|
KADIN KURTULUŞ MÜCADELESİYLE ERKEĞİ DÖNÜŞTÜRMEK...
|
|
Mazlum Doğan Parti Merkez Okulu Şehit Hüseyin
Xızri (Hemin)Eğitim Devresi Öğrencileri |
Portakal ağacında oturan kadın adlı romanda kadın
gözüyle devrimci bir militan şahsında erkeklik
çözümlemesi var. Latin Amerika devrim mücadelesini konu
edinen bir roman…
Kadın bir militan, sisteme karşı mücadele eden devrimci
bir erkeğin kadına yaklaşımını kendinden yola çıkarak
çözümlemeye çalışıyor. Özgürlük adına dahi olsa bile
devrimci bir erkeğin kadını sürekli kollayan ama
buradaki kollamayı da sadece ‘faydacı’ bir eksende
değerlendiren bakış açısında bir kollama olduğunu
söylüyor.
Mücadele içersinde bir biçimde kadınla ilişki kuran
devrimci erkek duygusal anlamda bu ilişki derinleştikçe,
kadını mücadeleye katmaktan ve özgürlük savaşçısı
yapmaktan ziyade, onu bir tür sığınak, dinlenebileceği
güvenli bir liman, yorulduğunda rahatlıkla gidip
uzanabileceği bir kumsal olarak tanımlıyor. Erkeğin
kadına bakış açısı bu… Yani en devrimciyim diyen erkekte
dahi bunlar algılayış olarak oluşabiliyor. Zira egemen
sistemin biz erkeklere biçtiği rol bunun ötesi değildir.
5 bin yıllık iktidarcı düşünüş biçimi ve davranış
pratiği bunu aşılamıştır.
Hele hele bizim gibi dini ağırlığın egemen olduğu
toplumlarda- tek tanrılı dinlerle birlikte kadın hem
ahlaki hem de pratik olarak tamamen toplum dışına
itilmiş, tanrı kelamına dayalı erkeğin çıkarlarını
formüle ettiği hukuk toplumsal yaşamı belirleyen tek
kriter olarak yürürlüğe konulmuştur- kadına bakış açısı
çok daha geri bir düzeydedir. Kadın erkeğin namusudur,
erkeklik onurunun pratikleştiği bir özel mülk alanıdır.
Narindir, zayıftır, korunmaya muhtaçtır, karar almada
iradesizdir, saçı uzun aklı kısadır vs. algılama hemen
hemen hepimizin yaklaşımlarında görülebilinir.
Oysa kadın düşürülmüş bir toplum, düşürülmüş
insanlıktır. Düşürülen toplumsallıkla birlikte erkek de
düşürülmüştür. Özüne ve doğasına alabildiğince
yabancılaştırılmıştır. Bu yabancılaşan zemin üzerinden
suni bir biçimde çok güçlü bir erkeklik- ki sapma olarak
tanımlıyoruz bunu- en küçük hücresine kadar empoze
edilmiştir.
Kadının düşürülmüşlüğü ile birlikte toplumsal karılık
geliştirilmiştir. Kadın mülk olarak tanımlanıp erkek
fetihçilere ganimet olarak sunulmuştur. Mülk olarak
tanımlanan kadın, karı olarak özel kulübelere, erkeğin
hizmetine koşulmuştur. Aynı şekilde erkek de sistemin
kulluğuna ulaştırılarak ekonomik bir köle olarak
ataerkilliği ayakta tutan bir tür aygıta
dönüştürülmüştür.
Erkeksi sistem yetkinleştikçe, kadının bu durumunu
normalleştiren tanrı kelamlarına başvurmuştur. Kadını
gönüllü köleliğe razı edecek erkeğe has ideolojik
argümanlar da üretilmiştir. Kadın köleliği üzerine
yükselen bu erkeksi sistem, zamanla giderek tüm topluma
uyarlanmıştır. Kadına giydirilen bu kölelik gömleği bir
zaman sonra erkeğe de giydirilmiştir. Denile bilir ki
kölelik- toplumsal kölelik salt kaba güce dayanan bir
yöntemle gelişmemiştir. Kadının şahsında geliştirilen
kölelik, egemen sisteme büyük bir deneyim ve tecrübe
kazandırmış iktidara sistem buradan elde ettiği
deneyimle kadın kölelik gömleğini erkeğe de
giydirmiştir. Erkeğe giydirilen bu kölelik gömleğine
rağmen, onun elinde özel ve genel köle olan kadına
dokunulmamış, sistem içinde statüsü değiştirilmemiştir.
Buradan amaçlanan ise sistemin suni bir biçimde
yarattığı erkeksi algılayışı kadın üzerinden sürdürerek,
erkeğin verili sisteme yönelik algısını daha açık
söylemek gerekirse; “şişirilmiş erkeğin kadın üzerinden
kendini efendi ve sistemin sahibi gibi görmesi”
nosyonunu bu şekilde üretmeyi hedeflemesindendir. Bu
algılayış öylesine derin işlenmiştir ki, erkek
köleleştiğinin farkına dahi varamamıştır. Sistemden
kaynaklanan sorunları kadına mal edecek kadar
gerçekliğinden yabancılaşmıştır. Erkek kadından
doğduğunu unutup kadını benliğinden yadsımaya
kalkışmıştır.
Kadın, erkeksi dilin nesnesine dönüştürülmüştür. Erkeğin
sahtekârca, kabadayılığının hükmettiği öznesi haline
büründürülmüştür. Erkek, kadından her türlü ahlak
dışılığı meşrulaştırırken, kadını büyük bir yanılgıyla
namusun rıza nosyonuna dönüştürülebilen bir tavrın içine
girmiştir. Sistemin erkeğe yüklediği her türlü aşırılığı
erkek de kadına yüklemiştir. Küçük küçük kulübelerde her
biri birer ağa-bey vb. olmuştur. Erkeğin bu hale
getirilmesi, özüne bu denli yabancılaştırılması 5 bin
yıllık eril sistemin yaratıp geliştirdiği büyük yalan
algısı ve düşüncesi sonucudur.
Kadının dönüştürülmesi toplumsal gerçekliğin de ters yüz
edilmesini beraberinde getirmiştir. Yıkılan toplumsallık
yerine yalana dayalı iktidar ‘gerçekliği’ inşa
edilmiştir. Erkeğin kaba gücü ve fiziki yapısı da bu
yalanın yeşereceği bir zemin oluşturmuştur. Kadının
şahsında gerçekleştirilen özel mülkiyet ve bunun üzerine
oturtulan tanrı- baba – oğul üçlüsü bu yalanı
kurumsallaştırıp güçlü bir sisteme kavuşturmuştur. Erkek
bu üçlüyle bir tür düzen sistem zincirine bağlanmış ve
denile bilir ki düşürülmüş kadınla terbiye edilen-
Pavlovyenvari de denile bilir- düşünen bir nesneye
indirgenmiştir. Erkek iktidara karşı oldukça
uysallaştırılmıştır. Bu nedenle düşürülmüşlüğün farkına
varamayacak kadar körelmiş, bir tür akıl tutulması
yaşamaktadır.
Önderliğin doğal toplumla başlattığı yeni tarih okuması
ve buradan gün ışığına çıkarttığı kadın-ana kadın
gerçekliği, insanlığın kaybettiği noktaya da çok güçlü
bir işarettir. Ana kadın toplumsallığı geliştiren ilk
insandır. İlk toplumsal İNSAN… Bunun bilince
çıkartılması oldukça önemlidir. İlk toplumsal insan
kadın şahsında erkeğinde kendini bulacağı bir zeminde
ortaya çıkartılmıştır.
Bu anlamda Kürdistan Özgürlük Mücadelesinde Önderliğin
ortaya çıkarıp formülleştirdiği insanlığın –Kadın
Kurtuluş İdeolojisi, erkeği de kendi özüyle buluşturacak
yegâne kurtuluş ideolojisi ve yaşam ilkesidir. Bu aynı
zamanda özgür yaşam ilkesidir. Bu anlamıyla cins
mücadelesi doğru temellere oturtularak yürütülmesi
oldukça önem arz etmektedir. Ana kadın etrafında oluşan
yaşam, doğru yaşam ilkesidir. Bu yaşam ahlaki ve
politiktir. Özgür bireyler topluluğunun yaşam alandır.
Güçlü bir sorumluluk ve aidiyet içeriklidir. Doğru erkek
ve doğru kadın ancak bu mücadele içinde kendini
bulabilir. Erkek, kadının düşürülmüşlüğünün nelere yol
açtığını bilince çıkararak kendini de
özgürleştirebileceğini ancak bu zeminde kavrayabilir.
Yaptığım bu değerlendirmeler temelinde kendimi ele
alırsam (yetersiz olacağını öngörebiliyorum) 5 bin
yıllık iktidarcı uygarlık sisteminin geliştirdiği eril
toplumsal şizofrenik karakter, tüm erkeklerde olduğu
gibi bende de mevcuttur. Ben merkeziyetçilik, kişilikte
yansıyan parçalanma, düşüncede dağınıklılık şizofreni
hastalığının en belirgin halidir. Ataerkil sistemin
erkeğe reva gördüğü ruhsal parçalanma kadına yaklaşımda
oldukça derindir. Şizofrenin belirtilerinin
yansıtmaktadır.
Yaratılmış bu toplumsal cinsiyetçi karakter, kendini
üslubumuzda, duruşumuzda, tavır ve davranışımızda dışa
vurabilmektedir. 5 bin yıldır bir hegemon dil
oluşturulmuştur. Otoriter, buyurgan ve belirleyen bir
eril üslubun bizde de mevcut olduğunu görebilmekteyiz.
Öncelikle toplumsal cinsiyetçiliğin biçtiği rol
bakımından kendimizi ele alırsak; oldukça abartılmış bir
erkeklikle karşı karşıya kaldığımızı görebiliriz. Belki
aile ortamlarımızda kadın-erkek ilişkilerimiz daha esnek
olabilmektedir. Bu durum (esnek tutum) erkekliği
çözdüğümüz anlamına gelmez. Burada geleneksel erkeklik
anlayışı kadını namus görme aile içinde kadın üzerinde
hükümranlık oluşturma ve benzeri yaşanmamıştır. Ama
koruma, kollama vs. yaklaşımlar, toplum gelenekselliğine
etkisiyle bende de gelişmiştir. Bu kişilik
yapılanmasının yıkılması ise kendimize karşı zorluğa ve
kesintisiz bir mücadele ile ancak mümkün olabilir.
Sonuç olarak dört günlük özgün eğitimden çıkarttığımız
sonuçlarla, yine yazımızın başında Latin Amerika devrim
mücadelesine ortaya çıkarıp çözümlediği erkeklik
algısını da irdeleyerek bizde var olan verili sistemin
erkek bakışını anlamaya çalıştık. Amacımız şuydu; eril
egemen anlayış dünyanın her yanında aynı ideolojik
anlayışla erkeği ele alıp sistemli bir rol vermiş,
egemenliğin işbirlikçisi konumuna indirgemiştir. Kadın
da aynı argümanlarla köleleştirilmiştir.
Sistem, yalana dayalı bir eril ruh –dünyevi-
geliştirmiştir. Kadın karşısında kıtalar arası çeşitli
farklılıklar olsa da özde aynı tepkilerin gelişmesi,
dayatılmış bu ruhsal yapılanmanın ve zihniyet inşasının
etkisini de ortaya koymaktadır. Görülüyor ki, erkeklik,
gelenek ve göreneklere bağlı gelişen bir durum değildir.
Sistemli bir biçimde kadın köleliği üzerinde oturtulmuş
yabanıl bir iktidar olgusudur. Bir sapmadır. Bu sapmanın
bilinçlerde yarattığı tahribat ise toplum dışılık ve
insan dışılıktır. Bu anlayıştan tümden kopuş, kadın
kurtuluş ideolojisinin içselleştirmek ile mümkündür.
Erkeği yabancılaşmadan alıkoyacak olan tek yol budur.
Erkeğin gerçek anlamda özgürlüğü de buradan geçmektedir.
O halde Adorno’nun o meşhur sözünü ödünç alarak yazımıza
uyarlarsak, iktidarcı sistemin yarattığı tüm erkekliği
kusup, bu yabancı iktidardan boşanma zamanı çoktan
gelmiştir. Ve diyoruz ki kadının başlattığı özgürlük
mücadelesi erkeği de özgürleştirecektir.