15 Ağustos ve Agit, Agit'in yüreği ve namlusundan
sıkılan kurşun. Bunlar Kürt özgürlük mücadelensin de ve
Kürt halkının tarihine altın harflerle işlendi. 1984 15
Ağustos'ta terörist devletin, terör odak ve noktaları
Eruh ve Şemdinli'de Agit'in muzaffer komutasında ve
Agit'in kendi namlusundan vuruldu. Saatlerce her iki
merkez gerillaların denetimi altında kaldı, saatlerce
halka canlı canlı özgürlük ideolojisinin özgür halkın ve
insanın propagandası yayıldı. Üstelik hiçbir kayıp
verilmeden, bir gerillanın tek bir parmağı kanamadan.
Her şeyi ile mükemmel bir örgütlenme ve mükemmel bir
eylem ve atılımdı.
Yapılan eylem ve atılım sonuçları özgürlük hareketi ve
Kürt halkı açısından paha biçilmeyecek düzeydedir. Maddi
ve manevi anlamda getirdikleri, kazandırdıkları oldukça
çoktur. Yeni özgürlüksel bir ruh ve mücadele tarzı
anlamında, büyük bir çığır açmıştır. Düşmana ise çok
ağır darbeler indirmiştir. Kürt halkına da bin yıllarca
görmediği bir baharlaşmayı getirmiştir. Kürt halkı
açısından Agit arkadaşın eyleminin sonuçları şüphesiz
çok anlamlıdır. Bu eylem üzerine birçok değerlendirme
yapıldı ve daha da yapılacaktır. Ancak bu konuya birde
kadın açısından yaklaşmak ve de değerlendirmek
gerekiyor. Çünkü bu boyutu ya çok az işlendi, ya da hiç
işlenmedi. Bizce bu çok öncesinden ele alınması gereken
önemli bir yetersizliktir. Bin yılların acılarını
bağrında taşıyan kadın için, 15 Ağustos atılımı ne anlam
ifade ediyor, kadın için önemi nedir, kadına neler
veriyor ve kadından neler alıp götürüyor. Bizce bu
sorular oldukça yakıcı ve her Kürdistan'lı kadının
cevaplaması gereken temel bir sorundur.
15 Ağustos'la ortaya çıkan ve günümüze kadar süregelen
silahlı direniş Kürdistan halkında, ailesinde ve
kadınında ne gibi değişiklikleri açığa çıkardı. Beş bin
yıllık erkek egemenlikli sistemin elinden kadının
çekmediği hiçbir acı kalmadı. Kadın Kürdistan'da
sömürgecilikten ve feodalizmden neler çekti. Bunu her
kadın ailesinde, çevresinde köyünde ve yaşadığı şehirde
yaşadıklarından çok iyi bilir. Bilir ancak bu
bildiklerini, yaşadıklarını anlatmaz, anlatamaz.
Kürdistan'da kadın bunu yapamaz. Bunu yapamaması
kendisinden mi kaynaklanmaktadır. Elbette ki hayır.
Anlatamamazlığı kendisinde değil, yaşamış olduğu ağır
sömürülme koşullarındandır. Dünya ölçeğinde sömürülmenin
bir düzeyi bir biçimi vardır. Ama Kürdistan'daki
sömürülmenin bin bir çeşidi düzeyi vardır. Öylesine
fazladır ki; saymakla izaha kavuşmaz. İnsanlar
köleleştirilirken ellerinden, ayaklarından boyunlarından
zincirlenirlerdi. Ama Kürdistan'da kadın yüreği ve
beyninden prangalara vurulmuştur. Ve her türlü şekilde
işkencelere maruz kalmıştır. Cendereden cenderelere
sürülmüş, yaşam alanı kadına yok sayılmıştır, bin defa
değil, binlerce defa üstelik. Defaların kerelerinde
ötesinde, onun için işkence bir yaşam tarzına
dönüşmüştür. İşkenceli bir yaşamı, neredeyse kadın da
kendisi için bir kader olarak bellemiştir. Kölelik ona
içerlenmiştir. İçerlenmiş kölelik ise köleliğin en ağır
biçimidir. Bundandır ki; kadının düşüce ve anlatım gücü
de elinden alınmıştır. Yani dilsizdir kadın. Bundandır,
kadının yaşadığı acıları da anlatamaması. Ama onunda
kendisine has, acılarını anlatma yöntemini de
unutmamamız gerekir. Yürek yangınlarını içeren,
acılarını dize dize ifade eden ağıtları vardır
Kürdistan'lı kadınların. Ağıt yakmasını bilmeyen yok
gibidir hemen hemen. İnci inci dökülen gözyaşı eşliğinde
bebesinin beşiğini sallarken, saatlerce sürer bu yürek
yangını acılı ağıtlar. Birde acılar deryasına dönüşen
buğulu gözeleri vardır bu kadınların. Gözleridir onu en
yalın, çıplak haliyle, tüm yaşadığı acılarını yansıtan.
O gözlerdir tüm yaşanmışlıkları anlatan. Çünkü sömürgeci
erkek egemen sistem her türden baskı, işkence,
katliamları, kadının gözlerinin içine baka baka
geliştirdi, tüm tarihler boyunca. Üstelik utanmadan
sıkılmadan. Kan emici vampir gibi yıllarca sömürdü,
servetine servet katarak.
An geldi işkence tezgahlarında lime lime etti, kadının
evlatlarını, an geldi işkence direklerinde sallandırdı.
Hiçbir rengine, adına izin vermeden, kadının gözlerinin
için baka baka. Ve an geldi genç kızlar ve anlar tecavüz
sıralarından geçirildi. Bakılan kadının gözleriydi,
yapılan tüm insanlık dışı uygulamalar eşliğinde.
Yapılanlarla kadının yüreğine ve vicdanına acı
işlemekteydi bin yıllarca. Acımasızca darbeler
indiriliyordu kadının yüreğine. Darbeler ise, yankısını
birer kıvılcım ateşi gibi gözlerinde buluyordu kadının.
Acı gözlerine sinmişti artık. Sadece acı değildi
gözlerine sinen elbet. Acının analık ettiği öfke, nefret
ve intikam da mayalanmaktaydı gözlerinde. Çünkü
yapılanlar hiçbir şekilde insanlığa sığmıyordu. Ne
töresine, ne aklına ve nede insanlık değeriyle örülerek
çıkarılan yasalarına. Her şey talan her şey viran
edilmekteydi sömürgeci iktidarlar tarafından. Irmaklar
ülkesi Mezopotamya'nın, harika doğasında bundan nasibini
alıyordu. Dağlar, ovalar, vadiler asker pastalları
altında, top atışlarına tabi tutulmaktaydı. Yangınlardan
topraklar kurumuş kömür karasına, sular berraklığını
yitirmiş çamur deryasına dönüşmüştü. Kelebekler uçmaz,
kuşlar ötmez olmuştu bir zamanların şen şakrak harika
doğasında. Kadınla beraber doğa ağlar olmuş, kadınla
birlikte “kes ku, sor, zer” renkleri yerine karalar
bağlar oldu.
Yürekler neşenin, sevincin yeri değil, bir yangın
yuvasına dönüşmüştü. Bundan ötesi, yangın ama sessiz bir
yangın. Gözleri ise delici birer kurşun. Kadının
gözlerinde beliren anlamlar, yakıcı ve yürekleri
delercesine. Ancak ne var ki; sömürgecinin özünde,
insanlık anlamında ne varsa bin yıllar öncesinden
tükenmiş ve onun yerine vahşetler saçan, pas tutmuş bir
yürek yer edinmiştir. Kadının yüreğinden sıkılan kurşun
böyle bir yüreği delemiyor, en ufacık bir etkide dahi
bulunamıyordu. Zira böyle olmasaydı, hangi yürek kadının
gözleri içine hiç utanmadan ve sıkılmadan baka baka
bunca vahşeti ve işkenceyi yapabilirdi ki.
Bin yıllardır hüküm süren sömürgecilik vahşetini
doruklara kadar ulaştırmış, bunu 12 Eylül cuntası ile
zirveye ulaşmıştır. Zindanlarda ve dışarıda yapılan
işkenceler diz boyu, akan kanlar kadını ve toplumu bitap
düşürüyordu. İnsanlık onuru ve tüm değerleri asker
postallar altında çiğnenmekteydi. Bunlara karşı etkide
bulunmayan, bir tek gözlerinden sıkılan kurşunlar vardı
sadece. Savunma yapılamıyor, eller ve kollar bağlı
tutuluyordu. Toplum günden güne eritilip, tüketiliyordu
indirilen ağır darbelerle. İndirilen her bir ağır darbe
ise kadının, anaların yüreğini lime lime ediyordu. Kanla
beslenen cuntacı rejim, sömürüsünü rahat bir şekilde
yapabilmek için, toplumu ve kadını bin yıllardır savunma
araçlarından mahrum bırakmıştı. Dünya çıkarlar
dünyasıydı. Tüm çıkarların ortak ifadeye kavuştuğu yer
ise, Kürdistan coğrafyasıydı. Bu yüzden Kürdistan
toplumunu tek bir rejim değil, ondan fazla rejim
sömürmekteydi. Dünyada bulunan tüm halk ve insanlar
hemen hemen kendisini savunma hak ve araçlarına sahiptir
oysaki. Meşru savunmaya en fazla kadının ve Kürt
halkının ihtiyacı vardı. Çünkü onların maruz kaldığı
sömürüyü hiçbir halk görmemişti. Meşru savunma
olmalıydı, insanlık değerleri, asker postalları altında
ezilmemeliydi. Özgür insanların omuzlarında göklere
çıkarılmalıydı. Kendi insani değerlerine yaraşırcasına,
kendisini savunma olanaklarına kavuşmalıydı. İnsanlık
değerlerini ancak kendi haklarını savunabilenler
koruyabilirler. Bu anlamda savunma oldukça hayati ve
onursaldı. Cuntacı rejim yaptıklarıyla artık çizgiden
çıkmıştı. Ve tüm insani değerler savunma ihtiyacını
haykırıyordu. Kadın ve ana isyan dolu gözleriyle
bağrında yanan kor alevler taş basıyordu. Sabırla
büyütmüş oldukları özgür oğullarının Eruh ve Şemdinli
karanlıklarını yararak bir güneş gibi doğmasını
bekliyorlardı. Bin yıllarca maruz kaldığı zulmün,
intikamını büyüttükleri özgür oğullarıyla alacaklardı.
Böyle bir an için Eyüp'ün sabrını yüzlerce kere
katlayarak bir sabrı hep beslemiş, büyütmüştü. Ana
tanrıçalık günlerinden günümüze kadar, tüm yaratmış
olduğu değerleri ellerinden zorbalıkla, bin bir yalanla
alınmıştı. Fakat tüm cendereler, sömürü ve işkencelere
rağmen, saklayıp koruduğu özgür ruhunu anlamamıştı
egemen erkek. O hep özgürce yaşayabilme koşullarına
ulaşmayı hayal etmişti. Ak sütünü kızlarına, oğullarına
böyle bir umutla vermişti. Yaktığı acı dolu ağıtlarını
bu yüzden bebeklerinin beşiklerini sallarken söylemişti.
Büyüyecek oğul ve kızlarının çekmiş olduğu açılarını
bilmesini ve vakti geldiğinde bunun intikamını
almalarını hep bu ağıtlarla tembihlemişti. Ağıtları aynı
zamanda ananın ideolojisi de olmuştur.
An gelmiş zaman dolmuştu artık. Yıl 1970’lerdi. Özgür
ruhla Üveyş ananın özgür çocuğu Reber Apo ve bir gurup
öncü kadroyla kadına, anaya cevaben harekete
geçmişlerdi. Yer sömürgeciliğin ana karargahı idi.
Karanlık şafak bu merkezden yayılmaya başlamıştı.
Aydınlık adım Kürdistan’a yansıma başlamıştı. Özgürlük
fikirleri insanlara taşırılıyor ve hareketlenme yavaş
yavaş başlıyordu. Güneşin Eruh ve Şemdinli’de doğmasına
ramak kalmıştı.
Büyük atılım için her şey hazırdı. Sömürgeci güçler
kendilerinden olukça emindi. Zaman çengelini 1984–15
Ağustos’a atmış ve her şey taş kesilmişti. Agit ve
gurubu gecenin zifiri karanlığını, dağların
doruklarından birer ceylan gibi süzülerek yara yara Eruh
ve Şemdinli merkezlerine ulaşmışlardı. Ankara’nın
göbeğinde doğmuş ve Eruh, Şemdinli dağlarının zirvesine
kollarını birazdan doğacak güneşe doğru uzatıyordu.
Analar ve genç kızlar ise zılgıtlar için, patlayacak ilk
kurşunun sesini bekliyordu.
Artık özgür oğul AGİT tarafından anaya verilecek cevap
anıydı. An kadının ve halkın bin yıllarca uğradığı
işkence ve zulme karşılık alınacak intikam anıydı.
Nefesler tutulmuş tarihin dönen çarkına müdahale
edilmişti. Tarih ana bir şeyler fısıldıyordu, beş bin
yıl ardından kalan Tanrıça kadınlarına.
“Kadının gözlerinden sıkılan kurşun, AGİT’in namlusundan
hedefini vurdu”.