler oluşturması ve bu kesimler ile
sistemin yürütücüleri, tahakkümcüleri arasına uçurumlar
koyması, bu kesimler üzerinden sistemin idame edilmesi
de sistemsel bir durumdur. Uygar kapitalist sistemin,
işsiz, genç, eğitimsiz, yoksul, bireysel-toplumsal
gelişimi tamamlanmamış kesimlerin suça eğilimli olduğu
yönünde diploma sahiplerinden referanslar yazdırması ve
bunları ilan etmesi, aslında kendi geleceğinin canına
okuya okuya bugününü kazanmasıdır. Sistem içinde
yaratılan kastlaşmayla bu kesimlerin yeni yetmelerini
dünden hazırlamak, bunu bir alınyazısına, bir kadere
bağlamak ve bunları henüz hiçbir statü kazanmadan
potansiyel suçlu statüsüne yerleştirmek, iktidar
sahiplerinin en büyük kazanımı olurken özünde topluma
vurulan en büyük darbedir. Çünkü akabinde bu suçlu
olabilecek kesimleri ideal (!) topluma kazandırmak için
tüm -hane son ekli kurumlar işbaşı yapacaktır. Önce
dünyaya gözlerin açıldığı özel haneler, ardından
dershaneler, kütüphaneler, sonrasında peyderpey muhtaç
olunacak olan hastahaneler, tımarhaneler, ıslahhaneler,
kerhaneler ve nihayetinde hapishaneler bunu
gerçekleştirmenin tapınakları haline getirilirler.
Sürekli hazır bulundurulan işsizler ordusu denilen
kesim, toplumun tortusu haline getirilmiş durumdadır.
Marks bugün uyansaydı, mücadeleyi işçiler değil işsizler
üzerinden yürütmenin gerekliliğine inanabilirdi.
İşsizler ise iyi bir sistem karşıtı kesim olarak
örgütlendirilmeye elverişli bir kesimdir artık. Sistem
tüm kötülükleri, ahlaksızlıkları, hırsızlık ve
sapkınlıkları bu kesimden beklemektedir. Çünkü işsizlik
bir muhtaçlık durumudur. Ve bu ordu, işçilerin sisteme
can-ı gönülden bağlı bir şekilde güven içinde yaşamaları
için de bir emniyet sibobu rolündedir.
Ama tüm güvenlik tedbirlerine rağmen vahşi iktidarın
vahşi uygulamalarıyla her an karşı karşıya, iç içeyiz.
Her an bir varoluş tehdidi yaşamaktayız. Zira
iktidarların gölgesindeki iktidarlara katlanılabilirlik
için bizlere bahşedilmiş olan varoluşumuz pek varlık
sayılmaz. Çünkü varlık, özgürlük varsa varolmanın anlam
ve değerini taşır. Yoksa vahşetin gölgesinde bulunmaktır
ötekisi.
Öyle vahşi bir dünyada yaşamaktayız ki erdemli olmak,
cebinden, mülkünden, malından vermekle özdeşleştirilerek
sadece zenginlere, varlıklılara bahşedilmiş kısır bir
olgu olmuş. Varlığı olan verebilir, vazgeçebilir
varlığından. Ya olmayan? Verecek varlığı olmayan ne
yapar? Paradan, puldan, dünya malından ziyade
yardımseverliğin kıvancından, başkasınınkine göz
koymamanın tokluğundan bile mahrum olanlar, neyi vererek
erdem sahibi olabilirler? Ezilenlerin kendini
acındırmaya, yalana ya da değer bilincinden
uzaklaştırılmaları, can derdine düşmüş yığınlar haline
getirilmeleri egemenliğin en büyük vurgunudur. Tarihte,
insanlara büyük acımasızlıklar yapılmış. Öyle ki erdem,
köle sahiplerinin geliştirdiği ve çorak topraklara
dönmüş vicdanlarında bir vaha yaratma çabasına sığınan
bir küçük rahatlama yöntemi gibi kalıyor. Dünyanın
yarısından çoğu açlıktan kıvrılırken, günlük kazançları
bilmem kaç ülkeyi doyurabilecek kadar olan zenginlerin
bütçe haberleri dünyayı doldurmuşken ve sayılı
büyükbaşlar açlıktan kırılan insanlardan bahsederken bir
sinek kovalar gibi ellerini şöyle bir sallarken ve daha
bunun gibi binlerce iç bulandırıcı şey varken, erdemden
söz etmek bir utanç değil de nedir?
Bunun için ben artık cevabımı değiştirdim. Üçüncü bir
gözüm olsa yüreğimde olsun diyorum. Çünkü uygar sistemin
cenderesinde, insanların ilk zamanlarda var olan yürek
gözü öyle köreltilmiş ki, bunu yeniden dilemek
açgözlülük olmasa gerek.