|
ERKEKLİĞİ ÖLÜMSÜZ KILMA RİTÜELİ: RECM
|
|
 |
Her toplumsal olgunun bir tarihsel öyküsü vardır. Recmin
de... Her olay ve olgu; orijinalinde daha güçlü bir
duruş ve mücadelenin sembolüdür. Zaman içinde bu savaş
daha örtük ve dolaylı yürütülür. Geçmişteki tarafların
birer siluetine ve izdüşümüne dönüşür. Recm de taş
atılan kadın ve taşı atan topluluk tarafların sembolik
ifadesidir. Taşa tutulan bir zamanlar Levi rahiplerinin
çok tehlikeli buldukları ve karşısında çok güçsüz
oldukları bir kadın sisteminin sembolüdür.
Hortlamasından hep korkulan bir sistemin sembolik
öldürülmesidir. Dirilmemesi için korkunun sürekli canlı
tutulması gerekir. Korku yaşarsa kadın bedeni üzerindeki
denetim de yaşar. Denetim yaşarsa eril iktidar
süreklileşir. Taşa tutulan sembol, geçmişte o kadar
güçlü ve örgütlüydü ki ve müminleri o kadar çoktu ki,
Levi rahiplerinin onu taşa tutması ancak kendi dini
bablarında, sözlü olarak Yahve adına (yeni tanrı)
yapılabiliyordu. Uzun bir süreç bu da gizli, dolaylı
yapılıyordu. Eski Ahit anlatımlarında birçok bölüm
Tanrıça dinine, yönelik sürekli gözdağları veriyordu. Bu
bazen simgesel, örtük ve gizlenmiş bir biçimde oluyordu.
Tanrıçalar ancak Yahve’nin laflarına tutulabiliyordu. Ta
kii şehirleri, inançları, ruhları; Yahudilerin vaad
edilmiş topraklar idealinin şiddetine çarpıncaya kadar.
Sonrasında şehirler ateşe verildi, erkekler, çocuklar,
kadınlar herkes kılıçtan geçirildi. Bundan sonraki
süreçlerde Tanrıça inancına yönelik tehditler daha açık
yer almaya başladı. Özellikle eski dini uygulamayı
sürdürenler hedef alındı. ‘başka tanrılara ‘ inanmaya
devam edenlerin öldürülme öyküleri Kutsal Kitap
anlatılarında açıkça yer aldı:
Sayılar:13:28 ‘Bugün size verdiğim buyruğa dikkat edin.
Bakın ve görün sizden önce Amorileri, Hititleri,
Perizileri ve Hivileri ve Jebusileri bu topraklardan
sürüp attım. Gittiğiniz ülkenin insanlarıyla anlaşma
yapmaktan sakının, sizi birbirinize düşürmek için
kurdukları tuzaklardan sakının; siz onların sunaklarını
yerle bir edin, putlarını kırın, ağaçlarını kesin çünkü
başka tanrıya tapmayacaksınız, çünkü Rabbiniz kıskanç
bir tanrıdır.’’
Yahudiliğin gelişiminden uzun yıllar önce yaratılan bu
erkek kıskançlığına Yahudilik sadece, tek tanrılı dinler
adına ve seçilmiş bir halk olma mitine uygun bir
yaratımla katkıda bulundular. Kıskanç tanrılar
zincirinde sağlam bir halka olan Yahve; başlangıçta taşa
tutamadığı tanrıçayı yendikçe; bu inancı daha yoğun
yaşayan kadının bir erkeğin, erkekliğin mülkü olabilmesi
için şiddeti yoğunlaştırıp bireyselleştirdi. Kadınlara
yönelik, ya da kadın inancına yönelik toplu şiddet;
Yahudi kadınlarına gözdağı biçimindeydi başlangıçta.
Sonra bu şiddet, gözdağına aldırmayanlara karşı recme,
rahip kızıysa diri diri ateşte yakılmaya dönüşerek
sürdürüldü. Ana tanrıça inancı silikleştirilip
zayıflatıldıkça ona inanmakta direten kadınlar da daha
ağır cezalara maruz kaldı. Recm cezasının Yahudilik
dinine ilk girdiği süreçlerde kadınların cinsel
bağımsızlıkları, özerklikleri ve bir erkeğe ait olmama
dayatmaları bugünkü oturmuş namus-ahlak kavramlarıyla
ele alınan, karşılanan olgular değildi. O zaman bu
bağımsızlığı yaşamak isteyen, bir erkeğe bağlanmayı red
eden kadın açısından bu duruş, eski dini inancının
gerekleriydi. Bu inancın kadınlara binlerce yıldır
sağladığı özgüven ve saygının bir ifade ediliş
biçimiydi. Yeni din adına bunu yasaklayanlar açısından
ise kendilerine yöneltilmiş bir saldırıydı. Bugünkü
anlamından çok daha açık ve somut bir biçimde siyasaldı,
ideolojikti. Bugün bu saldırının ideolojik ve siyasal
yönü muğlaklaştırılarak bir namus kafesine hapsedilip
özelleştirilmiş olsa da; tüm toplumsal sorunlar,
sosyolojik olgular gibi recm de tarihsel kaynakları ve
çıkış nedenleri itibariyle hala son derece siyasal ve
ideolojik bir olgudur. Tarafları, temsil ettikleri
vardır. İki sistemin ve zihniyetin kendini gösterme
alanı gibidir. Yenilen kadınlık karşısında erkekliğin
gücünü büyük bir vahşetle sergileyerek; kendisini
sürekli üretip ölümsüz kılma ritüelidir.
Yahudiler’in din yasalarına yansıttığı bu gerçeklik
toplumsal yaşama da direkt yansıyordu. Bir kazıbilimci
ve papaz olan Roland de Vaux, İncil’i enine boyuna
incelemiş, İbrani kadınlarla ilgili düşüncelerini 1965
de Ancient İsrael (eski İsrail) adıyla yayımlamıştır. ‘‘
İsrailli bir kadının yasal ve toplumsal konumu,
çevredeki büyük ülkelerde yaşayan kadınların konumuna
kıyasla daha aşağıdaydı. Bütün yazılar İsraillerin aile
soyunu ve varlığını sürdürüp ata kalıtını korumak için
genellikle oğul sahibi olmak istediklerini
göstermektedir. Koca karısını boşayabilir. Ama kadınlar
boşanmak isteyemezler... Kadın kocasına Ba’al ya da
efendi diye seslenir. Ona adon ya da sahip de diyebilir
( Adon-efendi anlamına geliyor) Aslında kadın kocasından
bir kölenin kralından söz ettiği gibi söz eder. On Emir
kadını, kocasının malları arasında sayar. Kadının bütün
yaşamı hep ikinci düzlemde kalır. Kadın kocasından kız
çocuklar babasından erkek mirasçı olmadıkça miras
alamaz. Bir kızın ya da evli bir kadının sözünün geçerli
olması, babanın ya da kocanın onaylamasına bağlıdır.
Eğer bu onay verilmezse, söz boş ve anlamsız sayılır.
Erkeğin kızını satma hakkı vardır. Kadınlar soyun
dışında tutulur.’’
"İçinizde günahsız olan önce taş atsın"
Yahudilik seçilmiş bir halka vaad edildiği için bir
halkın, milliyetin mensubu olmayı da gerektiriyordu. Bu
da bir milliyetin saflığını korumaya bağlanmış oluyordu.
Yani çocukların babasının kim olduğunun kesinlikle
bilinme zorunluluğuna bağlanmış oluyordu. Bunun kadın
için açık anlamı bedenin; kocası ve babası tarafında
katı bir denetime tabi tutulmasıydı. Kadınların
bedenleri, daha açık belirtmek gerekirse cinsellikleri
denetim altına alınmadan, bunun üzerindeki söz hakkı
mutlak surette koca ya da baba yani erkek otoritesine
ait olmadan milletin saflığı korunamazdı. Yahudilik
eliyle kurulmak istenen siyasal ve ideolojik otorite
kimdeyse kadınların beden denetimi de onlarda olmalıydı.
Bu anlamda İsa; yüzyıllardan sonra bu geleneklerin
soluksuz bıraktığı kadınlara, topluma bir soluk aldırma
girişimiydi. Aslında Yahudilik dar ulus etrafında
geliştirilmek istenen bir din olduğu için geniş
kesimleri dışında bırakmıştı. Dışında bırakmak birçok
zaman olduğu gibi karşısına almak olduğundan
Hristiyanlık geliştiğinde çok geniş kesimlere
dolayısıyla Yahudiliğin katı erkek dünyasının dışladığı
kadınlara da hitap ediyordu. İsa’nın kadınları etrafına
toplamasında İsa’nın ‘‘aranızda, hiç günah işlememiş
olan, ilk taşı atsın( Yahudiler, İsa peygambere zina
ederken yakalanmış bir kadın getirmişler ve Musa
peygamberin bu gibilere recm cezası verdiğini ileri
sürerek buna ne diyeceğini sormuşlardır. İsa peygamber
onlara, "İçinizde günahsız olan önce taş atsın" deyince
de kadını recmetmekten vazgeçmişlerdir.(Yuhanna 8/3-11).
Aynı olay Barnabas İncili’nde de geçer (bab:201)’’
tavrının da büyük etkisi olmalı. Bu sözü ve davranışı
çok uzun yıllar süren Yahudi recm geleneklerine karşı
bir pasif başkaldırı da olsa insanları taş atmaktan
vazgeçirtecek denli güçlü bir iç sorgulamaya, vicdani
ayaklanmaya çağrıdır. Günaha taş atmanın günahsız olmayı
gerektirdiğini formülleştirmesi, topluluğu kadınların
yaşadığı ya da yaşadığı farz edilen günahları en azından
kendilerinden kopuk ele alınmayacağı duraksamasını
yaşatmak istedi belki de İsa. ‘taşı atmadan önce taş
attığınız günahtan sizde de ne kadar var bir düşünün’’
dedi ve düşündürmek istedi. Önemli oranda etkili olduğu
da söylenebilir. Hristiyanlık İsa döneminde Yahudilikte
olduğu gibi kadını günahların temeli olarak görmez.
Örneğin, Yahudilikte Zina olayına kaynak olarak
gösterilen kadının, tek başına sorumlu olamayacağını
belirten İsa, “Zina etmeyeceksin, fakat ben size derim
ki, bir kadına şehvetle bakan her erkek zaten yüreğinde
zina etmiştir.” diyerek erkeği de sorumlu tutar.
Kadınları acımasızca öldüren bir geleneğe peygamberlik
düzeyinde bir erkeğin itiraz sesini yükseltmesi o günün
şartlarında azımsanacak bir şey olamazdı. Bir
peygamberin getirdiği yeni din eğer eski din sahiplerini
onu çarmıha götürecek kadar sinirlendirmişse bunda
İsa’nın kadına yönelik geleneklere getirmek istediği
yumuşatmanın, pasif direnişin ve itirazın da belirgin
bir payı vardı. Çünkü iktidarlarını sürdürmek isteyenler
herkesten daha fazla bunun o çok aşağıladıkları kadın
bedeni üzerinde denetim kurmakla bağını, çok uzun yıllar
önce keşfetmiş bir eril geleneğin sahipleriydiler. Bu
nedenle bir yumuşatmanın ne demek olduğunu iyi
biliyordular. Bu yüzden Hristiyanlık üç yüzyıl direnmiş
olsa da sonunda geleneksel iktidar sahiplerinin gücü
onun içine de sızmayı başardı ve sonrasında tıpkı
Musevilik de olduğu gibi kadının pozisyonunun ne olması
gerektiğini netleştirdi:
Saint Thomas ‘‘O erkeğin mükemmel olmayan bir karşılığı,
erkek bozuntusu, rastlantısal bir yaratıktır. Yalnızca
erkek tanrının suretinde yaratılmıştır. İsa nasıl
erkeğin başıysa erkek de kadının başıdır. Kadının,
erkeğin imparatorluğu altında yaşamak için
yetiştirildiği gün gibi ortadır ve o, önderinden hiç bir
yetke alamaz. Kocasının sözünü dinlemeyi kabullenmeyen
kadın, İsa’ya başkaldıran erkek kadar suçludur.’’
derken, Tevrat’taki ‘‘bu kız babasının evinde yosmalık
etmiş ve İsrail’i aldatmıştır. Bu yüzden kötülüğü
aranızdan atmak zorundasınız’’ anlayışıyla benzeşmiş ve
farkını kaybetmiştir. ‘‘kadın sen şeytanın kapısısın.
Şeytan’ın önden vurmaya cesaret edemediğini sen arkadan
kandırdın. Tanrı’nın oğlu senin yüzünden ölmek zorunda
kaldı; sen her zaman yas giysileriyle, yırtık pırtık
giysilerle dolaşmalısın’’ diyen Tertullianus Tevrat’ın
kadın karşısındaki katı ve acımasız tutumunun
Hristiyanlık’da da zamanla nasıl yer ettiğinin ifadesi
olmaktadır. Söylemlerle yaratılan ideolojik kılıflarlar
sayesinde; erkeklerin tek yanlı belirleyip yasa, dini
emir haline getirdikleri yasaklara uymayan kadınların
davranışı, tıpkı Yahudilikte olduğu gibi İsrail’i ve
tanrıyı aldatan bir yaklaşım olarak belirlenmeye
başladı. Erkeğe karşı gelmekle tanrıya karşı gelmek bir
tutuldu. Belki İsa’nın ‘ilk taşı günahsız olanlar atsın’
sözü kendi döneminde ve sonrasında uzun yıllar recmi
durdurmuş olabilir ama Hristiyanlık binlerce kadını cadı
diye yakan bir dine dönüşmekten kurtulamadı.
Devam edecek