DEĞERLENDİRMELER
ERKEKLİĞİ ÖLÜMSÜZ KILMA RİTÜELİ: RECM...
Pelşin Tolhildan

RECM ! Bir kelime olarak ağza alındığında herbirimize yaşattığı duygu, çağrışım belki de farklıdır. Kendisini dini bütün bir müslüman olarak gören bir müminin gözünde bu, İslam’ın gereği olarak uygulanan bir kanundur. Donuk, binlerce yıl önceden belirlenmiş bir zihniyetin kendisi için herşeyi netleştirmiş olmasının keyfini sürerler böylesi müminler. Ne sorgulamaya, ne recmin ezdiği bedenleri hayal edip hissetmeye çalışırlar. Sadece inançlarının ve dinlerinin emrettiği bir kuralın donukluğunda yaşarlar. Kimisi için dini kuralların dışına çıkanlara ibreti alem için verilmiş bir cezadır. Ve böylesi insanlar da ibret almaya hemen hazırdırlar. Çünkü korkaktırlar. Böyle bir cezanın kendilerine uygulanabilme ihtimalini düşünmek bile istemezler. Bir gün bir anlık heveslerinin, güçlü bir tutkunun ya da bir gafletin sonucu olarak yaşayacakları bir deneyimle recm gelip onları bulduğunda şoktan refleks bile veremezler. Kimileri için recm bir vahşettir. Ne rahman ve rahim olan Allah ne de mahlukların en şereflisi olan insan, insana böyle bir vahşetin uygulanmasına izin veremez, vermemeli. Vicdanen red ederler, acı çekerler. Ama ellerinden ne geleceğini sorgulamaya yanaşmazlar. Bir kesim için de insanlık ve kadınlık onuruna sahip çıkmanın bir gereği olarak ve hem Allah katında hem kulların nezdinde adaletten, haktan yana olmanın insana yüklediği bir sorumluluk gereği recm karşısında şiddetle mücadele edilmesi gereken bir vahşettir. İnsanlık vicdanının kanayan yarasıdır.
Recm kelimesinin çağrışımlarından hangisini yaşıyor olursak olalım kendimize ve insanlığımıza saygının gereği bu olguyu akıl ve duygu gücüyle anlamlandırmak, kaynağına gidip bulmak zorundayız. Araştırmak zorundayız. Nedir recm? Ne zaman nerede ve niye girdi insanların yaşamına? Zaten yeterince zor olan alın yazısına kader diye kimlerin eliyle, hangi amaçlarla, nasıl yazıldı? Bu ceza hangi sistemin hukuk yasasında yer aldı? Ve bu hukuk nasıl bir toplumsal sistemin bir parçası olarak geliştirildi? Kimin içindi ve ne içindi? Binlerce yıl önceye gittiğimizde –ki recmin tarihi bu kadar eskidir- karşımıza bir kadın ve bir erkeğin recmedilmesi için aynı sebep mi çıkacak? Ya da recmi uygulayanlara rahatsızlık veren şey gerçekten de dini bir yasanın ihlali mi yoksa çıplak çıkarlar gerçeği mi? Kanayan vicdanımızla ömür boyu yaşayamayız değil mi? Öyleyse recme karşı durmanın bir gereği olarak bu sorularımızın peşine düşelim. Anlamaya, anladıkça anlatmaya çalışalım ki, alnımıza sürülmüş bu lekeden kurtulalım. Recm Ortadoğu’nun gerçek yüzü değildir, olamaz. İnsanlığı binlerce yıldır yarattıkları ile besleyen Ortadoğu’nun onca güzellik, iyilik yaratmışken bunlarla değil de recm gibi vahşi bir uygulamayla anılması herşeyden önce kadın vicdanının kabullenemyeceği bir haksızlıktır. Bu nedenle en fazla da kadınlar peşine düşmelidir: Recm nereden çıktı alnımıza eril hükmün vahşi kanunu olarak nasıl yazıldı? Kaynağını bilerek ve güncelde bize kader diye yazılmak istenen vahşeti tanıyarak anlamalıyız.
Hala kadınların büyük çoğunluğu ne kadar büyük bir geçmişin ve başarıların sahibi olduğundan bi haber yaşıyorlar. Bu nedenle din, siyaset, özgürlük, hukuk, demokrasi adına kendilerine sunulanı, geçmişte kalan büyüklükleriyle kıyaslama aydınlanmasına ulaşamıyorlar. Bu nedenle daha somut söylersek; Ortadoğulu bir kadın recmin neden yaşamının bir noktasında ya da bir hatasında kendisine alın yazısı olabilecek kadar yakın kılındığını bilmeden yaşamaya devam eder. Sorgulamadan, ardında müthiş korkutulmuş onlarca kadın kuşağının bulunduğunu ve bunlardan birisinin de kendisi olduğunu derinden hisseder. Bu korkutulmuş kadın kuşaklarına bir sessizlik halkası olarak eklenip geleneği kızına, torununa aktarmaya zorunlu gönüllülükle devam eder. Korkutulmuş ve büyük acılarla sindirilmiş kuşakların ilk halkası nereye kadar uzanıyor? Sormak zorunda hissediyoruz kendimizi. Acaba nereden başladı bu korkunç gelenek ve nasıl kaderimiz kılındı? Tanrı buyruğu kılınan bu recm cezası hangi Tanrı’nın emri olabilir ki? Tanrı adil olan, rahman ve rahim olansa böyle acımasız bir cezayı nasıl kullarına verebilir?
Recm cezasının kaynağını araştırmak isterken, belki bazı hassasiyetler bizi zorlar. Belki dokunulması tabu sayılan olgular çıkar karşımıza duvar gibi. Belki tarihimizin uzun bir süredir bize karşıt çizilmesinde belirleyici olan korku titretir içimizi. Belki bazıları ‘bizim için kutsal olana dokunmayın’ diye haykırabilir. Ama ‘Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır’ inancıysa tüm ayrılıklarımıza rağmen bizi ortaklaştıracak olan, o zaman kadınları kurbanlık koyun gibi kesen, biçen, taşlayan tüm kanunlara dokunabiliriz. Yaşam hakkı kutsaldır ve evrensel bir haktır. İnsanlık uzun ve kanlı bir tarihin ardından yeniden başladığı yere dönecektir. Yaşamın kutsallığına! Ve bu kutsallığı yaratan ananın kutsal ellerine bakacaktır yeniden; doğmak için, büyümek için, yaşamak için, sevmek ve sevilmek için. O zaman insanı doğuran ve büyüten kadınlığa karşı yürütülen en acımasız uygulamalardan olan recmin peşine düşerken ne korku, ne utanç, ne tabular bizi korkutmamalı.
Amacımız recm gibi bir laneti salt bir dine, bir kültüre ya da bir halka yüklemek değil. Kadınların yaşamda merkezi role sahip olduğu toplumsal sistemlerin zayıflatılması, çözülüşe uğratılması, yenilmesi ve giderek silikleştirilip yok olmayla karşı karşıya bırakılması elbette ki çook uzun bir süreçte gelişti. Kadınlar bunun karşısında her zaman bir biçimde direnmekten vazgeçmediler. Kendilerine rağmen yaratılan, kurulan yeni bir toplumsal sistemin kendilerine biçtiği toplumsal statünün kölesi haline getirildiler. Hatta sadece kölesi değil bin bir biçimde kurbanı olmaya başladılar. Recm bunun en vahşi yüzü olarak nasıl gelişti? Nasıl dinler adına kutsallaştırıldı ve insanlara benimsetildi? Bu da öyle hemen gelişen bir durum olmadı. Bunun öyküsünü bilmeden hala bazı sistemlerin bu cezayı uygulamakta neden bu kadar ısrarcı olduklarını anlamamız da zor olacaktır.
Tarihin başlangıcına, günümüzden geriye doğru gidelim ve bu alın yazısı kılınan lanetin nereden ve nasıl kaynaklandığını bulalım. Ama unutmayalım ki, tüm kutsallar gibi lanetlerin de kaynağı toplumsallıkta aranmalıdır. Toplumsal bir yaşam olmadan bir iki insanın kendi başına bunu yaratmasının mümkün olmadığını aklı selim herkes bilir. Toplumsal tarih içinde bu lanetin nasıl yaratıldığına anlam vermeye çalışırsak daha objektif verilere ulaşabiliriz.
Kadınların tarihi açısından M.Ö. 2000 ile M.S. 2000 yılları arasındaki süreç, kadın aleyhine erkek lehine siyasal iktidarın geliştiği bir süreçtir. Kadınlar üzerindeki sömürü bu uzun tarih içerisinde zor ve hileyle sürekli, değişik araçlarla geliştirildi. Bunun konumuzla bağlantılı yönlerini tarihi akış içerisinde belli örneklerle de gösterebiliriz. Recmin kaynaklarını toplumun sosyal, siyasal, ekonomik, dinsel yaşamından kopuk çözümlememiz mümkün değil. Bu nedenle kadınların ana tanrıça dini hakimken toplumsal statülerinin ne olduğuyla bu inancın yerini eril ve tekil tanrı aldığındaki toplumsal statülerinin ne olduğunu bir kaç yönden kıyaslayarak yaşanan sömürünün nasıl geliştiğini somutlaştırabiliriz. Nihayetinde recm, kadın karşısında geliştirilen sömürünün daha özgün bir biçimi. Bedenin sömürülmesi, korku yaratarak kadın ruhunun ve duygularının sömürülmesi ve ele geçirilmesi diyebileceğimiz recm kadına karşı binlerce yıldır yürütülen genel sömürüyü devam ettirmenin bir aracı aynı zamanda. Bu nedenle kadın üzerindeki bu sömürünün geliştirilme tarihini ana hatlarıyla bilmeden recmin kaynaklarına uzanamayız. M.Ö. 2000lerden önce de erkek hakimiyeti kadın gücünü sınırlandırarak gelişmeye çalışıyordu. Ama gelenekler, dini inançlar ve toplumsal ahlak kadın eksenli olmaya devam ettiği için eril hakimiyet katı bir kurumlaşmayla kadını silmemişti henüz. Babil’in kurucusu Agadeli Sargon (MÖ 2800) anasının bakire ve yüce bir rahibe olduğunu, babasının belli olmadığını ve İştar’ın onu sevmeye başladığını söyleyerek yıllarca krallık ettim dediğine göre kadının statüsü o kadar gerilememiş. Yani iktidardaki erkek hala anasının, sevgilisinin gücüyle hüküm sürmekle övünebiliyor. Babasının belli olmamasını sorun yapmıyor. Demek ki hala toplumda ana yanlı soyun ağırlığı var. Kadın tümden silinmemiş ve zayıflamamış.
Hammurabi yasasından bir-kaç asır önce (yani M.Ö 2300 Urukagina reformları olarak bilinen yasalar) bilinen yasa örnekleri arasında en eskisi olan Lagaş kralı Urukagina döneminde yazılmış yasalarda şunlar yazılıdır: ‘‘Eskiden kadınlar iki koca alırlardı, ama bugünün kadınları böyle yaparlarsa taşa (yazılı taşlara) tutulur.’’ Burada atılan taşlar yazılı tabletlerdir ve büyük bir ihtimalle ölümle sonuçlanması hedeflenmeyen daha çok sosyolojik-pskolojik yönü ağır basan bir cezalandırma yöntemidir. Çünkü Tanrıça inancının ve kültürünün giderek güç kaybettiği İ.Ö. 2000 yıllarında yazılan Sümer Eshnunna yasası, yasa dışı cinsel ilişkilere verilen bir cezadan bahsetmiyor. Evlilik izninin hem anadan hem babadan alınmasını zorunlu kılıyor. Bundan 300 yıl önce ve kadının pozisyonu daha güçlüyken kadınlara verilen ve ölümle sonuçlandırılacak bir cezanın kanunlarda yer almış olması fazla mümkün görünmüyor. Ama İ.Ö 2000 yılları ve sonrasındaki Hamurabi kanunlarında zinaya verilen somut bir ceza var: Madde-129: Bir adamın karısı başka bir adam ile basılırsa (suçüstü halinde) her ikisi de bağlanır ve suya atılır; ancak, koca karısını, kral da kölelerini affedebilir.
İ.Ö 2000 yılları ve sonrasındaki Hamurabi yasalarını esas alarak yorum yapan (W. Bocawen) ‘‘Babil’de kadınlara bağışlanan özgürlük,kendi mallarına sahip çıkıp yönetmelerine izin veriyordu; bu özellikle, geniş ölçüde alım satımla uğraşan tapınaktaki tören yürütücüsü kadın görevliler için geçerli bir durumdu. Bu eski Babil uygarlığının en ilginç ve kendine özgü niteliklerinden biri de, kadınların bulunduğu yüksek konumdu. Burada ana ‘evin tanrıçası’ anlamına gelen bir imle simgelenirdi. Anaya karşı işlenen bütün suçların, anaya karşı gelip onu tanımayışın cezası, topluluktan sürülmekti. Bu olgu, insanların bir zamanlar ana-erkil soy yasasına sahip olduğunun açık kanıtıdır’’ değerlendirmesinde bulunuyor. Hamurabi zamanında kadınlar boşanma isteyebiliyordu. Babil yasasında eğer kadın kocasının evlilik öncesi borçlarından sorumlu tutulmak istenmiyorsa, kocasına bunu kabul ettiğine ilişkin bir belge alması gerektiğini bildiriyordu. Bunlar kadınların para ve iş ilişkilerine girdiklerinin ve bir zamanlar ailenin ekonomik sorumluluğunu üstlendiklerinin işaretleridir.
İ. Ö. önce yaklaşık 2000 yıllarında (Sümer’deki) Eshnunna yasalarına göre birinci karısı çocuk doğurduktan sonra ikinci bir eş alan erkek malsız mülksüz evden atılırdı. Eshnunna da bir kadın kocası savaştayken başka bir erkekten çocuk doğurursa adamdan kadını hala karısı sayması beklenirdi. Yasadışı cinsel ilişkilere verilen bir cezadan söz edilmiyordu. Bir erkek bir kadının ırzına geçerse, öldürülürdü. Hammurabi yasalarında da aynı ceza veriliyordu. Asur yasalarında (İ.Ö. 1450-1250) bir erkek bir kadının ırzına geçerse kadının babasının ya da kocasının, ırza geçen adamın karısının ya da kızının ırzına geçmesi, ya da kızını onunla evlendirmesi gerektiği yazılıdır. Hammurabi yasalarına göre, bir kadın başka bir erkekle cinsel ilişkiye girerse, kendisinden beklenen tapınağa gidip ant içmesi sonra da evine ve kocasına dönmesiydi. Asur ve İbrani yasalarıysa kocaya kadınla sevgilisini öldürme hakkı veriyordu.
 

Devam edecek
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır