Günlük yaşamımızda üzerinde en fazla tartışma yürütülen
kavramlardan biri de feminizmdir. Bu kavram ekseninde
çeşitli yorumlar yapılmakta ve tanımlamalar
geliştirilmektedir. Kimilerine göre feminizm, kadınların
hak ve hukukunu savunmanın adıdır. Kimilerine göre
kadıncılıktır, erkek düşmanlığıdır. Kimilerine göre
içinde ahlaki sapkınlığı barındıran, kadının birlikte
yaşamasını öngören ve kadın egemenliğine dayanan bir
eğilim ve harekettir. Ve kimilerine göre ise feminizm;
kadının özgürlüğü için mücadele eden, ekonomik, siyasi,
hukuksal olarak kadın erkek eşitliğini savunan, kadın
özgürlüğünü bu hakların kazanılmasına indirgeyen, erkek
egemen sistemi kadın hakları konusunda duyarlı kılmanın
mücadelesini veren kadın hareketlerinin toplam
ifadesidir. Bu açıdan çeşitli akımlardan oluşan
feminizm, üzerinde düşünmeye ve tartışmaya değer çok
önemli bir olgudur, konudur.
Dünya’da Feminist hareketlerin ilk ortaya çıktığı süreç,
1789 Fransız devrimine denk gelen bir süreçtir. Feminist
hareketlerin sönükte olsa ilk belirişi aydınlanma ve
rönesans sürecine dayansa da örgütlü, disiplinli ve
etkili biçimleriyle Fransız devrimi sürecinde ve
sonrasında karşılaşıyoruz. Bu anlamda feminist
hareketleri, 18. yüzyılın sonları ile 19. ve 20.
yüzyıllara damgasını vuran sistem karşıtı hareketlerden
biri olarak değerlendirmek gerekiyor. Feminizm Avrupa
başta olmak üzere genel dünyada kadının
bilinçlenmesinde, aydınlanmasında ve örgütlenmesinde
önemli bir rolün sahibi olmuştur. Kadında belli oranda
cins ve tarih bilincini geliştirmiş, erkek egemen
zihniyet ve sistem sorgulamasını yaratmıştır. Feminist
hareketlerin verdiği mücadele ile kadın, çeşitli
hukuksal kazanımları elde etmiştir. Bu hakları kazanma
uğruna çok büyük direnişler sergilenmiş ve çok büyük
bedeller verilmiştir. Ancak maalesef Feminist hareketler
bütün bu mücadelelere rağmen kadını iktidar-devlet
sisteminin ve erkek egemenliğinin denetiminden ve
etkisinden çıkaramamışlardır. Bu noktada sorulması
gereken temel bir soru şudur; Kadının bunca yüzyıllık
direnişi neden eşit ve özgür bir yaşamı ortaya
çıkaramadı? Erkeği egemen erkek olmaktan, kadını ise
köle kadın olmaktan kurtaramadı?
Feminist kadın hareketleri iktidar kıskacından
kurtulamadıkları için mücadelelerinde ortaya çıkan
duruş, sistem sınırları içinde hapsolma olmaktadır.
Kadının özgürlüğü için mücadele yürüten kadın
hareketleri şunu derse; erkek iktidarı eşitsizlik
yaratıyor, kadın iktidarı yaratmıyor. Erkeğin tek başına
iktidar oluşu eşitsizlik yaratıyor ancak kadınla
iktidarı paylaşması eşitsizlik sorununu çözüyor. Bu
söylemin ve eylemin kendisi feminist kadın
hareketlerinin en büyük yanlışı, yanılgısı ve trajedisi
olmuştur. Fikirle zikir bir olunca da erkek
egemenliğinin en yoğunlaşmış biçimi olan kapitalist
modernitenin değirmenine su taşımanın ötesine
geçilememiştir.
Diğer yandan ise cins sorunu toplumsal sorunlardan ayrı
ele alınmayacak kadar büyük bir toplumsal sorunlar
yoğunluğudur. Cins sorunu sadece kadının sorunu
değildir. Erkeğin ve tüm toplumun en başta gelen
sorunudur. Bu sorunu ortaya çıkaran erkeğin iktidarı
ise, o halde çözümü de kadının ve erkeğin
özgürleşmesinde görmek gerekir. Gerçek şu ki; iktidar,
kan hücresi gibi sürekli kendisini çoğaltan canlı bir
olgudur. Mevcut durumda bu olgu kendisini tüm topluma
yaymış durumdadır. Kadın özgürlük hareketleri
kendilerini toplumdan yalıtıp toplumsal özgürleşmeyi
önemsemedikleri müddetçe asla başarılı olamazlar. Kadın
cinsi bu toplumun dışında ayrı bir gezegende
yaşayamayacağına göre o halde toplumsal özgürleşmeyi de
kendi programının ve mücadele stratejisinin temeli
haline getirmek durumundadır. Erkek egemenliğine dayanan
cinsiyetçi bir toplum çok güçlü bir ideolojik, siyasi,
sosyal, ekonomik, ekolojik, demokratik mücadele
verilmeden kadın erkek eşitliği ve özgürlüğü temelinde
dönüştürülemez. Erkeğin ve toplumun dönüşümünden kopuk
bir mücadelenin başarı şansı asla olamaz. Hiç şüphe yok
ki bu mücadelenin yol açacağı tek sonuç, egemen erkeğin,
cinsiyetçi toplumun, iktidarcı sistemin sınırlarında
seyretmek olacaktır.
Feminizm kendi içinde çeşitli akımlara ayrılsa da çok
derin farklılıklardan bahsetmek zordur. Feminizmi biraz
daha yakından tanımak açısından feminist akımları kısa
da olsa ele almak gerekir.
Liberal feminizm: Liberal feministler kadınların
seçme-seçilme, oy kullanma, eğitim görme haklarını esas
alarak bir mücadele içerisine girmişlerdir.
İktidar-devlet sistemini doğası boyutuyla sorgulayıp
aşma perspektifi oluşturma yerine, sistemi değiştirmeden
sistem sınırlarında bazı iyileştirmeler ve reformlar
geliştirme arayışında ve çabasında olmuşlardır. Ekonomik
bağımsızlığı sağlamak için kadını kamusal alana
yönlendirmişlerdir. Liberal feministler liberal teorinin
kadına eşitlik ve özgürlük getireceğine inanarak bir
bakıma kapitalist moderniteyi ilerici görmüşlerdir. Esas
olarak liberal ideolojinin etkisi ile içine girdikleri
durum, ciddi bir özgürlük yanılsaması olmuştur. Erkek
ile aynı haklara sahip olmayı özgürlük sanarak –niyetsel
olup olmaması o kadar önemli değildir- erkek
egemenliği-iktidarı ile uzlaşma mücadelesine
girmişlerdir. Son noktada ise uzlaşarak sisteme katkı
sunmuşlardır.
Sosyalist feminizm: Cins sorununa sınıfsal yaklaşan bir
akımdır. Kadın ile işçiyi aynı kefeye koyarak ikisi de
ezilendir deyip, kadının kurtuluşunu işçinin
kurtuluşunda görmektedir. Kurgu şunun üzerinedir;
Proleter ile yan yana ortak bir mücadele proleteri
iktidar yapacak ve tüm toplum gibi kadın da
kurtulacaktır. Sosyalist feministlerin hâkim anlayışı,
toplumun kurtuluşunu işçinin kurtuluşunda gören, kadının
kurtuluşunu ise toplumun kurtuluşunda gören bir
anlayıştır. Sosyalist feministlerde köklü bir iktidar ve
devlet sorgulaması olmadığı için işçinin elindeki
iktidarı ve devleti olumlayan bir yaklaşım vardır.
Ayrıca tarihin ana çelişkisi olan cins çelişkisini sınıf
çelişkisinin gerisine itmek en temel yanılgılarından
birisi olmaktadır. Bu akımın ideolojisi proleteryanın
iktidarına dayanan reel sosyalist bir ideolojidir.
Radikal feminizm: Cins sorununa sınıfsal ve liberal
yaklaşımları eleştirmiş, ataerkil sistem ve iktidar
çözümlemelerini daha güçlü geliştirmişlerdir. Toplumsal
cinsiyetçilik kavramını öne sürerek erkek zihniyetini ve
sistemini daha geniş bir pencereden ele almışlardır.
Radikal feministler kadına dayatılan politik ve örgütsel
kalıpları yıkarak kadın mücadelesinin kitleselleşmesinde
önemli bir rolün sahibi olmuşlardır. Ancak bu akım
içerisinde çeşitli entelektüel kesimleri kapsayan
marjinal eğilimler de ortaya çıkmıştır. Bu eğilimler
derinleşerek sapma düzeyine varmıştır; Çocuk yapmanın
kadını erkeğe bağımlı kıldığı bunun aşılması için
erkeğin vücuduna da dölyatağı yerleştirilmesi
gerektiğini savunanlar dahi çıkmıştır. Yine ataerkil
sistemden kopuşun çözümü olarak lezbiyenliği savunan
kesimler ve eğilimler ortaya çıkmıştır.
Radikal feminizm kadın özgürlük mücadelesini önemli bir
aşamaya taşısa da özgür yaşam alternatifini
geliştirememiş, egemen sistemi aşmamış ve ortaya çıkan
çeşitli eğilimler ise hareketi parçalamış ve etkisiz
kılmıştır.
Anarko feminizm: Anarko feministler anarşist ideolojiyi
esas almışlardır. Bundan yola çıkarak devlet, iktidar
başta olmak üzere insan ilişkilerinde ve kadın erkek
ilişkilerinde üst-alt anlayışını kabul etmeyerek tüm
otoriteleri reddetmişlerdir. Toplumun dişileştirilmesini
savunarak işbirliğine, paylaşıma dayalı otoriteden uzak
bir yaşamı öngörmüşlerdir. Anarko feministlere göre,
ideolojilerin, devletin, dinin, geleneklerin, medyanın
tahakkümü, tümden kadınlar üzerindedir. Ataerkil
değerler hiyerarşilerle korunduğu için hiyerarşiyi
yıkmak esastır. Kadın özgürlüğü ve eşitliği için bireyin
özgürleşmesini esas almışlardır. Birey özürlüğünü cins
özgürlüğü ile paralel ele almamak Anarko feministlerin
en büyük yanılgılarından biri olmuştur. Bu yaklaşım
onları bireyciliğe savurmuş, bireysel özgürlük
anlayışını ön plana çıkarmıştır. Otoriteyi tümden
reddediş ve alternatif sistem ve yaşam projeleri
geliştirmeyişleri etkili bir örgütlülüğü ortaya
çıkaramamıştır. Bu durum çok temel noktalarda sorgulama
ve yaklaşım geliştirmelerine rağmen onları oldukça
etkisiz ve güçsüz bırakmıştır.
Eko feminizm: Kadın özgürlük mücadelesinde ekolojik
yaklaşımı esas alan bir akımdır. Eko feministler,
erkeğin kadını doğaya benzettiğini ve doğayı sömürdüğü
gibi kadını da sömürdüğünü savunmuşlardır. O açıdan
erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü aşmak için aynı
zamanda doğa üzerindeki tahakkümünü de aşmanın esas
olduğuna inanmışlardır. Eko feministlerin politik
sahadan uzak durmaları onların egemen politikan
etkilenmedikleri anlamına gelmediği gibi kendilerini
etkisiz ve marjinal de bırakmıştır.
Varoluşçu feminizm: Bu akım, kadınların sistem dışında
olduğunu ve sistem tarafından ezildiklerini, öteki
görüldüklerini savunmuştur. Kadının öteki durumunu
görmesi onu umutsuzluğa götürmektedir. Bu akıma göre
kadın nesne olmayı reddederse onu nesne göreni de
kendisini farklı görmeye zorlayacaktır. Bunun için kadın
akılcı ve eleştirisel yönünü geliştirmelidir. Gerçek şu
ki beş bin yıllık bir sistem sadece akılcılığı ve
eleştiriselliği geliştirmekle aşılamayacak kadar köklü
ve çok kapsamlı bir olgudur.
İslami feminizm: Kadın ve erkek eşitliğinin dine uyumlu
bir tarzda sağlanabileceğini savunan bir akımdır.
Müslüman toplumlarda kadının siyasal, sosyal ve ekonomik
haklara sahip olması için mücadele eden bir harekettir.
İslami feministler talepleriyle modernitenin dışına
çıkamamakta ve İslami kimliği temel kimlik olarak ele
almaktadırlar. Cins sorununa yaklaşımları liberal,
uzlaştırıcı bir çerçeveyi aşamamaktadır.
Egemen-cinsiyetçi sistem ve toplum zihniyetinin esasını
oluşturan din, sosyolojik bir yoruma tabi tutulamamakta,
aksine var olan bağımlılık liberal yorumlarla
pekiştirilmektedir. Özel erkek, toplum erkeği ayrımına
gidilerek egemen zihniyet görmezden gelinmektedir. Bu
durum kadının erkeğin özel mülkiyeti olduğu algısını
kadın yoluyla pekiştirmektedir.
Kısaca daha benzer çeşitli eğilim ve akımlar olsa da
belli başlı akımlar yukarıda özetlemeye çalıştığım
gibidir. Hepsinin ortak noktaları da kadının özgürlüğünü
amaçlayan bağımsız bir ideolojiye, felsefeye ve
örgütlülüğe dayanmamalarıdır. Var olan ideolojilere
eklemlenerek verilen bir mücadele, kadında doğru bir
özgürlük algısı geliştirmediği gibi onu özgürlük adına
tekrardan sistemin içine çekmekte ve sistemin kontrolüne
sokmaktadır.
Feminizme ilişkin Önder Apo’nun şu belirlemeleri konuyu
çok güzel özetler niteliktedir; ‘‘ Feminizm kavramı
Türkçesiyle kadıncılık hareketi anlamında kadın sorununu
tam nitelemekten uzak olup, karşıtı erkekçilik olarak
tasarlandığından daha da kısırlığa götürebilir. Sanki
sadece egemen erkeğin ezilen kadınıymış gibi bir anlamı
yansıtmaktadır. Hâlbuki kadın gerçekliği daha
kapsamlıdır. Cinsiyetin ötesinde kapsamlı ekonomik,
sosyal ve siyasal boyutları olan anlamlar
içermektedir... Kadının sınırları kolay belirlenemeyen
bir sömürge statüsünde tutulduğu anlaşılmak
durumundadır.
Tüm bilimlere olduğu gibi sosyal bilimlere de damgasını
vurmuş erkeklik söyleminde de kadından bahseden
satırlar, gerçekliğe hiç dokunmayan propagandatif
yaklaşımlarla yüklüdür. Kadının gerçek statüsü bu
söylemlerle tıpkı uygarlık tarihlerinin sınıf, sömürü,
baskı ve işkenceyi örtbas etmesi gibi belki de kırk kez
örtülmektedir. Feminizm yerine Jineoloji ( kadın bilimi)
kavramı amacı daha iyi karşılayabilir... Feminizmi de
kapsayan kadın bilimine dayalı kadının özgürlük, eşitlik
ve demokratik hareketi, açık ki toplumsal sorunların
çözümünde başat rol oynayacaktır.’’
Önder Apo gündemimize kuşkusuz çok yeni bir kavram
koymaktadır. Bu durum kadın özgürlük mücadelesinde çığır
açıcı bir adımı ifade etmektedir. Kadın, toplumun sadece
fiziki olarak yarısını veya yarısından fazlasını
oluşturmuyor. Kadın aynı zamanda toplumun ve toplumsal
doğanın temel anlam gücüdür. Toplumsal yaşama anlam ve
değer katan esas güç, kadının maddi ve manevi
dünyasından süzülerek maddi ve manevi kültür gerçekliği
kazanan kadın doğasıdır. Toplumsal doğayı bundan uzak
tanımlamak onu doğru tanımlamamaktır. Bu açıdan kadın
doğası doğru tanımlanmadan toplumsal doğayı doğru
tanımlamak mümkün değildir. Kadın zihinsel, ruhsal,
duygusal, fiziksel, sosyal, siyasal, ekonomik olarak
neden, nasıl sömürgeleştirilmiştir? Bu soruya tam ve
doğru bir cevap verilmeden kadın doğasını anlamak söz
konusu olamaz. Bu anlaşıldıkça erkek egemenlikli
sömürgeci zihniyet ve sistem de derinliğine anlaşılmış
olacaktır.
Kadını toplumda yer edinmiş, ana, eş, sevgili, namus,
statüleri içinden çıkararak ele almak gerekir. Bu
noktada cinsellik ve aşk olgularının hakikate göre ele
alınıp çözümlenmesi ve yeniden tanımlanması oldukça
önemlidir. Erkek iktidar sistem tarafından doğal bir soy
sürdürme, toplumsal doğayı-yaşamı devam ettirme eylemi
olan cinsellik, kadını sömürgeleştirerek tüm toplumu
sömürgeleştirmenin temel bir iktidar silahı haline
getirilmiştir. Aşk yalanlarıyla bu silah daha da etkili
kılınmış, ortaya vahşet bir kadın soykırımı çıkmıştır.
Erkek iktidar sistem, sömürgeci ve vahşi karakterini aşk
maskesi takarak örtbas etmeye çalışmış ve çalışmaktadır.
Bu biçimde beş bin yıllık tecavüz kültürünün üstü
örtülmektedir. Kapitalist modernite ile daha da
tırmanışa geçen, tecavüz, cinayet, dayak, küfür,
şiddetin her biçimi sevgi ve aşk sözcükleri ile
karanlıkta tutulmaya çalışılmaktadır. Kapitalizm hiçbir
dönemde olmadığı kadar kadını kapsamlı bir
sömürgeleştirmeye tabi tutmaktadır. Önder Apo’nun
ifadesiyle ‘‘Tüm emeklerin anası, ücretsiz emeğin
sahibi, en düşük ücretli işçi, en çok işsiz, erkeğinin
sınırsız iştah ve baskı kaynağı, düzenin çocuk doğurma
makinesi, yetiştirme ebesi, reklam aracı, seks-porno
aracı vb.’’ Bu ifadeler kadının sömürgeleştirilme
düzeyini ve kapsamını çok çarpıcı ortaya koyduğu gibi
kapitalist sistemin korkunçluğunu ve azılı kadın düşmanı
karakterini de çok net gözler önüne sermektedir.
Günümüzde kadın, hukuki eşitlik mücadelesinde ileri bir
noktayı yakalamıştır. Ancak tehlikeli olan şu ki, bu
eşitlik anlayışının içeriği boş kalmış, biçimsel bazı
uygulamalarla kadını sistem ile uzlaşmaya çekmiştir.
Kadını erkek egemen iktidar sistemi ile uzlaştırmıştır.
Görünüşte kadın erkekle, insan hakları, siyasal, sosyal,
ekonomik haklar bakımından eşit gibidir. Peki, işin özü
gerçekten öyle midir? Acaba en büyük kandırma burada
gizli değil midir? İşte yine bütün bu konular
jineolojinin araştırma ve çözümleme kapsamına giren
konulardır.
Kısacası iktidar uygarlığının ürettiği tüm toplumsal
sorunların aşılmasında cins çelişkisinin çözülmesi ana
çözüm durumundadır. Kadının özgürlüğü, eşitliği,
demokratik siyaset yapma hakkı, kendisiyle ilgili tüm
ilişkilerde söz ve irade hakkı tam sağlanmadan toplumsal
özgürlük mümkün değildir. Kadın ahlaki politik yani
demokratik toplumun esas gücünü oluşturmaktadır. Kadının
yaşamla, toplumsal ve fiziki doğayla bağı, erkeğe oranla
çok daha fazla gelişkindir. Bu kaynağını kadının
gelişkin duygusal zekâsından almaktadır. Kadının irade
kazanıp özgürleşerek duygusal zekâsı ile analitik
zekâsını birleştirmesi, ahlaki politik toplum kültürünü
geliştirecek ve bu kültürü tüm topluma hâkim olan bir
kültür haline getirecektir.
Ekonomi de Jineoloji kapsamına giren konulardan biridir.
Tarihte ekonomi kadına ait bir faaliyet iken, egemen
erkek ve devlet iktidarı bunu kadının elinden almıştır.
Tefeci, tüccar, para, faiz, sermaye ekseninde ekonomi
üzerinde tam bir iktidar tekeli kurulmuştur.
İktidar-devlet sistemi gasp ve hırsızlıkla gün gün
sermayesini arttırırken gerçek ekonomi sahibi olan kadın
ise tam bir sömürü nesnesine ve dilenciye
dönüştürülmüştür. Ev yasası anlamına gelen ekonomi,
yeniden gerçek sahiplerinin eline geçmek durumundadır.
Bunun için de kapsamlı bir bilimsel, teorik çalışmaya ve
mücadeleye ihtiyaç olduğu kesindir.
Jineolojik çalışma kadının gerçek doğasını ve sömürgeci
erkek iktidar sistemin karakterini çok net bir biçimde
ortaya çıkaracağı gibi, kadının eşitlik, özgürlük,
demokratik mücadelesinde çok güçlü bir çözüm
perspektifini de ortaya çıkaracaktır. Ortak perspektif
ile tarihe bakan kadınlar, birlik olmanın önünde hiçbir
engel ile karşılaşmayacaklardır. Ortak bir kurtuluş
ideolojisi ve felsefesi ekseninde bir araya gelip,
küresel çapta demokratik bir kadın hareketi düzeyine
ulaşarak yeni bir toplumsal sistemin inşacıları
olacaklardır. Ve yaşam kadınların ellerinde yeniden
kendi hakikati ile buluşacaktır. Yaşamın her yerinden
anlam fışkıracak ve her anlam damlası, bütün insanların
yüreğini mutluluk ve sevinçle dolduracaktır.